KASİDENİN BÖLÜMLERİ, ÖZELLİKLERİ VE KASİDE ÖRNEKLERİ

0
2599

Kaside “niyet etmek, yaklaşmak” anlamlarında “kasada”kökünden gelen Arapça bir kelimedir. Divan edebiyatı nazım şekillerinden olup daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla ve genellikle karşılığında yardım istemek için yazılan şiirlere denir. Kaside yazan şairekaside-gû (kaside söyleyen), kaside-serâ ya da kaside-perdâz(kaside yazan) denilir. Arap edebiyatında doğmuş ve İran’da bazı değişiklik­lere uğrayarak gelişmiş, oradan da Türk edebiyatına girmiştir.

ARAP EDEBİYATINDA KASİDE

Yukarıda da söylendiği gibi kaside Arap edebiyatında doğmuştur. İslamiyet’ten önce en parlak devrini yaşayan kaside uzun süre tek nazım şekli olarak kullanılmıştır, Cahiliye devrinde bütün Arap yarımadasının şairleri yılda birkaç ke­re Ukaz denilen yerde kurulan panayıra kasidelerini getirirler ve şiir yarışmasına girerlerdi. Burada en çok beğenilen kasideler altınla yazılıp Mekke kapısına ası­lır, halka ilan edilirdi. Bu yüzden de bu kasidelere Müzehhebât (altınla süslen­miş) ve Mu’allakât (ta’lik edilmiş, asılmış) adı verilmiştir. Mu’allakât içinde on kaside, bunların da özellikle yedisi çok tanınmıştır. Bu yedi kasidenin şairleri şunlardır: İmrü’ül-kays, Tarafa, Zuhayr, Lebîd, Amr b. Kulsüm, Antere, Haris b.Hilliza (bazılarına göre son üçü Nabiga, A’şâ ve Alkama)’dır. Mu’allaka’nın ilk ve tanınmış kasidelerinin şairi İmrü’l-kays, İslamiyet’ten yüz yıl kadar önce ya­şamış, hayatı maceralar içinde geçen bir Arap emiridir. Hassas ve lirik bir şair­dir. Kaside şekline ilk kez belirli kaideler getirmiştir. İki arkadaşını durdurup “Gelin sevgiliyi ve oturduğu yeri anarak hep beraber ağlayalım” diye başladığı kasidesinde Uneyze adlı bir kadına olan aşkını anlatır. Sonra kendisini över ve savaşlar içinde geçen hayatından söz eder.

İmrü’ü’l-Kays’dan sonra Cahiliye devrinin bütün kasidelerinde çöl ve ka­bile hayatı, sevgilinin ayrılığı, ağlama ve hüzün vardır. Şairler sevgilinin ayrılı­ğı acısıyla ağlayıp inledikten sonra kendilerini överler. Harun Reşid devriyle birlikte saray hayatı, ileri ve yüksek bir yaşayışın anlatımı kasideye girmiş, övülecek hükümdar, vezir ve kahramanlar bulunabilmiştir. Bu devir şairlerinden Ebû Nuvâs, Cahiliye devrinden beri hep aynı konuyu işleyerek gelen kasideye yenilikler getirmiştir. Onun kasidelerinde             – 2 -sevgilinin ayrılığından yakınmalar, acı ve gözyaşı görülmez. Sevgili bir çadırda değil artık sarayda yaşamaktadır. Ebû Nuvâs’da yeni buluşlar, ince nükteler vardır: “Selmâ ile Lubnâ’yı arayıp çadır kazıklarının izlerine ve sönmüş ocakların küllerine bakıp ağlamaktansa, eski ve yıkılmış bir meyhaneyi ve dağılmış nedimleri” anlatmanın daha iyi ol­duğunu söyler.

Yine Abbasiler devrinde Arap edebiyatında üç büyük şair Ebû Temmâm, onun öğrencisi Buhturî ve Mütenebbî yetişmiştir. Ebû Temmâm âlim bir şairdir. Kasidelerini ilminin gücü ve nazım tekniğindeki ustalığıyla söylemiştir. Ebû Temmâm edebiyatımızda Nâbî’ye benzetilir. Buhturî’nin ise yaratılışında şiir öyleme yeteneği vardır. Coşkun ve neşeli, fakat derbeder bir şairdir. Çok güzel şiirlerinin yanında gelişigüzel söylenmiş ve düşük değerde şiirlere de sıkça rast­lanır. Mütenebbî yaşadığı devirde çok eleştirildiği halde yüzyıllar boyunca sevi­lip okunmuş ve örnek alınmıştır. Kasidelerinde iç dünyasını, duygu ve düşünce­lerini dile getirmiştir. Kendisini herkesten üstün gördüğü ve söylediklerini kim­senin anlayamayacağını düşündüğü için kasidelerinde hep kendisine seslenmiştir. Çok maceralı bir hayat geçiren Mütenebbî, bütün Arabistan yarımadasını dolaşmış ve birçok emirin yanında kalmıştır. En güzel kasidelerini Seyfü’d-dev-le’nin sarayında kaldığı sırada yazmıştır. Mütenebbî’nin, kaside şairimiz Nef’î üzerinde büyük etkileri olmuştur.

Mütenebbî’den sonra Arap kasidesinde büyük bir şair görülmez. Harun Reşid’den sonra İran şiirinin etkileri görülmeye başlamıştır. Kaside Endülüs Arap­ları aracılığıyla İspanya’ya geçmiş ve Avrupa edebiyatında romans (sekiz hecelik dizelerden oluşmuş bir İspanyol şiir türü.) türünü mey­dana getirmiştir.

İRAN EDEBİYATINDA KASİDE

İran’da kasidenin başlangıcı Sasanîler devrine rastlar. Rûdegî bu devrin en büyük şairidir. Kasidelerinde âşık, neşeli, şarabı ve hayatı seven ve hayatın acı taraflarına hiç dokunmak istemeyen bir şair olarak görülür. Kasideye gazel hava­sı veren Rûdegî ‘nin Medâr-ı Meyadlı kasidesi çok tanınmış bir şiirdir.

Gazneliler devrinde Gazne’de Sultan Mahmud’un sarayında yeni bir edebî çevre oluşmuştur. Bu devrin büyük şairleri arasında Ferruhî, Unsurî, Minuçihr ve Asadî sayılabilir. Sistânlı Ferruhî’nin kasidelerinde nesib kısımları çok canlıdır; parlak ve renkli tasvirleri vardır. Arap kasidecisi Mütenebbî’ye benzetilir. Övgü­leri çok sade, ama çok güçlüdür. Unsurî, Gazneli Mahmud’u sultânü’ş-şu’arası, yani resmî şairidir. Bütün kasidelerini Sultan Mahmud’u övmek için yazmıştır. Unsurî’nin kasideleri resmî saray şiirinin en güzel örneklerinden sayılır. Minu­çihr, şiirlerinde bütünüyle Arap ruh ve yaradılışını dile getirmiştir. Bunun yanın­da şarap üzerine yazılmış şiirlerin de en güzel örneklerini vermiştir. Tûslu Asadî saray şairleri arasında şiirle tartışma çığırını açan şairdir.

Selçuklular devrinde yetişen şairler arasında Enverî en büyük üstad sayılır. Kasidelerini Sultan Sencer’e sunan bu şairde, aşırı bir mübalağa ama bunun ya­nında Firdevsî’nin dilindeki sağlamlık vardır. Enverî’nin kasideleri bütün kaside özelliklerini kapsayan mükemmel şiirlerdir. Türk edebiyatında Nef’î’ye büyük etkileri olmuştur. Sultan Sencer’in gözde şairi Mu’izzî övgülerini büyük müba­lağalarla yapar. Devrin Enverî ile birlikte büyük şairi sayılan Hâkanî’nin üslûbu tumturaklıdır ve oldukça zor anlaşılır. Nesiblerindeki derin ve renkli hayalleriy­le okuyucuyu bile bile mantığın ötesine götürür. Hâkanî, İran edebiyatının en bü­yük kaside şairi sayılmıştır. Bu devirde Harzemşahlar sarayında Reşidü’d-din Vatvat ve Zahir-i Faryâbî de ünlü kaside şairleridir. Hallâk-ı ma’ânî diye anılan ve şiirlerinde hayalden çok anlam güzelliğine önem veren Kemâl-i Isfahânî edebiyatımıza çok tesir etmiş şairlerden biridir. Hayatının sonlarında kasideciliği bırakarak tasavvufa yönelmiştir.

Moğol istilası sırasında yetişen Sâdî-i Şîrâzî gazel ve mesnevide olduğu ka­dar kasidede de ünlü bir şairdir. Timurlular devrinde Hâcû Kirmânî, Türk şairle­rinin de yakından tanıdığı ve etkilendikleri bir şairdir. Şiirlerindeki incelik ve zarifliğiyle ün salmıştır. Selmân-ı Sâvecî ise, şiir tekniğindeki ustalığıyla erişilme­si güç bir şairdir. Bu devrin en büyük şiir ustası Hâfız-ı Şîrâzî, gazelleriyle ta­nınmakla birlikte kasideler de söylemiştir.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda İran’daki aşırı dinî baskıdan kaçan şairler Hindis­tan’a sığınmışlar ve Hint edebiyatının da etkisiyle Sebk-i Hindî adı verilen yeni bir üslûp yaratmışlardır. Bunların başında Urfî-i Şirâzî, Saib-i Tebrîzî ve İran’da kalan Şevket-i Buharî sayılabilir. Bu şairler daha çok gazel şairi olarak tanınmışlarsa da kaside de söylemişlerdir. Özellikle Urfî-i Şirâzî, kasideleriyle de kendini tanıtmıştır.

TÜRK EDEBİYATINDA KASİDE

Türk edebiyatında kasidenin başlangıcı oldukça eskidir. XIII. yüzyılda Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’inde 300 kadar kasidesi vardır. Bunlar şairin gerçek sevgilisi için söylediği tevhid ve münacatlardır. Kasideler Farsça oldukları halde, Mevlâna Türk şairlerince çok okunduğu için etkileri büyük olmuştur.

XIV. yüzyıla gelinceye kadar Türk edebiyatında kasidede büyük şair hemen yok gibidir. Âşık Paşa (öl. 1333) Garibnâme’deki na’tleri ile Ahmedî (öl. 1413)’nin divanındaki kasideleri bu şeklin başlıca örnekleridir.

Türk şiirinde kaside XV. Yüzyılda kendini gösterir. XV. yüzyılın ba­şında yaşayan Ahmed-i Dâ’î’nin 6 kasidesi vardır. Germiyanlı Şeyhî (öl. 1431) gazelde olduğu gibi edebiyatımızda kasidenin de kurucularından sayılır. Germiyan beylerine ve Osmanlı sultanı Çelebi Mehmet ile Sultan Murad II.’a 16 kaside söylemiştir. Karamanlı Nizamî (öl. 1469–73)’nin Divanı’nda 11 kasidesi vardır. Fatih Sultan Mehmed’in küçük şehzadesi Cem Sultan (öl. 1495), Avrupa’dan kardeşi Sultan Bayezid II’e gönderdiği hüzün dolu ünlü Ke­remkasidesiyle tanınmıştır. Yine bu yüzyılın büyük şairlerinden Sultan Mehmed’e hocalık, musahiblik, sonra da vezirlik eden Ahmed Paşa (öl. 1497)’nın aralarında “Ia’l”, “güneş”, “misk”,”kâkül-i müşgîn-i dost” ve “kerem” gibi ünlü kasideleri de bulunan 31 kasidesi vardır. Ahmed Paşa, devrinde gazeller yanın­da kasidelerinde de üstad sayılmıştır. Bir ara padişahın gazabına uğrayarak öldü­rülmek üzere zindana atıldığında söylediği “kerem” redifli kasidesi de Cem Sultan’ın ve daha başkalarının kasideleri gibi Şeyhî’ye naziredir ve pek çok “kerem” kasidesinin en ünlüsüdür. Yüzyılın sonunda Necâtî Bey’in de (öl. 1508–9) 26 kasidesi vardır.

XVI. yüzyıl Türk edebiyatının büyük şairlerinden birkaçını; Hayalî Bey (öl. 1556), Fuzûlî (öl. 1556), Nev’î (öl. 1599), Bakî (öl. 1600), ve Rûhî (öl. 1605)’yi yetiştirmiştir. Türk kasidesi daha çok İran kaside şairlerinin etkisiyle geliştiği için İran kasidelerinde olduğu gibi övülen kişinin özellikleri fazlasıyla abartılmıştır. Bunun bir sebebi de Osmanlı İmparatorluğu’nun bu devirdeki büyüklüğü ve zenginliğidir. Kişilerin büyüklüğü devletin ihtişamı yanında pek sönük kalacağından şairler her şeyi büyüterek söylemek zorunda kalmışlardır. Bu yüzden Bakî (öl. 1600) özellikle kasidelerinin nesib kı­sımlarında çok başarılıdır. Bir bahar tasviri yaptığı zaman kasideye erişilmez bir zenginlik ve parlaklık verir; âdeta canlı bir tablo çizer. Hayalleri zengindir, bir hayalden ötekine atlar. Ama övgü kısmına girdiğinde gücünü kaybeder, kurulaşır. Bu yüzden ömrünün son yıllarında Sultan III. Mehmed adına şeyhülislâm olabilmek için yazdığı belli olan kasideleri hem çok kısa hem de öteki kasideleriyle karşılaştırıldığında oldukça değersiz şiirlerdir. Bakî 27 kaside yazmıştır. Devrin bir başka büyük şairi Hayalî Bey (öl. 1556), Defterdar İskender Çelebi ile Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunduğu kasideleri ile tanınmış ve bu kişilerin ara­cılığıyla Padişaha tanıtılmıştır. Rind yaratılışlı bir şairdir. Kasidelerindeki hayal unsurları mükemmeldir. Fakat Bakî’nin dilindeki sağlamlık Hayalî’de yoktur. Hayalî Bey 27 kaside söylemiştir. Nev’î (öl. 1599) ise, âlim bir şairdir. Çok kaside söylemiştir. Divanında 50 kasidesi vardır. Derbeder yaradılışı yüzün­den bulduğu çok güzel hayalleri, mazmunları olduğu gibi nazma geçirmiş, bun­ların üzerinde durup işleyememiştir. Rûhî-i Bağdadî (öl. 1605), kasidelerindeki akıcı üslubuyla dikkati çeker. Dilindeki sadelik ile alay ve istihza, kasideleri­nin belli başlı özelliklerindendir. Memduhlarını över gibi göründüğü zaman bile onlarla eğlendiği sezilir. Rûhî, 24 kaside yazmıştır. Bu yüzyılın ve edebiyatı­mızın en büyük şairlerinden olan Fuzûlî (öl. 1556), kaside nesiblerinde bazen tabiatı, bazen de iç dünyasının heyecanlarını, aşkını ele alır. Bahar ya da su ko­nularını nesib yaptığı zaman kendi aşkını da anlatır. Devrin padişahlarından baş­layarak nişancı, kazasker, beylerbeyi, vezirler ve valilere kadar Bağdat fethine katılan pek çok kişiye kaside söylemiştir. Divanı’nda 8’i tevhid ve na’t 29’u medhiye 37 kasidesi vardır. Bunlar içinde en tanınmışları “sabâ”, “olur”, “han­çer”, “su” redifli na’tlari, Sultan Süleyman’a sunduğu “gül”kasidesiyle, yine ay­nı padişaha sunulan “Geldi burc-ı evliyaya padişâh-ı nâmdar” (941) tarih mısra’ını taşıyan Bağdat vasfındaki kasidesidir.

XVII. yüzyılda Türk edebiyatının en büyük kaside şairi Nef’î (öl. 1635) yetişmiştir. Nef’î’nin sert, haşin ve coşkun bir yaradılışı vardır. Kasidede hayal­leri o derece güçlü ve derindir ki çok kere insan mantığını şaşırtır. Buna karşı Nef’î, en aşırı mübalağasını bile hafifletecek ya da büsbütün ortadan kaldıracak bir yol bulur; böylece okuyucuyu yadırgatmaz. İran şairlerinin Enverî ve Urfî’nin ve Arap kasidecilerinden Mütenebbî’nin Nef’î üzerinde büyük etkileri olmuştur. İran şairlerinin hayal gücü ile Mütenebbî’nin belagatı ve fahriyedeki ustalığı Nef’î’de de görülür. Nef’î kendisini o kadar över ki birçok kasidesinin nesibi, hatta divanının ilk kasidesi olan “sözüm” redifli na’tı bile bir fahriye’dir. Nef’î kendisini kaside üstadı olarak kabul ettirdikten sonra bütün kaside yazan şairlerce benimsenmiş ve örnek tutulmuştur. Divanındaki bütün öteki şiirlerinden çok yer tutan 59 kasidesi vardır. Bunlar içinde en tanınmışları “sözüm” na’tı, Sul­tan Murad IV’ın atları için söylediği “kaside-i rahşiyye”si, Sadrazam Murad Paşa’ya sunduğu“olur” redifli kasidesi, Sultan Murad’a yazdığı musammat “bahâriyye”si, Sultan Osman’ın Lehistan seferine söylediği “Âferîn ey rûzgârun şehsüvâr-ı safderi- Arşa as şimdengeru tîğ-i süreyyâ-cevheri” matla’lı kasidesi, Sul­tan Ahmed medhindeki Edirne’nin kışını anlatan “şitâiyye”sidir.

Bu yüzyılın bir başka kasidecisi Şerif Sabrî (öl. 1645), Nef’î’den sonra en tanınmış kaside şairidir. Bazı şiirlerinde ahenk bakımından Nef’î’ye yetiştiği bi­le olmuştur. Fakat Nef’î’nin gür sesi yanında hayal zenginliği, anlatımdaki usta­lığı Sabrî’de yoktur. Düzgün ve tanınan bir sesin altında okuyucuyu umutsuzlu­ğa düşüren bir boşluk bırakmıştır. Yüzyılın kaside şairleri arasında Sabrî’den sonra Âlî (öl. 1648) sayılabilir. Âlî de Nef’î’nin etkisindedir ve ona olan hay­ranlığını açıkça söyler. Yüzyılın büyük gazel şairi Nâ’ilî (öl. 1666) Divanı’nda­ki 35 kasidesiyle bile Nef’î’nin yanında gölgede kalmış, kasidede bir varlık gösterememiştir.

Yüzyılın sonunda Nâbî (öl. 1712), gazelde olduğu gibi kasi­dede de nazım tekniği mükemmel, her zaman ölçülü ve mantıklı bir şairdir. Kasidelerinde nasıl bir girizgahtan sonra konuya gireceği, ortaya attığı fikri nasıl iş­leyeceği bellidir; bir değişiklik göstermez. Nâbî’nin 7’si dinî 32 kasidesi vardır.

XVIII. yüzyılın başında büyük musiki ustalarından Yahya Nazîm (öl. 1726), aynı zamanda kasideleriyle de tanınmış bir şairdir. Büyük bir cilt tutan, beş kısma ayırdığı Divanı hemen bütünüyle na’tlardan meydana gelmiştir. Na­zîm, edebiyatımızın en çok na’t yazan şairidir. Bu na’tlarin büyük bir kısmı kaside şeklindedir. Lâle devri’nde büyük şair olarak tanınan Nedim (öl. 1730) gazel ve şarkıları yanında kasideleriyle de kendini kabul ettirmiştir. Nef’î’deki gür sese karşı Nedim’de ince, zarif bir ahenk vardır. Övdüğü kişilere de kendi in­ce ve coşkun ruhunu vermiştir. Divanı’ndaki 38 kasidenin çoğu devrin padişahı Sultan Ahmed II’e, sadrazam Şehid Ali Paşa ve Damad İbrahim Paşa’lara sunul­muştur. Bu kasidelerde de Nedim, gazel ve şarkılarında olduğu gibi her şeyden önce bir İstanbul şairi olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılın sonunda Şeyh Galib (öl. 1789), gazel ve mesnevideki ustalığı yanında kasidede de bir varlık gösterebilmiştir. Galib, kasidelerini Mevlâna Celâleddin, Sultan Veled, mesnevi şari­hi İsmail Efendi gibi mevlevî büyükleriyle, devrin padişahı Sultan Selim ve kız kardeşi Beyhan Sultan için söylemiştir. Divanı’nda ikisi na’t 29 kasidesi vardır. Bunlardan başka kaside şeklinde bayram ve yeni yıl kutlamaları, Padişah’ın Çırağan sarayına gelişi, humbarahane, dökümhane, kışla gibi yeni binalar yapılmasına tarihler de yazmıştır. Bu tarih kasidelerinde Sultan Selim yanında bazen Beyhan Sultan’ın da adı anıldığı gibi, yeni bir kasr ve yeni bir selsebil yap­tırdığı için Beyhan Sultan’a doğrudan kasideleri de vardır.

Yüzyılın sonunda Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809), 54 kaside ve Fâzıl-ı Enderûnî (öl. 1810), bir kısmı dinî konularda olmak üzere 84 kaside ile en çok ka­side söyleyen şairlerdendir. Fâzıl ve XIX. yüzyıl başında Enderunlu Vâsıf (öl. 1824) kasidede Nedim’in yolunu izlemişlerse de kasideleri onunkiler ya­nında oldukça sönük kalmıştır. Enderunlu Vâsıf’ın Divanı’nda 15 kasidesi vardır. İzzet Mol­la (öl. 1829)’da 48 kaside söylediği halde bu nazım şeklinde bir varlık göstere­memiştir.

XIX. yüzyılda edebiyatın her alanında olduğu gibi kasidede de yenilikler çağıdır. Âkif Paşa (öl. 1843), Şinasi (öl.1871), Ziya Paşa (öl.1880) ve Namık Kemal (öl. 1888) klasik kasideye üslup ve içerik yönünden yeni bir şekil vermişlerdir. Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi (bs. 2 Haziran 1876) yalnızca dış yapı bakımından kasideye benzer.

KASİDENİN TARİHSEL ÖNEMİ

Kasideler, sosyal ve kültür tarihi araştırmacısı için önemli bir belge ve bilgi kaynağı olarak değerlendirilebilirler. Resmî tarihi vesikalar kadar, edebî metinlerin de tarih araştırmacısı için önemli bir belge olduğunu ispatlayacak önemli kaynaklar arasındadır.

Kasideler, ideal devlet adamı profili çizme, sosyal ve ekonomik konularda devrin özelliklerini yansıtma, sosyal hayatın değişik sahnelerini anlatma, tarihî şahsiyetlerin biyografik bilgilerine katkıda bulunma, siyasal ve kültürel tarihin pek çok değişik safhası için yazılmış edebi eserlerdir.

 KASİDENİN YAPISI

Kaside beyitler halinde yazılır. Kaside, 9 beyitten 100 beyte kadar, aynı aruz kalıbıyla yazılmış ve gazel gi­bi aa ba ca da… şeklinde kafiyelenen bir nazım şeklidir. Türk edebiyatında genellikle beyit sayısı 31 ile 99 veya 33 ile 99 arasında değişir. Kasidenin ilk ve mukaf­fa olan beytine Matla (doğuş, başlangıç), son beytine Makta(kesiş, bitiriş) beyti denir. Matla beytinin mısraları birbiriyle kafiyeli olduğu için (aa) aynı zamanda musarra beyit adını alır. Kasidenin ortasında her iki dizesi de kafiyeli beyitler varsa buna tecdid-i matla(matlanın yenilenmesi), birkaç matla beyti taşıyan kasideye de zü’l-metali (matlaları olan) kaside denir. Kasidenin en güzel beytine Şâh-beyit ya da Beytü’l-kasîd denir. Kasidenin sonunda, şairin mahlasını söylediği beyte Taç-beyit adı verilir. Taç-beyit kasidenin son yani makta beyti olabileceği gibi ondan önce­ki beyitlerden biri de olabilir. Şairler mahlaslarını genellikle dua kısmında ve kasideyi bitirmeden birkaç beyit önce söylerler.

KASİDENİN BÖLÜMLERİ

Türk şairleri kasidenin altı bölümden oluşmasını benimsemiş ve buna uymaya özen göstermişlerdir.

  1. NESİB VEYA TEŞBİB

Kasidenin giriş bölümüdür. Beyit sayısı 15 ile 20 arasında değişir. Bu bölümde şair konuya doğrudan giremeyeceği için, önce aşktan, aşkın verdiği acılardan, sevgilinin güzelliğinden söz açar veya başka konulara girerek, bağı, baharı, yazı, kışı, atı tasvir eder. Konusu aşk ve sevgili olan bu başlangıç kısımlarına Nesib, başka ve değişik konuları işleyen kaside başlangıçlarına Teşbib adı verilir. Fakat genellikle bu adlar birbirine karıştırılmış ve konulara bakılmadan kasidelerin başlangıç kısımlarına Nesib ya da Teşbib denmiştir.

  1. GİRİZGÂH

Şairin, methini yapacağı, övgüye değer niteliklerini sıralayacağı kişiden bahsedebilmek için bir fırsat aradığı, bunu en iyi şekilde yapabilmek üzere uygun bir durum belirlediği tek veya iki beytin adıdır. Bu bölüme giriz de denir. Bu beyit veya beyitlerin ustaca yazılmış olması, nükteli bir söyleyişi ihtiva etmesi gerekir. Bu bölüm nesib bölümü ile methiye bölümünü birleştiren bağ vazifesini görür.

  1. MEDHİYE

Şair bu kı­sımda kasidesini sunacağı kişiyi, aşırı sözlerle över, kahramanlığını, cesaretini, iyiliğini, adaletini, zenginliğini ve cömertliğini anlatır. Bu arada düşmanları kötülenir. Bunlar yapılırken de sanatlı bir üslup kullanılır. Kasidenin asıl bölümüdür. Övülen kişiye ve şaire göre bu bölümün beyit sayısı değişebilir.

  1. TEGAZZÜL

80–100 hatta daha çok beyitli uzun kasidelerde kafiye bulma zorluğu kaside şairlerini aynı kelimeyi iki ya da üç kez kafiye yapmak zorunda bırakmıştır. Us­ta şairler aynı kelimeyi üst üste kullanmamaya, aralarında on beş yirmi beyit bulunmasına özen göstermişlerdir. Ayrıca kaside uzadıkça kafiyedeki biteviye gi­den ahengi canlandırmak için bazı yollar aranmış, özellikle uzun kasidelerde matla ile kafiyeli bir ya da birkaç beyit söylenmiştir. Bunlara tecdîd-i matla veya zü’l-metalidenmiştir. Bu matlalar kasidenin ikinci, üçüncü matlaları diye anılır. Kasidelerde konudaki yeknesaklığı gidermek için de kasidenin konusunun dışına çıkılarak bir veya iki gazel söylenir. Buna da Tegazzül adı verilmiştir. Bütün kasidelerde olması zorunlu değildir. 5 ile 12 beyit arasında değişir.

  1. FAHRİYE

Şairin kendisini övdüğü ve bazen de dileğini bildirdiği bölümdür. Beyit sayısı şairlere göre değişebildiği gibi fahriye bölümü konulmamış kasidelerde mevcuttur.

  1. DUA VE TAÇ BEYİT

Dua kısmına geçerek övdüğü kişinin ömrünün uzun, devletinin ve zenginliğinin sonsuz olması için Allah’a yalvarır. Bu arada fakirliğinden, kimsesizliğinden de söz ederek kendisine yardım etmesini ister. Kasidenin sonla­rındaki Taç-beyit’ de mahlasını söyler ve kasidesini bitirir. Birkaç beyitten ibarettir.

 KASİDELERİN ADLANDIRILMASI 

Türk edebiyatında kasideler dört şekilde adlandırılmıştır:

  1. Nesib / Teşbib bölümlerinde işlenen konulara göre:Kasideler, genellikle nesibin veya teşbibin konusuna göre adlandırılır.

  • Bahariye ya da Rebîiye: Nesib bölümünde baharın anlatıldığı kasidelere denir. Baharın güzelliği, çiçekler türlü benzetmelerle çok soyut bir biçimde anlatılır.

  • Şitâiye: Nesib bölümünde kışın anlatıldığı kasidelere denir. Özellikle yalnız “kar” dan söz edilirse berfiye adını alır.

  • Temmuziye: Nesîb bölümünde yazdan ve sıcaktan söz edilen kasidelere denir.

  • Ramazaniye: Ramazan dolayısıyla yazılan ve nesibinde ramazanı türlü yönleriyle anlatan kasidelerdir.

  • Iydiye: Bayramlarda sunulan kasidelere denir. Şair bayram dolayısıyla, kasidesine başlangıç yapar ve sunduğu kişinin bayramını kutlar.

  • Nevruziye: Nevruz dolayısıyla, yazılan kasidelerdir. Nevruz güneşin Koç burcuna girdiği gündür ve Rumi Mart ayının dokuzuna rastlar. Baharın başlangıcı ve Celali takvimine göre de yılbaşıdır.

  • Rahşiye: Nesib bölümünde atın anlatıldığı ve övüldüğü kasidelere denir.

  • Hammâmiye: Nesib bölümünde hamamın ve hamamdaki bir güzelin anlatıldığı kasidelerdir.

  • Dâriye: Devlet büyüklerinin yaptırdıkları köşkleri anlatan kasidelere denir.

  • Cülûsiye: Padişahın tahta çıkışı dolayısıyla yazılan kasidelere denir.

  • Kudûmiye (İstikbâliye): Padişahlarla öteki devlet büyüklerinin savaş ya da herhangi bir amaçla gittikleri yerlerden dönmeleri üzerine yazılan kasidelere denir.

  • Fethiye: Bir kalenin, bir ülkenin fethi dolayısıyla o yerin fatihine sunulan kasidelere denir.

  • Sulhiye: Savaşın sonunda imzalanan antlaşma ve sağlanan barış dolayısıyla yazılmış kasidelere denir.

  1. Redifine göre kaside çeşitleri: Kasidede kafiye yerinde redif varsa bu redife göre kaside adlandırılır. Redif su ise (Su kasidesi), sünbül ise (Sünbül kasidesi), söz ise (Sözüm kasidesi), güneş ise (Güneş kasidesi, şemsiye), gül ise (Gül kasidesi), kerem ise (Kerem kasidesi), tığ kasidesi vs. bu türdendir.

Bâki’nin Sünbül kasidesi’nden bir örnek,

Urınup farkına bir tâc-ı mücevher sünbül
Oldu iklim-i çemen tahtına server sünbül

Şeh levendâne şikest eyledi tarf-ı külehin
Göğsinün düğmelerin çözdi serâser sünbül

….

  1. Kafiyenin son harfine göre kaside çeşitleri: Kafiye olan kelimenin son harfi re ise kaside-i raiyye, tı ise kaside-i taiyye, mim ise kaside-i mimiyye, nun ise kaside-i nuniyye adını alır.

Bâki’nin Kaside-i Bahariye-Kaside-i Raiyye’sinden bir örnek,

Der-sıfat-ı bahar ve Midhat-i Ali Paşa-ya kamkar
Ruh-bahş oldı Mesiha-sıfat enfas-ı bahar

Açdılar didelerin hab-ı ademden ezhar
Taze can buldı cihan erdi nebatata hayat

….

  1. Medhiye bölümüne göre kaside çeşitleri: Şair, medhiye bölümünde övdüğü kişiye, varlığa göre kasideye ad verebilir. Bazen şair kasidesine başlık da koyar. Bu başlık­lar çoğunlukla Farsça yazılır: “Kaside der-na’t-ı Hazret-i Fahr-ı Kâinat”, “Der-menkıbe-ı Şîr-i Hudâ Aliyyü’l-Murtazâ”, “Der Medh-i Hazret-i Sultân Muhammed Hân”, “Der-sitâyiş-i Sadrâzam Şehid Ali Paşa” , “Kaside der medh-i Sultan Osman-ı Sani” gibi.

KONULARINA GÖRE KASİDELER

Kasideler işledikleri konuları bakımından da ayrı adlar alırlar.

TEVHİD


Allah’ın birliğini ve ululuğunu anlatan şiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluğu, tasvir ve hayal edilebilen şeylerden soyutlanması, hiçbir şeyin ona eş ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluşu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliği vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nabi yazmıştır.

MÜNACAT

Allah’a yakarış için yazılan şiirlere denir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Münacat Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan şairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü Allah’a yalvarıp ondan yardım istemesidir.

NA’T / NAAT

Hz. Muhammed(S.A.S)’i ve din büyüklerini anlatmak için yazılan kasidedir. Hazreti Muhammed’in çeşitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiği bu şiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na’t’lara divanların başında tevhid ve münacatlardan sonra yer verilmiştir. Na’t yazmakla ünlü kişilere na’t-gü, özel dinsel törenlerde na’t okuyanlara ise na’t-han denir. Fuzuli’nin “Su Kasidesi” divan edebiyatının en tanınmış na’t’ıdır. Türk tasavvuf müziğindeki bir form da bu adla bilinir.

MEDHİYE

Devrin ileri gelen kişilerini övmek için yazılan kaside çeşididir. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammat gibi nazım biçimlerinde medhiyeler de vardır. Padişah, vezir, şeyhülislam gibi devlet ileri gelenleri ya da halifelerle, başka din ve tarikat büyükleri için yazılmışlardır. Bu türün en güzel örneğini Nef’î vermiştir.

MERSİYE

Sevilen insanların ölümünden duyulan acıları anlatan kasidedir. Türk Edebiyatında bu kasidenin en güzel örneklerinden biri Baki’nin Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı Kanuni Mersiyesi’dir. Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla keleme alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduğu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahya Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaşlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere “vatan mersiyesi” denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.

HİCVİYE

Herhangi bir kişiyi yermek amacıyla yazılan kasidelerdir. Acımasız ve abartılı bir dil kullanılır. Edebiyatımızda hicviyenin en güzel örneklerini Nef’i vermiştir. Onun Siham-ı Kaza’sı bu türün en güzel örneklerinden biridir.

TARİH

Şairler bazen övdükleri kişiyle ilgili bir olayın, yaptırdığı bir yapının tarihini de söylerler. Bun­lar da Tarih kasidesi adını alırlar.

ŞEHRENGİZ

Bir kenti ve o kentin güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevi biçiminde kaleme alınan bu yapıtlar tevhid, münacaat, na’t gibi bölümlerle başlar. Daha sonra kentle ilgili bilgiler verilir ve kente övgü düzülür. Bazen bahar ve doğa betimlemeleri yapıldıktan sonra kentin güzellikleriyle ilgili beyitlere geçilir. Divan edebiyatında ilk şehrengizi yazan Priştineli Mesihi’dir.

NOT: Divan şiirindeki tevhid, münacat, naat, medhiye, mersiye, hicviye gibi türler, nazım türü kavramıyla karşılanır ve başta kaside olmak üzere çeşitli nazım şekilleriyle yazılabilirler. Mesela, mersiyeler terkib-i bend; tevhid ve münacatlar terkib-i bent ve terci-i bend; medhiyeler gazel, hicviyeler terkib-i bend nazım şekilleriyle de yazılabilir.

Bu konuların dışında kaside nazım şekliyle başka konular da işlenmiştir. Çok az görülmekle birlikte daha çok mesnevilerde işlenen konularda yazılmış olan bu kasidelerin bazılarına ad da verilerek küçük bir eser sayılmışlardır. Ahmed Fakih (öl. 1221)’in 120 beyitlik tasavvuf ve ahlâkî konuları işleyen Çarhnâme’s’i, Fuzuli’nin İran şairi Hâkânî’nin Bahrü’l-ebrârına nazire olarak söylediği Enîsü’l-kalb adlı Farsça kasidesi, Nef’î’nin Tuhfetü’l-uşşâk’ı bu tür kasidelerdendir.

KASİDE ÇEŞİTLERİ

İki türlü kaside vardır.

  1. Düz kaside: Mısra veya beyit yapısı bir özellik göstermeyen kasideye düz kaside denir.

  1. Musammat kaside: Matladan sonraki beyitlerde mısra ortala­rının birinci mısra ile kafiyelendirildiği kasidelere musammat kaside adı veril­miştir. Beyitleri ortadan bölünerek dört mısra gibi okunabilen kasidelerdir. Bunun için kasidenin yazıldığı aruz kalıbının ikiye bölünebilecek kalıplardan olması, her beyitte mısra ortasında değişen kafiye kelimelerinin bulunması gerekir.

Nef’i’den bir örnek,

Gül devri ‘ayş eyyâmıdur, zevk u safa hengamıdur,
Âşıklarun bayramıdur bu mevsim-i ferhunde-dem.

Dönsün yine peymaneler, olsun tehî humhâneler,
Raks eylesün mestaneler, mutribler etdükçe nagem.

KASİDELERİN DİVANLARDAKİ YERİ

Kasideler, mürettep divan sıralamasında divanların başında ve bütün öteki şiirlerden önce yer alırlar. Kasideler arasında da ayrıca bir sıra gözetilir. Önce di­nî konulardaki tevhid, münacat ve naat kasideleri, sonra dört halife ve Mevlâna hakkındaki kasideler, daha sonra da sultan, sadrazam, vezir, şeyhülislâm için yazılmış medhiyeler sıralanır. Medhiyelerin sıralanmasında tarihî önceliği ya da memduhların büyüklük ve unvanlarına bakılmaz; gelişigüzel yazılırlar. Kasidelerin başına memduhunun (övülecek kişi) adının ve unvanının yazılması usuldendir.

 KASİDELERİN SUNULUŞU

Kasideyi sunuş, bazen hükümdarın huzurunda bizzat şairi tarafından okunmak şeklinde gerçekleşirdi. Saray has bahçelerinde veya kasırlarda halvette düzenlenen geleneksel işret meclisleri, şair, mutrib, hanende gibi sanatçıların hükümdar önünde kendilerini göstermek fırsatını elde ettikleri bir yarışma meydanı olurdu. Padişahın bir nevi seçici kurulun başı gibi davranması, sanatsal seviyesini ve sanat üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Bazen de sunuş, övülen kişiye bir vasıta ile iletmek şeklinde gerçekleşirdi ki işte o esnada şiir bir tenkit süzgecinden geçerdi. Gönderilen kasidelerin bazen geri çevrildiği bazen de düzeltilerek huzura iletildiği olurdu ve hatta bunun için görevlendirilen kişiler mevcuttu. Kanunî’nin oğlu II. Selim’in (1566–1574) şehzadeliğinde bu görev bir aralık Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âlî’ye verilmişti. Bu uygulama ile sanat eserinin mükemmel ve tam anlamıyla hükümdara layık olması sağlanmaya çalışılırdı. Kasidenin sanatsal değerinin tespiti, sunulduğu kişinin beğeni seviyesine bağlıdır. Bundan kaynaklı olarak kaside sunulan kişilerin edebî düzeylerinin derecesi, bu eserlere değer biçilmesini sağlamıştır. Osmanlı devlet adamlarının çoğunun divan sahibi olduğu düşünülecek olursa, bu kişilerce eserlere haklı bir değerin biçildiği ve bu eserlerin sanatsal yönden tanınmalarına vesile oldukları söylenebilir. Gerçek sanat eserinin değerini her zaman onu tanıyan ve yaratan bilir ki Osmanlı sanat ve siyaset dünyası sanatçısını en iyi şekilde değerlendirmiştir. Klasik şiirimizin müstesna şairlerinden Osmanlı padişahları, kendilerine sunulan kasidelerin değerini tespit edecek sanatsal seviyede bulunduklarından sunulan şiirleri bazen düzeltmişler bazen de reddetmişlerdir. Böylece padişah iktidarın mutlak sahibi olduğunu, kendisine sunulan eserlerde ve edebî muhitte de göstermiştir.

KASİDELERİN DEĞERLENDİRİLİŞİ

Kaside nazım şekli, dinî konularda yazılanların dışında şairlerce bir geçim kaynağı olarak kullanılmıştır. Hemen her olay; padişahın tahta oturması, bazı ki­şilere sadrazamlık, şeyhülislamlık, vezirlik verilmesi, savaşta kazanılan bir başa­rı, ramazan, bayram ve düğün kutlamaları, yeni bir saray, çeşme, hamam gi­bi yapıların tamamlanışı, devlet büyüklerine kaside sunmak için fırsat olarak de­ğerlendirilmiştir. Her kaside sunan şairi ihsan ve caize ile ödüllendirmek de dev­let büyüklerine ödenmesi gerekli bir borç haline gelmiştir. Hatta şairler Hz. Peygamber’in İbn-i Zuhayr’a, yazdığı kasideye karşılık hırkasını bağışladığını örnek göstererek memduhun kaside sunan şaire caize vermesini ve böylelikle onu se­vindirmesini sünnetten saymışlar, hatta caize vermeyenleri hicvetmenin caiz olacağını bile savunmuşlardır.

SONUÇ

Sonuç olarak, kaside, divan edebiyatında da övgü şiiri olma niteliğiyle yazılmaya başlanır. Bu niteliğin öne çıkışında şairi saran çağın sosyal, kültürel, iktisadî şart ve eğilimleri önemli rol oynar. Ancak bütün şairlerin, kasideyi, bu niteliğiyle kullandığı söylenemez. Sadece birini övmek için yazılmış şiirler denemeyecek kadar karışık bir yapı taşıyan kasidelerin yazılma nedenleri göz ardı edilmemelidir. Kasidenin bu niteliğine, zamanla şikâyet, istek ve arzuların eklendiği görülür. Özellikle haksızlığa uğrayan bir kişinin hakkını araması, uğradığı haksızlığı ifade etmesi, makul bir istekte bulunması açısından bakıldığında kasideler, bir “edebî dilekçe” niteliğine bürünür. Ele aldığı devrin sosyal yapısı, edebî ve kültürel özellikleri, sunulan şahsiyetlerin tarihî kimlikleri, geçmişe ışık tutan yanlarıyla ele aldığımız kasideler, bu durumun güzel örneklerindendir. Bu tür kasidelerle, çağlarına ait sosyolojik bilgiler günümüze ulaşmıştır. Ayrıca kasidenin bu niteliği, ortak İslâm edebiyatları içerisinde Türk Edebiyatı’nın, kendi yapısındaki gelişmesi olarak da düşünülmelidir. Kasidenin “bir medh şiiridir” şeklindeki klâsikleşmiş tanımı, bu çerçevede ele alınıp, şairin ve kaside yazılanın konumu doğru kavranmalıdır. Böyle bir yaklaşım Türk edebiyatının en uzun zamanını teşkil eden edebî yaşayış ve anlayışa daha isabetli bir yorum yapmayı sağlayacaktır.

ALINTI SAYFASINA GİDEBİLİRSİNİZ

Kasideler, genellikle birini övmek ve ya yermek amacıyla yazılan şiirler, daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan divan edebiyatı şiirlerdir. Kaside şairlerine kasidegü (kaside söyleyen), kasidesera ya da kasideperdaz (kaside yazan) denir. Çok katı bir kalıpla yazılan kasideler, 6 bölümden oluşur.

Türk edebiyatında 13. yüzyılda kullanılmaya başlanır. Nazım birimi beyittir. Beyit sayısı 3399 arasında değişir. Kasidenin ilk beyitine matla denir. Şair kasidesi içinde matlayı tekrar ederse tecdidi matla denir. Matlayı birden çok tekrar ederse bu zatül metali veya zül metalidir. Kasidenin son beyitine makta , şairin mahlasının bulunduğu beyite taç beyit denir. Kasidenin en güzel beyiti beytül kasid olarak isimlendirilir.

Kasideler birini övmek veya yermek için yazılan şiirlerdir.şeklindeki tanım,bunun
nazım şekli değil de nazım türü olduğunu ortaya çıkartır.Oysa kaside adı şiirin nazım şekliyle alakalı bir durumdur.Bu açıdan bakıldığında kasideleri belirli bölümlerden oluşan ve gazellerden daha uzun yazılan belli bir kafiye örgüsü olan(aa ba ca da….)nazım şeklidir diye tanımlamak daha doğru olacaktır. Kasideyi övgü ve yergi şiiri olarak tanımlarsak övgü ve yerginin yapıldığı farklı nazım şekilleriyle yazılmış bütün şiirleri bu gruba dahil etmemiz gerekir.Mesela şair gazelinde bir kişiyi övdü ise onun da kaside olduğunu iddia etmemiz gerekir ki bu da bizi açmaza sürükler.Aynı şekilde bütün hicviyeleri kaside olarak adlandırmamız gerekir. Mesela Ziya paşanın meşhur terkib bendlerini(erbâbı kemâli çekemez nâkıs olanlar,rencîde olur dîdei huffâş ziyâdan…) kaside olarak kabul etmemiz gerekir. Kasidelerde illaki övgü veya yergi olacak şartı yoktur.Meselâ şair bahariyye içinde tamamen baharın güzelliklerinden bahsetmişse bunun içinde övgü ve yergi aramak abes olacaktır.Özellikle İstanbul’dan uzak kalan şairlerin divanlarındaki kasidelerde bir devlet büyüğünü övmekten ziyade bu tür övgü dışı konuların anlatıldığı eğer incelenirse görülecektir. Aynı hatalar gazel için de yapılmaktadır.Gazel kadın aşk şarap konulu şiirler demek değildir.Gazel bir nazım şeklidir.En az 3 beyittir.Beyit sayısı kasideler kadar fazla değildir.3 beyitten az olan gazellere nâtamam gazel denir.Yani tamamlanmamış.

Kasidenin Bölümleri

1. Nesip (Teşbib)

Kasidenin ilk bölümüdür, şiir yönünden en ağır bölümdür.

Genelde 31/99 beyit olur.

Şair bu bölümde betimleme yapar ; kadın, kış, at, bahar vs.

Baharın tasviri yapılıyorsa: Bahariye, kışın tasviri yapılıyorsa: Şitaiye, temmuzun tasviri yapılıyorsa: Temmuziye, ramazanın tasviri yapılıyorsa: Ramazaniye, atın tasviri yapılıyorsa: Rahşiye, hamamın tasviri yapılıyorsa: Hamamiye.

2. Girizgah

Nesip bölümünden methiye bölümüne geçerken söylenen ve basamak görevinde olan beyitlerdir.

Şair bu bölümde övgüye başlayacağını haber verir.

12 beyitten oluşur.

3. Methiye

Kasidenin sunulduğu kişinin övüldüğü bölümdür.

Şiir yönü çok zayıf, dil yönü diğer bölümlere göre çok ağırdır.

4. Tegazzül

Gazel söyleme anlamına gelir, bütün kasidelerde olması zorunlu değildir.

Methiyeden sonra şair bir fırsatını düşürüp aynı ölçü ve uyakta bir gazel söyler, buna tegazzül denir.

5. Fahriye

Şairin kendini övdüğü bölümdür.

Fahriyeyi en seven şair Nefi’dir.

6. Tac

Şairin kendisi hakkındaki yeni düşüncelerini söylediği bölümdür.

23 beyit bulunur.

‘Nefi’ çok kullanır.(Tac bir bölüm değil sadece şairin isminin geçtiği beyittir)

7. Dua

Kasidenin son bölümüdür.

Birkaç beyit olur.

Şair burada övdüğü kişinin başarılı, uzun ömürlü, talihinin iyi olması yönünde dua eder.

Kaside ve Tarihsel Önemleri

Kasideler, sosyal ve kültür tarihi araştırmacısı için önemli bir belge ve bilgi kaynağı olarak değerlendirilebilirler. Resmî tarihi vesikalar kadar, edebî metinlerin de tarih araştırmacısı için önemli bir belge olduğunu ispatlayacak mühim kaynaklar arasındadır.

Kasideler, ideal devlet adamı profili çizme, sosyal ve ekonomik konularda devrin özelliklerini yansıtma, sosyal hayatın değişik sahnelerini anlatma, tarihî şahsiyetlerin biyografik bilgilerine katkıda bulunma, siyasal ve kültürel tarihin pek çok değişik safhası için yazılmış edebi eserlerdir.

Kasideler konularına göre isimlendirilir.

Tevhid: Allah’ın birliğini anlatan kısa gazel.

Münacaat: Allah’a yalvarmak yakarmak için yazılır.

Na’at : Peygamberi övmek için yazılır.

Methiye : Devlet büyüklerini övmek için yazılır.

Mersiye : Ölüm temalı kasidelerdir.

Hicviyye: Alay etmek amacında yazılan kasidelerdir.

Şehrengiz:Bir şehrin güzelliklerini anlatan kasidelerdir.

Cülusiye: Padişahın tahta geçişine sevinen kişiler için yazılan kasidelerdir.

Kasideye güzel bir örnek; Su Kasidesi

Su Kasidesi Fuzûlî’nin meşhur kasidelerinden biridir. Aruzun fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Redifi su olduğu için bu şekilde adlandırılır. Fuzûlî bu kasidesini Muhammed’i övmek amacıyla yazmıştır. Kaside üstün bir lirik söyleyiş ve sanatlı anlatımıyla Türk Edebiyatı’nın büyük şairlerinden Fuzûlî’nin bir söz şaheseridir.

Divan şairleri umumiyetle fikirlerini bir beyitte sona erdirirler. Fuzuli bu eserinde 31. beyitle 32. beyiti birbirine bağlıyor. İki beyitte de mahşer günü bahis konusudur. O gün insanlar Tanrı’ya hayatlarında yaptıkları iyi ve kötü işlerin hesabını verecekleri için büyük bir telaş ve heyecan içinde olacaklardır. O gün Muhammed kendisini sevenlere şefaat edecektir.

Fuzuli / Su Kasidesi

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su

Âbgûndur günbedi devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbedi devvâre su

Zevki tiğından aceb yok olsa gönlüm çâk çâk

Kim mürûr ilen bırakır rahneler dîvâre su

Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesin

Bir gül açılmaz yüzün tek verse bingülzâre su

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına

Hâme tek bakmaktan inse sözlerine kare su

Ârızın yâdiyle nemnâk olsa müjgânım n’ola

Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su

Gam günü etme dîli bîmardan tiğin diriğ

Hayrdır vermek karanû gecede bîmâre su

ıste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et

Susuzum bu sahrede benim’çün âre su

Ben lebim müştâkıyım zühhâd kevser tâlibi

Nitekim meste mey içmek hoş gelir huşyâre su

Ravzaı kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr

Âşık olmuş gâlibâol servi hoş reftâre su

Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek

Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vare su

Destbûsı arzûsiyle ger ölsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınle yâre su

ıçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile

Gül budağının mîzacına gire kurtâre su

Tîneti pâkini rûşen kılmış ehli âleme

ıktidâ kılmış tarîki Ahmedi Muhtâr’e su

Seyyidi nev’i beşer deryâyi dürri istifâ

Kim sepiptir mu’cizâtı âteşi eşrâre su

Kılmak için taze gülzâri nübüvvet revnakın

Mu’cizinden eylemiş izhar sengi hâre su

Mu’cizi bir bahri bîpâyan imiş âlemde kim

Yetmiş andan bin bin âteşhânei küffâre su

Hayret ilen parmağın dişler kim etse istima

Parmağında verdiği şiddet günü Ensâr’e su

Eylemiş her katrede bin bahri rahmet mevchîz

El sunup urgaç vuzuı için gül ruhsâre su

Hâki pâayine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su

Zerre zerre hâki dergâhına ister salar nûr

Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre su

Zikri na’tın virdini derman bilir ehli hatâ

Eyle kim defi humar için içer meyhâre su

Yâ Habîbâ’llah yâ Hayr’elbeşer müştâkınım

Eyle kim lebteşneler yanıb diler hem vâre su

Sensin ol bahri kerâmet kim şebi Mi’rac’da

şebnemi feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâre su

Çeşmi hûrşidden her dem zülâli feyz iner

Hâcet olsa merkâdin tecdîd eden mi’mâre su

Bîmi dûzah nâri gam salmış dîli sûzânıma

Var ümîdim ebri ihsanın sepe ol nâre su

Yümni na’tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri

Ebri nîsandan dönen tek lü’lüi şehvâre su

Hâbı gafletten olan bîdâr olanda rûzı haşr

Hâbi hasretten dökende dîdei bîdâre su

Umduğum oldur ki Rûzi Haşr mahrûm olmayam

Çeşmi vaslın vere ben teşnei dîdâre su

Fuzûlî

Kaynak: Wikipedia Bir yerlerden alıntıdır.

Not: Aşağıdaki içerik yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanmış olan içeriğin özeti niteliğindedir. Üstteki bilgilerden daha farklı bilgiler içermez.

<— Kısa ve Öz Bir Anlatım —>

Kasideler, daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kasidegü (kaside söyleyen), kasidesera ya da kasideperdaz (kaside yazan) denir. Çok katı bir kalıpla yazılan kasideler, 6 bölümden oluşur.

Kasidenin Bölümleri

Birinci bölüm 1520 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa nesib, bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa teşbib adı verilir.

İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.

Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.

Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 512 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.

Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.

Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.

Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kasidei bahariyye, kasidei ramazaniyye, kasidei hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kasidei raiyye, l harfiyle bitiyorsa kasidei lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kasidei mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti beytül kasidedir. Şairin adının geçtiği beyite ise tac beyit denir.

Alıntı : sevcan.net

Share This:

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER