Ünlü Şairlerden Anne Şiirleri

oie_lkmvnSSAJVDe

ANAM

Dokuz ay koynunda gezdirdi beni

Ne cefalar çekti ne etti anam

Acı tatlı zahmetime katlandı

Uçurdu yuvadan yürüttü anam

Anaların hakkı kolay ödenmez


Analara ne yakışmaz ne denmez

Kan uykudan gece kalkar gücenmez

Emzirdi salladı uyuttu

Anam doğurdu beni Sivas ilinde

Sivralan Köyünde tarla yolunda

Azığı sırtında orak elinde

Taşlı tarlalarda avuttu

Anam ben yürürdüm anam bakar gülerdi

Huysuzluk edersem kalkar döverdi

Hemen kucaklayıp okşar severdi

Çirkin huylarımı soyuttu anam

Çocuğuydum anam bana ders verdi

Okumamı çalışmamı ön gördü

Milletine bağlı ol da dur derdi

Vatan sevgisini giyitti anam

Tükenmez borcum var anama benim

Onun varlığından oldu bedenim

Kimi köylü kızı kimisi hanım

Ta ezel tarihte kayıtlı anam

Veysel der kopar mı analar bağı

Analar doğurmuş ağayı beyi

İşte budur sözlerimin gerçeği

Okuttu öğretti büyüttü anam Aşık Veysel’i

Âşık Veysel Şatıroğlu

 

* * * * * * *

ANNE

İlk kundağın

Ben oldum, yavrum;

İlk oyuncağın

Ben oldum.

Acı nedir

Tatlı nedir. bilmezdin

Dilin damağın

Ben oldum.

Elinin ermediği

Dilinin dönmediği

Çağlarda, yavrum

Kolun kanadın

Ben oldum

Dilin dudağın

Ben oldum.

Belki kıskanırlar diye

Gördüklerini

Sakladım gözlerden

Gülücüklerini.

Tülün duvağın

Ben oldum!

Artık isterlerse adımı

Söylemesinler bana

‘Onun Annesi’ diyorlar.

Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

Bir dediğini iki

Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki

Ve seni öyle sevdim sana

O kadar ısındım ki

Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim

Gün oldu kırdın.

İncinmedim;

İlk oyuncağın

Ben oldum Yavrum

Son oyuncağın

Ben oldum.

Layık değildim

Layık gördüler

Annen oldum yavrum

Annen oldum!

Arif Nihat Asya

 

* * * * * * *

ANNE NE YAPTIN ?

Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?

Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?

Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı

Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim.

Bir kere doğurdunsa sonra niçin büyüttün?

Kundakta beşikte de bir zahmetim mi vardı?

Koynundan niçin attın yavrunu bütün bütün.

Bilmiyor muydun ki o yalnızlıktan korkardı?

Sütünden tatlı mıdır anne sanki bu hayat?

Bana sorsana anne yaşamak bir hüner mi?

El aç yalvar gündüze geceye boyun uzat

Bu uğurda bir ömür çürütmeye değer mi?

Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim

Anne istemiyordum ne tacı ne sarayı

Anne karnında fazla yaramazlık mı ettim?

Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?

Cahit Sıtkı Tarancı

* * * * * * *

ANNELER VE ÇOCUKLAR

Anne ölünce çocuk

Bahçenin en yalnız köşesinde

Elinde bir siyah çubuk

Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş

Simsiyah görünür gözüne

Elinde bir ip nereye

Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten

Durmaz bir yerde

Anne ölünce çocuk

Çocuk ölünce anne

Sezai Karakoç

* * * * * * *

ANNECİĞİM

Ak saçlı başını alıp eline,

Kara hülyalara dal anneciğim!

O titrek kalbini bahtın yeline,

Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,

Gecenin ardında yine gece var;

Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,

Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,

Kanadın yayılmış, çırpınmak için;

Bu kış yolculuk var, diyorsa için,

Beni de beraber al anneciğim!.

Necip Fazıl Kısakürek

* * * * * * *

ANNEM VE AKŞAM

bir kapı açıldı, ansızın, baktık:

akşam! kimse benzemez oldu kendine;

kim bilir ne kadar hüzünlü artık,

bir odadan ötekine geçmek bile.

sen neysen o kadarsın, ey akşam!

annem içini çekiyor kimi ansa;

ürkü! biri ansızın bir gül koparsa;

şimdi uzak olandır neye ulaşsam.

ah, akşamdan bile ürküyor çocuk;

her yer alacakaranlık gurbet;

soldu annem, solarken goblen ve tülbent;

ve akşamın ucuna doğru yolculuk.

bir türkü söylendi, neyin tadı var?

akşam bile bitti, kalmadı çünkü.

çekildik, bir başına kaldı o türkü;

kapılar arkamızdan kapanmadılar.

Hilmi Yavuz

* * * * * * *

ANNEM YOK ARTIK

Annem yok artık.Beni düşünen kalbi yok.Bitti.

Umutsuz olmak istemiyorum.

Umutsuzlugun bir çıkar yol olmadıgını biliyorum.

Annem yok artık,yeryüzü çok gördü onu,

Kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını

Çok gördü

Dalgın yüregini çok gördü

Bizim için çarpan,kaygılarla dolu yüreğini.

Annem yok artık.Bu kesin.Gelinecek bir yere gitmedi.

İşte geldim çocuklar demeyecek

Nasılsın yavrum demeyecek

Sobanın yanında oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını,

Sabah kahvaltılarının masası olmayacak artık,

Yine gel demeyecek,

Çıkarken ben kapıdan,çıkıp karanlığa karışırken

Yeni bir dönemi başladı ömrümün,

Annemin olmadığı dönemi,

Onu yüregimin üstüne nasıl bastırmak

İstediğimi bilemeyecek artık.

Gençlik dönemleri birşey anlatmıyor bana,

Aklımda hep son dönemlerinin annemi

Hayatım sürüp gidecek,annem olmadan,

Çocuklarım oldugunda onlara annemi anlatabileceğim

Sadece.

Fotoğraflarına bakacaklar,

Ufarak,biraz mahsunca bir kadın

Küçücük tozlu pabuçlarıyla merdivenleri tırmanıp

Kapımı açıp girmeyecek

Yüreği dopdolu,trafikten insanlardan şaşkın,

Kocasına sıgınan biraz bütün fotograflarında

Hayatım rüzgar gibi akıp geçiyor,

Ugultulu bir rüzgar gibi akıp geçiyor hayatım.

Ataol Behramoğlu

* * * * * * *

ANNEME MEKTUP

Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,

Her gün biraz daha süzülmekteyim.

Her gece, içinde mermer döşeli,

Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.

Böylece bir lâhza kaldığım zaman,

Geceyi koynuma aldığım zaman,

Gözlerim kapanıp daldığım zaman,

Yeniden yollara düzülmekteyim.

Son günüm yaklaştı görünesiye,

Kalmadı bir adım yol ileriye;

Yüzünü görmeden ölürsem diye,

Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim

Necip Fazıl Kısakürek

* * * * * * *

UNUTTUM NASILDI ANNEMİN YÜZÜ

Unuttum, nasıldı annemin yüzü

Unuttum, sesi nasıldı annemin.

Gece bir örtü olsun anılardan

Kara yüreğime örtüneyim

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü

Unuttum nasıldı ağlarken annem.

Yaşam sallasın kollarında beni

Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin

Unuttum gözleri nasıldı bakarken.

Kuru ot kokusu getirsin rüzgar

Yağmur usulcacık yağarken.

Ataol Behramoğlu

* * * * * * *

Analık nedir Annem?” derdim de anacığıma; “Ben ol da bil” derdi Mevlânaca..

Ben ol da bil!

“Sen” oldum annem bak!..

“Sen” oldum ve bildim neymiş bu işin yürekcesi..

Hani “Köpekler bile “ana” olmasın” derdin ya hep, o ızdıraplı yüreğinle, o engin şefkatinle..

Anlamazdık o zaman biz zamâneler..

“Zor kızım, çok zor analık” derdin ardından derin bir iç çekişle..

Zormuş anam..

Ana olmak “Hiç” ken “Hep” olmakmış meğer..Çoğalmakmış durmadan..

Dünyaya meydan okumak, mazi ve istikbâli sırtlamak, pervâsız bir gözü karalıkmış..

Zormuş Annem..Olduk, gördük, bildik bak..

Ana olmak meğer; Kor ateşlerde üşümesi, kara kışlarda buz kesmesiymiş yüreğin..

Hep; “Ben!” derken,

Artık; “O”, “İllâ O!” demesiymiş..

Hiç varmayacağı kapıları çalması, hiç ederek ömrünü, adanmasıymış.

Hiç kızmaması yüreğin, almayı hiç düşünmeden hep vermesiymiş.

Hep sarıp-sarmalaması, hiç hesap sormadan, hep dost hep yâr olmasıymış..

Zormuş Anam..

Meğer ölümüne bir kara sevdaymış analık..

Olduk, gördük, bildik bak..

 

CAN YÜCEL

* * * * * * *

ANNELERİN EDEBİYATÇILAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 

 İnsan yaşamında ailenin, özellikle de annenin etkisi tartışılmazdır. Bu gerçeği Türk edebiyatının içinde de görürüz. Türk edebiyatında bazı şair ve yazarlar, annelerinden ısrarla söz etmişlerdir.

Onların kişiliklerinin oluşmasında annelerinin etkisinin ne kadar büyük olduğunu bu edebiyatçılar, eserlerinde, konuşmalarında ve anılarında da açıkça ortaya koymuşlardır. Ancak bazı şair ve yazarlar eserlerinde dolaylı yoldan anneye yer vermişlerdir. İster doğrudan ister dolaylı yoldan olsun anneler, gerçektir; bir sanat eseri güzelliğindedir ve elbette edebiyatın konusu olur.

 Biz bu bölümde, eserlere doğrudan ya da dolaylı biçimde yansıyan anne temasını bir nebze de olsa aydınlatacağından bazı edebiyatçıların annelerinden nasıl etkilendiğine değineceğiz. 

Konumuzun Cumhuriyet dönemi ile sınırlı olmasına karşın genel olarak anne etkisini göstermesi ve Tanzimat ile Servet-i Fünûn Dönemlerinde başarılı bir kadın şairin varlığı bakımından Nigâr Hanım, önemli bir şahsiyettir. “Sekiz dilde okur- yazar, konuşur” bir baba ile şiir sever, ince ruhlu bir annenin yetiştirdiği önemli bir simadır.

Nigâr Hanım, döneminin yetişmiş bütün şairleri gibi ilk ilhamlarını Divan Edebiyatından alır. Ancak bu ilk ilhamların ona gelişini hızlandıran, annesidir. Annesinin özellikle hasta olduğu zamanlar okuduğu beyitler Nigâr Hanım’ı derinden etkiler. Elbette şairin tek etkilendiği annesi değildir; ancak annesi olmasaydı Nigâr Hanım’ın şairlik hayatında büyük bir eksik de olacaktı. Şairin yaratılışı, öncelikle babasından aldığı edebî, sosyal, kültürel eğitim, dönemin ünlü isimlerinin (Ahmet Mithat, Recaizâde Mahmut Ekrem) eserleri, babasının ona seçtiği hocaları (Celal

34 

 

Sahir’in babası Şükrü Efendi)  ve elbette vatanı, onun şairliğini besler. Fakat annesinin tamamlayıcı kimliği bu kadın şairin duyarlılığını artırmıştır.

  “ İlk yazılarım çıkmaya başladığı zaman ben on dört yaşımdaydım. Diyebilirim ki şairlik zevkimi annemden almışımdır. Çünkü annem, efendim, gayet çok şiir okurdu. Zavallı hasta olduğu zaman daima beyitler okurdu.” 6

Çoğu şairimiz özellikle annelerinin ölümünden duydukları acıyı şiirlerinde anlatmışlardır. Cumhuriyet dönemi şairlerinden olmasa da bizim modern şiirimizin hazırlayıcısı diyebileceğimiz Tevfik Fikret’e bu konuda yer vermek gerekiyor. Tevfik Fikret 12 yaşındayken annesi ölmüştür. Bazı şiirlerinde, özellikle Şermin’e yazdıklarında bu yoğun öksüzlük duygusunu görürüz. Onun bu şiirlerinde “anne” yerine “nine” sözcüğü kullanılır.

 İçine kapanık bir çocukluk geçiren Fikret’in bir başka “Aşiyan”ı da konaklarındaki küçük odasıdır. Aksaray’daki evlerinde şairin kendisine ait odasında tüm eşyalarını, oyuncaklarını, kitaplarını topladığı kendine uygun bir dünyası olduğunu görmek mümkündür.

 Böyle bir dünya kurmasında annesinin ölümü elbette çok etkili olmuştur.

“Şairin annesi aslen bir Rum… Müslüman olup Hatice Refia ismini alan bu kadın da kocası gibi oldukça dindardır. 1879 yılında kardeşi ile birlikte hacca gider, dönüşte koleraya yakalanır ve yolda ölür.12 yaşında öksüz kalan küçük Tevfik, Aksaray’daki konaklarında kendisine anne kadar ilgi gösteren yengesi Naime Hanım’ın yanında yaşamaya başlar.”7 

  

6- Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar Ki, 2. Baskı, Kültür Ve Turizm Bakanlığı  Yay.,Ankara 1985, s.18.

7- Rıza Tevfik Bölükbaşı, Tevfik Fikret, Hayatı, San’atı, Şahsiyeti, Hazırlayan: Abdullah Uçman, Kitabevi Yay., İstanbul 2005.

35 

 

 Tevfik Fikret’in gerek “Şermin” adlı kitabında gerekse öksüzlüğü ile ilgili imgeler içeren başka şiirlerinde kendi öksüzlüğünü “vatanın öksüzlüğü” ile örtüştürerek işlediğini görürüz. 

Rıza Tevfik Bölükbaşı da annesinin ölümüne şahit olmuş bu olaydan etkilenip olayın etkilerini şiirlerinde yansıtmış şairlerdendir. Rıza Tevfik’in anılarından şunları öğreniyoruz: 

“İzmit bir yemiş memleketi idi. Fakat bu cennet gibi memleketi sıtma berbat ediyordu. Anam Şapset kabilesinden genç bir Çerkez kadınıydı. Ömründe hastalık nedir bilmemiş bir kimseydi. İzmit’te sıtmaya tutuldu. Karaciğer hastalıkları almış yürümüştü. Hekim yoktu. Dalak kesen berberler vardı. Derken anam sarılık da oldu. İlaç milaç hak getire. Hâsılı bu genç kadın 28 yaşında öldü. Ben o vakit on bir yaşındaydım. Ölüm döşeğinde, anamın başucunda idim. Ölümünü gördüm. Beni zorla oradan kaldırdılar Serâb-ı Ömrüm’deki birkaç şiirim onun mersiyeleridir.” 8 

Süleyman Nazif’in anne imgesinin anneden öksüz kalışın biçim değiştirip vatan ve tarih yetimliğine dönüşmesi de yine annelerin edebiyatçılar üzerindeki etkisini görmek bakımından kayda değerdir.

Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerinde elbette ailesinin ve ailesinden aldığı ilk dinî telkinlerin etkisi çoktur. “Ne öğrendiysem kendisinden öğrendim.”dediği hem babası hem hocası İpekli Tahir Efendi’nin yanında tamamlayıcı annesi dinine bağlı bir kadındır.   

8- Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, Derleyen: Abdullah Uçman, İletişim Yay. İstanbul 2008.

36 

 

 “Annem çok ibadet eden dindar bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dine sağlam bir bağlılıkları vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tatmışlardı. Bilhassa bu hususta evden dinî telkinler aldım. Annem çok hassas bir kadındı, babam da öyle. Şiir söylemezdi; fakat mensur şiire aşıktı.” 9 

 Hüseyin Cahit Yalçın’ın da edebiyat zevkinin temellerinde ailesinin etkisi büyüktür. Özellikle annesinin, babasının, ablasının geceleyin okuduğu kitaplar sanatçının çocuk hayal dünyasını kurmasında temel teşkil eder. Âşık Garip, Kerem, Hazret-i Ali’nin Savaşları, Battal Gazi, Kara Davut, Ahmet Mithat’ın Felatun Beyle Rakım Efendi’si, Monte Kristo vb gibi eserler sanatçının ailece gece okumalarının tanıttığı eserlerdir.

 Celal Sahir Erozan’ın annesi, Hacı Davut Han sülalesinden Fehime Nüzhet Hanım, şairi belirttiği gibi çok zarif ve ince duygulu bir kadındır. Tam bir öğrenim hayatı olmamasına rağmen yeteneği ile şair olmuş bu kadın gazellerden, şarkılardan oluşan küçük bir divan olabilecek manzum yazılar ve iki tiyatro piyesi kaleme almıştır. Hatta bazı şarkıları bestelenmiştir.

 Şair, çocukken anne ve babasının ayrıldığını ve babasının saraydan çıkmış bir hanımla evlendiğini ve bu yeni çiftin üç çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Şair babasını beş yaşından sonra görmemiştir. Ancak baba şefkatinden mahrum kalmadığını da öğreniyoruz. Çünkü babasından ayrıldıktan sonra annesi de evlenmiş üvey babası baba sevgisini aratmamıştır.  

9- Ahmet Kabaklı, Sohbetler II Mehmet Akif/ Yahyâ Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, 2. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İstanbul 1992, s. 11. 

37 

 

 İşte bu duygulu ve yetenekli kadın, Celal Sahir’e şairlik aşılamıştır. “Şiir yazmak merakı eğer irsî bir şey ise bu bana annemden geçti.”demiştir.

“İlk şiirimi ne zaman yazdım? Bunu öğrenmek istiyorsunuz öyle mi? Anneme darıldım da ondan yazdım. On dört yaşında idim o zaman. Fakat neşretmedim tabiî. Bu şöyle bir şarkı idi: 

Lerzan ediyor çarhı enünü nevhatım 

Hiç gelmeyecek mi acaba ânı mematım

En sevdiğim barı giran oldu hayatım 

Hiç gelmeyecek mi acaba ânı mematım” 10 

Türk Edebiyatının vazgeçilmez şahsiyetlerinden biri olan Ahmet Haşim de annesinden etkilenen ve bu etkileri şiirlerine yansıtan sanatçıların başında yer alır. Haşim’in şahsiyetinin oluşmasında annesinin büyük rolü olmuştur. Ahmet Haşim sekiz yaşlarında iken annesini kaybetmiştir. Bu ölüm, şairin içsel dünyasının en büyük olayı olarak onda derin izler açmıştır.     

10- Mecdi Sadrettin ile 10 Temmuz 1929’da yapılan ropörtaj. Zikreden: Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, 6. Baskı, Nesil Yay.,  İstanbul 2006, s. 150. 

38 

 

Ahmet Haşim’in duygu dünyasını ve dolayısıyla şiirlerindeki dünyayı anlamak için onun hayatının özelliklerine ve inceliklerine dikkat etmek gerekir. Onun içindeki tezatların, hazin huzursuzlukların, çapraşık düğümlerin yavaş yavaş nasıl oluştuğunu görmek için, çocukluğunun ilk zamanlarına inmek yerinde olur.  

“Ahmet Haşim,1887’de Bağdat’ta doğar. Soyu oranın ileri gelen ailelerindendir. Babası Alûsizâdelerden Arif Hikmet Bey’dir. Annesi Kâkyazâdelerden Sârâ Hanımdır. Her iki aileden de birtakım bilginler, devlet adamları çıkmıştır…

  Haşim doğduğunda babası Hulle’de kaymakamdır. Görevi dolayısıyla birçok yerleri dolaşır, onu da birlikte götürür. Bu yüzden Haşim düzenli bir ilkokul öğrenimi göremez. Ancak bir süre Afganlı halasıyla bir cami avlusundaki mahalle mektebine gidip gelir. Annesi duyarlıklı, hasta bir kadındır. Oğlunu çok sever, kucağından indirmez. Cılız ve sıska oğlu da ondan ayrılmaz Evin bahçesinde sincaplarla, ayı yavrularıyla oynamaktan, bazen sokağa kaçarak Çingenelerin çalıp söyleyişlerini seyretmekten hoşlanır.1893 yılına doğru Sârâ Hanım ölür. Haşim altı yedi yaşında öksüz ve yalnız kalır. Babası katı bir adamdır. Oğluyla pek ilgilenmez. Bundan ötürü Haşim, annesinin ölümüyle derinden yaralanır. Onunla geçirdiği mutlu günleri bir türlü unutamaz. 11

Ahmet Haşim’de daha küçük yaşlarda başlayan kendi içine çekiliş zamanla büyür. Yabancılık duygusuna okul sıralarında takılan lakaplar, haddini aşan olaylar ve çirkin şakalar eklenir. Bunlar zamanla onun içine yerleşir. Bunların yanında kendi çirkinliğinden duyduğu rahatsızlık ve şiirini gereğince anlamayanların hücumları da onu ömrü boyunca huzursuzluğa sürükleyen sebepler arasındadır. 

11- Asım Bezirci, Ahmet Haşim Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Seçme Şiirleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1986, s. 8.

39 

 

 Tüm bunların yansımalarını eserlerine taşımış olan Ahmet Haşim’in incelenmesini konumuzu daha iyi anlamak açısından gerekli görüyoruz. Ahmet Haşim, anne temasının derinliğine inmemizi sağlayacak inceleyeceğimiz anne temalı şiirleri Cumhuriyet dönemi Türk şiirindeki anne temasının gelişimine de rehber olacaktır. 

 Yahya Kemal’de de anne etkisi derindir. Yahya Kemal, çocukluk ve gençlik yıllarını anlattığı “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım” adlı eserinde derin duygularla bağlı olduğu annesini ayrı bir bölümde anlatmıştır. Yahya Kemal’in annesi Nakiye Hanım, Leskofçalı Dilaver Bey’in ve Ivranyalı Adile Hanım’ın üç kızında en büyüğüdür. 1883’te Nakiye Hanım, Yahya Kemal’in babasıyla evlenir. Orta boylu, kumral, güçlü bir bünyeye sahip, duygusal bir kadın olan Nakiye Hanım, okuma yazma bilmemesine rağmen oldukça görgülü ve anlayışlı bir kadındır. Dinine çok düşkündür. 

 Yahya Kemal, babasının ailesine çok bağlı olmadığını, alkole düşkün olduğunu, hatta her akşam içkisini ailesinin yanında içtiğini yazmıştır. Yahya Kemal’in babası daha sonra Selanik’e gidip gelmeye başlar. Annesi Nakiye Hanım bu gidişlerden rahatsızdır. Babası bir süre sonra Üsküp’ten ayrılıp Selanik’te bir memuriyet alıp orada yerleşmek ister. Ancak annesi yaşadığı topraklardan ayrılmak istemez. Bu duruma üzülen Nakıye Hanım verem hastalığına yakalanır. 

 Daha sonra Yahya Kemal, annesi, kardeşi Reşat, Rukiye, Arap halayıklarıyla beraber Üsküp’ten ayrılıp Selanik’e taşınırlar. Babası Selanik adliye müfettişliğine başlamıştır. Bu arada geceleri içki ve eğlence hayatı da sürer. “Ben de kendi heva-ü hevesimle dolaşıyordum. Küçük biraderim ise ailemizin feci vaziyetini idrak edecek yaşta değildi.”12 Annesi, babasının kendisine karşı merhametsizliğinden ve ilgisizliğinden çok çocuklarına karşı kayıtsızlığına üzülmektedir. Bu nedenle Nakıye Hanım günden güne erir. Onun tek bir isteği vardır: “Bir Müslüman şehir olan Üsküp’e gitmek ve konu komşunun arasında ölmek”

12- Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, Baha Matbaası. İstanbul 1976, s.6.

40 

 

 Beyatlı’nın babası, annesinin bu perişan haline daha fazla dayanamaz ve annesi ile kardeşini Üsküp’e gönderir. Beyatlı, Selanik İdadisi’ne gideceği için babasıyla kalır. Ancak daha sonra babası Üsküp’e geri dönmeye karar verir. Döndüklerinde Nakiye Hanım’ı ölüm döşeğinde bulurlar. Annesinin tek tesellisi oğlu Yahya Kemal’i bir kez daha görmektir. 

 Annesinin ölümü Beyatlı’yı sarsar. Rüyasında ölümünü gördüğü annesini onun lirizminin temelinde görmek mümkündür. Annesinin dinî ve millî telkinleri ile onun ölümünden etkilenişini böylece Beyatlı’nın şiirlerine yansımıştır. 

 İlk şiirini 15 yaşında Namık Kemal adıyla yazan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in de hayatına baktığımızda ‘aile’  özellikle ‘anne’ kavramının önemini bir kez daha anlıyoruz.

 Hamdullah Suphi, annesine çok bağlı bir çocuktur. Annesi de oldukça merhametli ve şefkatlidir. Şairin annesi gazetede okudukları bir tabur Rus askerinin bir göl üzerinden geçerken buzların altında kaldığı haberi karşısında bile evlat acısını hissedecektir. 

Bütün annelere değer veren Hamdullah Suphi, onların hayatın devam etmesi ve düzenin ahenkle sürmesi bakımından büyük bir güce sahip olduklarına işaret eder:

 “Anneler olmasaydı ovalar ıssız kalırdı, ormanlar sessiz kalırdı, gökler kanatsız kalırdı. Kendimizi duyduğumuz anladığımız günden beri gözlerimizin seyrettiği o sayısız hayat mucizeleri annelerin içine doğuyor, annelerin verdiği feyizlerle yetişiyor ve üzerinde yaşadığımız dünyayı, fezanın içinde kupkuru, ölü bir mezar taşı gibi savrulmaktan kurtarıyor.”13  

13-Şevket Rado: “Abdülhak Şinasi Hisar’ın Dağınık Notlarından, Hamdullah Suphi Tanrıöver”, Hayat Tarih Mecmuası, Ağustos, 1966, Yıl 2, Sayı 7, s.4-9 Zikreden: Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, 6. Baskı, Nesil Yay., İstanbul 2006, s. 180.

41 

 

 Şiirlerini Türk Yurdu, Resimli Kitap gibi dergilerde yayımlayan Hamdullah Suphi’nin en başarılı manzum hikâyelerinden biri “Annemin Derdi”dir. Bu şiirde annesinin, adeta ruh tahlillerine varıncaya kadar, hatta hayat hikâyesinin ve konağın mahremiyetini a çığa vururcasına son derece ayrıntılı açıklamalar vardır. Günebakan yazarının babası devrinin sayılı adamlarından olmakla birlikte annesi okuma yazması olmayan bir Çerkes kadınıdır. Şairimiz, annesine büyük bir sevgi beslemekte, onu hiçkimse ile değişmemektedir. Öyle ki bir gün hatıralarını anlattığı Mustafa Baydar’a “Belki de tercihimi garip bulacaksın, sana vasiyetimi söyleyeyim: Ebediyet uykusunu annemle birlikte uyuyacağım.”der. Ne var ki bu mümkün olmaz. Çünkü sonsuzluk uykusunu birlikte uyumak istediği ve annesinin mezarının yanındaki yere bir başkası gömülmüştür. Hamdullah Suphi, anne sevgisini şiirleştiren şair olarak da edebiyatımıza mâl olur.

Ailenin,  özellikle annenin etkisini kişiliğinde ve eserlerinde gördüğümüz Abdülhak Şinasi Hisar da aile ortamından sıkça bahseder. Annesi, büyükbabası, eve gelen konuklar onun çocukluğunda ruh dünyasını şekillendiren etkenlerdir. Adı bile aile büyüklerinin sevgi duydukları Abdülhak Hamit Tarhan ile Şinasi’nin adlarının bir araya gelmesinden oluşmuştur.

Konumuzun Cumhuriyet dönemi şiirinde anne olmasına karşın bir nesir üstadı olarak bildiğimiz Refik Halit Karay’ı da annesinden etkilenen sanatçılar arasında vermeliyiz. Çünkü Karay, anılarında öncelikle yazmaya şiirle başladığını belirtir:

 “Tam doğrusunu söylemek lazım gelirse, bende muharrirlik istidadı pek çocukken, henüz on bir on iki yaşlarında kendisini gösterdi; hem de çoğu kimsede olduğu gibi başlangıçta şiir şeklinde…” İlk manzumesinin çiçek, böcek, ipek, inek kafiyeli olduğunu belirten yazar, sıkıntılı addettiği bu devrenin kısa sürdüğünü, hemen nesre atıldığını belirtir. Biz Karay’ın şairliğinin her ne kadar kısa sürse de onun üzerindeki annesini etkisini belirtmeyi gerekli buluyoruz. Çünkü annesi Refik Halit’i yazılarından dolayı ilk destekleyen kişi olarak görüyoruz.

Refik Halit Karay, kendi evlerindeki mürebbiyeden etkilenerek mürebbiyesi tarafından bırakılma endişesi ve izzeti nefis yarası ve kıskançlık duygularıyla yazdığı

42 

 

kendisinin daha sonra “basit ve “bozuk “diyeceği  –bir sır gibi yazdığı ve defterinde sakladığı – bir hikâyeyi kimseye göstermez. Ancak annesine – belli ki o çocuk dünyasını açabileceği en güvendiği kişiye – açılır. Refik Halit’te bu konuda bir yetenek sezen ilgili anne oğlunu bu hikâyeyi gösterecekleri tanıklarına götürür:

 “Defterimi ancak anama okuyabilmiştim. Başka kabahatlerimizi de zaten ona itiraf etmekle başlamaz mıyız? Beni bir gün yanına aldı, civarda oturan ilim ve irfan ile tanınmış ahbaplardan bir gence götürdü ve defteri tetkikine arz etti. …”14

Karay’ın annesi, onun da belirttiği gibi en özel duygularıyla yazdığı hikâyesini paylaşacak kadar güven duyduğu kişidir. Oğlunu desteklemiş, bağışlayıcılığı ile bir sırdaş olmuştur. Elbette bu yönleri sanatçıyı derinden etkilemiştir. 

Yine Halit Fahri Ozansoy’un çok küçük yaşta annesini kaybetmesi eserlerindeki lirizmin temeline de işaret sayılır.  Babası, ninesi, yengesi ve uşakları ile hareketli bir hayat sürmesine rağmen genç yaşta ölen annesini unutmayacaktır.

Babası yedi günlükken önlen Arif Nihat Asya, 4 yaşında iken annesi Filistinli bir subayla evlenir. Dedesi annesi ile gitmesine izin vermez ve Asya annesini ancak kendisi 47 yaşında iken tanır. Tezimizde ayrıntısı ile verdiğimiz bu olay şairin anne temalı şiirlerine doğrudan yansımıştır. 

Necip Fazıl Kısakürek Kısakürek’in şiirleri ve hayatı incelendiğinde onun sanatında annesinden ve ailesinden gelen izleri görmek mümkündür. Annesinin sanatçı kimliği üzerindeki etkisini Necip Fazıl ünlü eseri “Çile”nin başında şöyle anlatır:

 “ Şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır:

 Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde siyah kaplı, küçük eski bir defter… Bitişikte yatan genç kızın şiirleri varmış defterde… 

14-Hikmet Münir Ebci, Kendi Yazıları İle Refik Halit, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, s.2.

43 

 

Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:

 -Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!

 Annemin dileği bana içimde besleyip on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi…  Gözlerim hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

-Şair olacağım! Ve oldum…” 

O günden sonra Necip Fazıl,  şairliği “küçük ve adi hasisliklerin” üstünde görür, onu “idrakin en ileri merhalesi” sayar ve böyle hissetmesine sebep olan bu küçük bahaneyi ömrünün sonuna dek unutmaz.

Sait Faik Abasıyanık’ta ise sadece bir sebep değil edebiyat dünyası açısından birçok sonucun sebebi olan annenin ilginç, verimli uğraşısını görürüz: Sait Faik öldükten sonra ölümsüz çocuğunu daha da ölümsüzleştirecek Sait Faik öykü yarışmasının başlaması ve bu yarışmanın gelenekselleşmesi.

Bir insan için en büyük şanslardan biri sevgi dolu bir aileye sahip olmaktır. Anne ve babanın birbirine uygun olması, birbirlerini aynadaki akisleri gibi görmeleri, birbirlerini tamamlamaları bir çocuk için hele bulunmaz bir hazinedir. Tıpkı Samiha Ayverdi’nin hayatında olduğu gibi. Eserlerinde çocukluğunda yetiştiği muhiti, ailesinin verdiği terbiyeyi, geleneğe bağlılığını ve elbette anneliğin tüm özelliklerini her zaman gördüğü dışı gibi içi de güzel annesini yansıtmış olan Ayverdi, kişiliği, hayat görüşü üzerinde annesinin etkisini açıkça ifade eder.

 “ …çocukluğumda annem benim için sade analık vasıflarını bütün kudretiyle temsil eden güzel bir kadındı. Hâlbuki sonradan anladım ki o, yüzü kadar içi de güzel bir insanmış.” 15 

15- Samiha Ayverdi, Mabette Bir Gece, 3.Baskı,  Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1996, s.18.

44 

 

Samiha Ayverdi’nin kendine annesini örnek aldığı açıktır. “Güzeller serefrazı” diye bilinen sarı saçlı, yeşil gözlü annesinin güzelliğini, güzel huylarını sık sık anar:

“Annem dedikodu ve mâlâyâniden hoşlanmayan bir mübarek insandı. Meclislerinde gıybet eksik olmayan ailelerle temastan hiç hoşlanmaz, fakat ziyarete mecburiyeti olan kimselerle, soğukluğa meydan vermemek için, arada bir görüşürdü. 16 

Samiha Ayverdi’nin çocukluğunda yaşadığı konak hayatı ve tarihi çevresi ile Osmanlı Dönemi ve Rumeli Türklüğü ağırlıklı tarih kültürünü birleştirerek yazdığı birçok eserde, karakterlerinde annesinin izlerini bulmak mümkündür.

Ziya Osman Saba,  Binbaşı Osman Bey’in oğlu Saba, annesini küçük yaşta kaybetmiştir ve bu acı ayrılık Saba’nın şiirlerindeki derin duyarlığında haritasını çizer. Özellikle çocukluğa özlemini, eski İstanbul’u anışını, Allah’a sığınmayı küçük yaşta kaybettiği annesini anarken daha da yoğunlaştırır adeta.

“Ben sekiz yaşında iken annem o zamanlar o zamanlar pek salgın ve meşhur olan İspanyol nezlesinden öldü Mütarekenin acı günleri ile beraber Galatasaray Lisesine yatılı olarak girdim…”17  

 “Nasıl anmazsın o çocukluk günlerini!/Dalda bülbülü vardı, gökte beyaz bulutu/Annem vardı, babam vardı.” dizelerinin şairi Ziya Osman’ın ilk yazısını yazmasına annesi sebep olur. İlk yazısı annesinin ölümüne ve ardından gelen ikinci yazı, babasıyla gittiği annesinin mezarını ziyarete dairdir. Saba’nın yazarak içini dökmesine sebep olan biricik annesi olmuştur. Duygularının kalıbı annesini yitirişi olmuştur.  

16- Samiha Ayverdi,  Rahmet Kapısı, Kubbealtı Neşriyatı, İst.1985.

17- Edebiyatçılarımız Konuşuyor,Varlık Yay., İstanbul 1976, s.65.

45 

 

“Benden yaşlı akrabalarım, küçükken ‘Ben şair olacağım!’dediğimi söylerler. Ben böyle laf ettiğimi hatırlamıyorum; ama bir şair olmayı en güç, en erişilmez bir şey olarak düşündüğümü, şairliği yıllarca hayal ettiğimi pekiyi hatırlıyorum. Nitekim ilk kalem denemelerim de şiir değil, nesir olmuştu. Annem Birinci Dünya Harbi mütarekesi sıralarında ölmüştü. Beni Galatasaray Lisesine gececi olarak vermişlerdi. İlkyazım bu mektebin ilk sınıflarında annemin ölümüne dair bir yazı oldu. Onu yine annemin mezarını babamla beraber ziyaret edişimizi anlatan bir yazı takip etti. Bu nesirleri ve daha sonra yazdıklarımı siyah kaplı bir deftere geçirmiş, ilk sahifeye kırmızı –mavi kalemle, doğan mı batan mı olduğu pek de anlaşılmaz bir güneş resmi yapmış ve korkunç bir Arapça hatası da işleyerek en başa, eserime verdiğim adı yazmıştım: Hissiyatlarım.”18

 Bu acı anı “Çocukluğum, çocukluğum…/Gözümde tüten memleket/Artık bana sonsuz hasret ,/Sonsuz keder çocukluğum”19 demesinin sebebini bir nebze de olsa açıklamaktadır.

 Duygusal bir çocuktur Ziya Osman. Çocukluğunda yaşadıklarını eserlerine yansıtır. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi20adlı eserinde babasının bıraktığı en değerli mirastan daha okuma bilmediği yıllarda çıkan, babasının biriktirdiği, ciltlettiği mecmualardan bahseder. Çocuk aklıyla babasına sorduğu rüyalarına giren, onu korkutan ama bir yazar hayal gücünü oluşturmayı sağlayan mecmualardaki resimleri anlatır eserinde. 

18- Ziya Osman Saba, Konuşanlar Bir Hüzünle Sesinde, Derleyen: Tahsin Yıldırım, Alkım Yay., İstanbul, 2004 Zikreden: Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, 6. Baskı, Nesil Yay., İst. 2006, s.320-321.

19- Ziya Osman Saba , Bıraktığım İstanbul,  Alkım Yay., İstanbul 2003,s.39.

20- Ziya Osman Saba, Bütün Öyküleri, Alkım Yay., İstanbul 2003,s.59-77. 

46 

 

 Şiirlerindeki o çocukluğa özlemi, aileye olan düşkünlüğünü anlatan bu manzaralar elbette annesinin ölümüyle sislenir; ancak bu sisli manzaralar sanatçının şiirlerinde de belirttiği gibi küçük bir yuva, huzurlu bir hayat, aile saadeti özlemini hep diri tutmasını sağlar. Böylece bu etkilerle Ziya Osman Saba, Behçet Necatigil gibi şiirlerinde “ev”i işleyen ilk şairlerimizdendir. 

Çocukluğu Diyarbakır’da geçen Cahit Sıtkı Tarancı, eğitimine İstanbul’da sürdürmüş, ortaokulu da Fransız okulunda okumuştur. Okuldaki yabancı ortam ve annesinden, kardeşlerinden uzak kalmanın verdiği sıkıntılar şairin ruhunu etkilemiş; annesine ve kız kardeşine yazdığı uzun manzum mektuplarla kendisini avutmuştur. Fransız romantiklerini okuyan şair, okuduklarından esinlenerek yalnızlığını, karamsar ruh hâlini, coşkulu bir şekilde mektuplarında anlatır. Şairin kardeşine ve annesine yazdıklarında geliştirdiği içten, duygu dolu anlatımlar, onun estetik terbiyesinin gelişmesinde önemli ilk adımlar olmuştur.

 Daha sonra Galatasaray Lisesinde sıra arkadaşı olan Ziya Osman Saba ile yazıştıkları mektuplar da şairin yaşamında önemli bir yerdedir. İki arkadaşın ortak özelliklerinde biri de kişiliğinde ve sanatında ikisinin de annelerinin izlerini taşımasıdır.  

Behçet Necatigil de annesini iki yaşında yitirmiştir. Zaman zaman gündelik hayatın yılgınlığıyla silik, ancak acısı berrak bir biçimde annesini şiirlerinde ev-aile – yakın çevre üçgeninde çizmiştir.  ”Zarif ince ruhlu” bir annesi, “kitaplara düşkün vaiz bir baba”nın çocuğu Necatigil, annesinin ölümünden sonra annesinin babası Geyveli Hafız İbrahim Hakkı Efendi tarafından bakılır. Dedesi vefat edince anneannesi Emine Münire Hanım’la Atikali’deki küçük bir evde yaşamaya başlar. Çünkü Necatigil beş yaşında iken babası tekrar evlenir. Anneannesinin evi ile üvey annesinin evi arasındaki gidiş gelişler başlar. Necatigil, bu yıllarda bir ara rahatsızlanır. Sonra Kastamonu’da tamamladığı ilkokulu, oradaki Türkçe öğretmeni Zeki Ömer Defne’nin bu küçük duygulu şairi keşfedişi ile edebiyata adım atar.

Şairlerin şiirleri sadece şairin duygu dünyasının değil çevresindeki önemli kişilerin de ipuçlarını verir. Ümit Yaşar Oğuzcan, annesini gündelik hayatın diliyle aktarılmış şu dizelerle ifade etmiştir:

47 

 

“Ana –oğulduk bir zamanlar 

Ninniler söyleyerek 

Üzerime titreyerek 

Büyüttün beni …  21                        

Aslında şairin 10-11 yaşlarındaki ilk şiir denemelerinde annesinin etkisi büyüktür. Çünkü Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirle tanışmasına annesinin şiir okumaları sebep olur.

“8-9 yaşlarında ilk Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerini okudum. Annem hayranı olduğu bu şairin hemen bütün şiirlerini ezbere bilir, içli, dokunaklı bir sesle okurdu. Bazı şiirleri ve dergilerde çıkan fotoğrafları da çerçevelenmiş olarak evimizin her köşesinde asılı asılı dururdu. Adını anmadığımız gün olmazdı. Onun şiirlerini okuya okuya, dinleye dinleye başladı şairliğim. Aruzu, heceyi, kafiyeyi onun şiirlerinden öğrendim. O yıllarda kendiside şiir yazan babam, Faruk Nafiz’den ‘evimizin üçüncü erkeği’ diye söz ederdi. O kadar Faruk Nafiz ve şiirleriyle doluydu evimiz. Oysa anam hiç görmemişti Faruk Nafiz’i.” 22

 Annesinin bu desteği oğlunun hüzünlü ve acı yüklü maceralarındaki sıkıntıyı bir nebze de olsa azaltacaktır.

 “ İlk çocukluk yıllarımdan bu yana çeşitli kazalar, hastalıklar, ameliyatlar geçirdim. Üç yaşımda ayağım kırıldı, dört yaşımda mangala oturdum, beş yaşımda yirmi basamak taş merdivenden düştüm, yedi yaşımda   

21-Ümit Yaşar Oğuzcan, Şiir Denizi, Özgür Yay., İstanbul 2003, s.592.

22-Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, 6. Baskı, Nesil Yay., İstanbul  2006, s. 365.

48 

 

başıma sandık kapağı düştü, bu arada fazla ateşli olarak geçirdiğim kızamık sonucu kekeme kaldım, o günden beri ateşliyimdir. On dört yaşımda apandisit, on dokuz yaşımda böbrek ameliyatları geçirdim.” 23

Yine bir kalem ustası Salah Birsel’in 6-7 yaşlarında babasının yazarın ablasını, annesini çevresine toplayıp gaz lambasının sarı ve şiirsel ışığında birtakım çeviri romanlar okuduğunu öğreniyoruz.

 Arif Damar da annesinin hayatındaki yerini şöyle özetler:

  “Babam medrese öğrenimi görmüş, köyün hocası Hacı Hüsnü Efendi; anam, kasabadan köye gelin gelmiş, okuryazar Mükerrem Hanımdı. Ben daha dört yaşındayken babamın ölümü üzerine, anamız benden üç dört yaş büyük olan ağabeyimi de alıp memleketi olan Gelibolu’ya göçmüş.

  On bir yaşıma kadar Gelibolu’da analı yaşadım. Gencecik dul kalan anamaz, bizi çok yoksul olmasına karşın okutmaya çalıştı. Büyük sıkıntıları göğüsledi. Oysa bir zanaat öğren! deyip, bir dükkana çırak verebilirdi. Siroz hastalığı onu çok erken elimizden aldı…

Şiirciliği sevmemde anamın etkisi büyüktür. Bir de Gelibolu. Evimiz denize yakındı…” 24     

23-Baki Süha Ediboğlu, Bizim Kuşak ve Ötekiler, Varlık Yay., İstanbul 1968, s. 211 Zikreden: Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, 6. Baskı, Nesil Yay., İstanbul 2006, s. 365.

24-( Papirüs Dergisi, Mayıs, 1970, Sayı 46-47) Mehmet Nuri Yardım, Yazar Olacak Çocuklar,  1. Baskı, Selis Kitaplar,  İstanbul 2004, s. 145.

49 

 

 Şair annesi ile geçirdiği yoksul ama mutlu günlerini “Karşıda Çardak Lapseki” şiirinde dile getirmeye çalışır: 

Masallar öğrenmiştim anam söylerdi kış geceleri 

Oltam dergilerim, ağabeyim de vardı

Babam ölmüştü yoktu o yoktu 

3’e geçmiştim ama pekiyi pekiyi aldım numaram 6

Namık Kemal’i bilirdim şurda Bolayırda’ydı şimdi 

Peri padişahının kızı üç akça güvercindi ama güvercin değildi 

Aya ya sen doğ ya ben doğayım derdi bir silkindi miydi?

Geçen yıl Gülcemal gelmişti Gülnihal gelmişti

İstanbul ayağımıza değin gelmişti

Köpek balığı çıktı geçen yıl denize inmedik yaz boyu 

Yavuzbey vurdu onu hem de mavzerle vurdu 

Akranımdı bizi Yavuzbey bilmiyordu

Yavuzbey Yavuzbey Yavuzbey gibi yoktu

Babam yoktu benim 3’e geçmiştim pekiyi pekiyi      

50 

 

Yine sanatçılığını annesine borçlu bir başka şair Metin Eloğlu’dur.

İlkokula başladığında, annesi Eloğlu’na okumayı daha önce öğretmiştir. Annesiyle arasının iyi olduğunu ama babası ile anlaşamadığını da yine şairden öğreniyoruz. Eloğlu, ilk ve son tokadını babasından futbola özenişinden dolayı yemiştir ve babasını hayatı boyunca affetmemiştir.

  “Oysa annemle -sık sık pataklamasına karşın- aramızdan su sızmazdı. Bugün de erdem diye nitelediğimiz tüm özellikleri ondan kaptım sayılır; hele hele işlediği nakışlarla, anlattığı masallardaki seçkin diliyle, kimselere benzemezliğiyle  ‘sanatçı’lığa eğilimimde köken pay onundur elbet. Bir de, her zor durumda ‘baş eğmez’liği .” 25

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirlerine de yansıdığı yoksulluğu ve acıları ve bu acıların üretkenliğe nasıl dönüştüğünü onun anılarından takip edebiliriz.

 İlk öğretmeninin babası olduğunu söyleyen şair, içinde bulunduğu ortamı sanatında eritmiştir. İlkokul beşinci sınıfta resim, müzik ve şiir sevdasının öğretmeni İzzet Öz’ün yardımıyla belirdiğini anlatan sanatçı daha sonra babasının Ziraat Bankasında çalışması sayesinde bazı ayak işlerini yapmak üzere bankaya alınması ve burada tanıştığı yazı makinesi sayesinde düşünmelerinin, yazmalarının başladığını görüyoruz. Her ne kadar okula okumaya karşı babasının etkisi büyükse de annesi o Anadolulu kadın kimliğiyle okumamış ama emektar kişiliği ile şairin yanındadır.

 “Anam okuma yazma bilmezdi. On bir çocuk doğurdu, sekizi yaşıyor.12 Mart 1977’de, yetmiş iki yaşında göçtü. Türkülere ağlardı. Bazı durumlarda yanıt yerine kalkar oynardı…”26  

25- Mehmet Seyda, Çocukluk Yılları, Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları, Ankara,  1980, s. 124.

26-Türkiye Yazıları Dergisi, Sayı:14.

51 

 

 Annesi böyle yoksulluklar karşısında dimdik ve eşine destek olarak bir rol modeli oluşturmuştur. Şairin babası bu tabloyu iş ve ekmek kaygısını sürekli güderek ama bu kaygıyı çocuklarına güzel şeyler vererek saklamaya çalışan ilk okulda bir hademe, doğayı tanıyan, seven iyi bir ‘aşıcı’, kimsesiz büyümüş, Kurtuluş Savaşını yaşamış, ilkokul sıralarında nerdeyse bir öğretmen gibi çocuklarını çalıştıran evin direği Cumhuriyetçi özellikleriyle tamamlamaktadır. Okulun olmadığı, ama türkünün, ağıdın, masalın ve derdin çok olduğu bir ortam. Anne baba bir bütün, bu bütünlüğü tamamlayan o okulsuz ortamın acısını,  ilkokulu birincilikle bitirerek çıkarmaya çalışan okumaya meraklı bir çocuk olarak şairin hayat tablosu tamamlanır.  

Mustafa Necati Karaer okumasındaki anne emeğini şu şekilde dile getirir: 

“Kayseri’nin Erciyes Dağına bakan bir evinde doğup büyüdüm. İlk şiir denemelerimi o evin sokak kapısının eşliğinde oturup yazdığımı hatırlıyorum. Babam mahalle fırıncılığı yapar, kıt kanaat geçinip giderdik ilkokula başlamadan önce yanında bir süre çıraklık yaptım. Benim okula başlamam söz konusu olduğunda ‘Devletin hâkimi de var, hekimi de, fakir çocuğu okutacak ne var sanki …’ dediğini halen unutmuş değilim. Bu esnada, ilkokulu bitirip de okula gönderilmeyen ağabeyimin: Baba ne olur, bu işi sen bana bırak, Mustafa’yı ben okutacağım, o da benim gibi yarı yolda kalmasın .’gibi sözler ederek araya girdiğini, yine bugün gibi hatırlıyorum. Aslında mahallemizde okula devam eden çocuk sayısı fazla değildi. Çünkü, burada oturan aileler geçimini zor sağlar,’ Pekmezdöken Hoca’ diye anılan bir zata ‘Namazlık dersler’ için çocuklarını yollar ve o yıllarca ‘Cumhuriyet Mektepleri’ onlar için her halde bir lüks sayılırdı. Ama annemin, ağabeyimin yanında yer alarak, ilk okula gitmem için çok uğraştığını ve sonunda babamın da ikna edildiğini söylemeliyim. Her ikisi de nur içinde yatsın

Şairin edebiyata adım atmasında aile ortamının ve annesinin büyük payı vardır. 

“Şiiri tanıyıp sevmemde halk edebiyatı ürünlerinin etkisi başta gelir. Annem maniler söyler ve kocası askere giden gelinlerin yazdıkları mektuplara bu bakımdan yardımcı olurdu. Bilirsiniz asker mektuplarında

52 

 

manilerin özel bir yeri vardır. Bunlarda, maniler bazen aynen tekrarlanır bazen de ufak tefek değişikliklerle hasret, yalnızlık acısı ve ayrılık duyguları dile getirilir. O yıllarda okuma yazma bilenler de çok az olduğu için bir askere mektup yazılırken en az üç kişi bir araya gelrdi. Mektubu yazan, mektup sahibi ve bir veya birkaç yardımcı… Annem genellikle bu yardımcılar arasında olurdu.” 27

 İşte böyle bir annenin yarattığı doğal ortam çocuğunu sanata doğru iter. Çocuğuna kendini dil ile ifade etmenin yolunu açar. Uzun kış gecelerinde haftanın her günü bir başka evde toplanılarak halk hikâyelerinin anlatılması, sazların çalınıp çeşitli oyunların oynanması bir süre sonra çocuk Mustafa Necati’nin Kerem ile Aslı’yı, Karacaoğlan’ı Köroğlu’nu tanımasını sağlayacaktır. O günlerin şairin çocuk dünyasında çok önemli bir yeri olduğu kesindir. Şairin dediği gibi “Kim bilir, o günler olmasa bende şiir sevgisi, böyle kolayca dal budak salamazdı belki de .”

Mustafa Necati’nin kişiliğinin oluşmasında yine annesi ile ilgili bazı durumlar etkili olacaktır. Çaresiz ve zor yıllarda annesi ve çocuğu birbirlerine destek olarak güçlü almayı ö ğreneceklerdir. Şair 13 yaşında iken babası vefat eder. Ardından ağabeyi askere alınır. İkinci Dünya Savaşı y ıllarıdır ve neredeyse her şey karneye bağlanmıştır. Mustafa Necati’nin annesi kucağında çocuğu ile yalnız kalır. Böyle zor zamanlardan sonra Mustafa okula başlayacaktır. Ancak her zaman annesine, ailesine destek olacak annesinin onunla iftihar etmesini sağlayacaktır. Mustafa Necati, yarım gün okula giderken yarım gün de kilim dokuyarak destek olur aile bütçesine. Ve başarıyla iftiharla bitirir okulunu. Bu zor şartlar onun hemen bir meslek edinmesini zorunlu kılar ve Kuleli Askeri Lisesinin sınavlarını kazanır, asker olur.

Yine Karaer gibi çocukluğu yoksullukla geçmiş bir başka sanatçı da Tarık Dursun Kakınç’tır. Gerçek babalık ile üveylik arasında davranan bir üvey baba ile büyüyen Tarık Dursun,  annesi, ağabeyi ve yoksullukla yaşamıştır. 

27-  Mustafa Necati Karaer Armağanı, Haz. M. N Yardım, C. Karaer, Ö. Ünlü, O. Yazıcı. M. Karabay,  İstanbul Yayıncılık, 1997, s.2.

53 

 

O yılların yoksulluklarını ve zorluklarını annesinin ilginç hikâyeleri hafifletir. Karaer gibi Tarık Dursun’un da edebiyat merakı annesi tarafından oluşturulur.

“Çocukluğumda, çok iyi hatırlıyorum, uzun kış geceleri annem; kardeşimle bana romanlar, hikâyeler okurdu. İyi bilirdi eski yazıyı. Sonra sonra ona eski yazıyı öğretmeye kalktık, zorlandık; ama bir türlü kolayına gelmedi. Okumasını öğrendi de, imzası dışında iki harfi bir araya getirmekten uzak düştü.

Çocuk aklımla okunanlara şaşkınlıkla kulak kabartırdım: Çok büyük bir şeydi onları okumak. Kelimeleri bulmak, seçmek, onları yan yana getirmek, sonra da hiç beklenmedik bir anlamlar dizisini size ulaştırmak… Gözbağcılığı, büyücülük gibi bir şeydi, öyle gelirdi bana. Şimdi hatırladıkça gülüyorum; çünkü annemin bize okudukları bugün kimsenin hatırlamadığı romanlar, hikâyelerdi. ‘Faka Basmaz Zihni’nin Maceraları’ gibi, Arsen Lüpen’in ikiz eşi ‘Cingöz Recai’ gibi sözde polisiyeler, serüven romanlarıydı onlar.

 Ama yazarın değil de okuyanını gözümde büyütürdüm daha çok. Yazarını nereden bileyim o sıralarda? Bazı bazı annem, bir okuduğunu yine okurdu da daha bir şaşardım; nasıl olurdu da yine aynı şeyleri kelimesi kelimesine yineleyebilirdi, tekrarlardı bize.” 28      

28- İbrahim Minnetoğlu, Şair Ve Yazarlarımız Nasıl Yazıyorlar, Minnetoğlu Yay. İstanbul, s.215.

54 

 

Sezai Karakoç, anne ve babasında ekilenmiş onlara derin bir saygı ve sevgi besleyen ve onlardan edindiği izlenimleri şiirlerine taşımış şairlerimizin başında gelir. Öncelikle söylemeliyiz ki annesinin ve babasının mizaç bakımından uygunluğun şair üzerinde anne ve baba etkisini güçlendirmektedir. Anne ve baba birbirini tamamlar biçimindedir. Üstelik bir de yaşadıkları evin Doğu’nun o büyülü havasını taşıyan hâli şairin eserlerindeki çocukluğu özleyişi dile getirmesinin sebebini de açıklamaktadır. İşte bu bütünlük içinde babası beş vakit namazını kılan, orucunu tutan, dindar, şiir seven ve bu şiirler yeri geldiğinde söyleyen bir kişidir. Sadeliği, çalışkanlığı, disiplinin seven baba samimi, mübalağasız ve hoşsohbet biri olarak belirtilir oğlu tarafından.

Şairin sınırsız bir sevgi ile bağlandığı ve bu bağlılığı şiirlerinde açıkça ifade ettiği annesi ise şair tarafından şöyle anlatılmaktadır:

 “Annem hiç kimseyi kırmayan, kimseye kötü söz söylemeyen, kimsenin aleyhinde konuşmayan, asla dedikodu yapmayan, son derece zeki olduğu halde bu tarafını hiç belli etmeyen, duyarlıklı, saf bir din heyecanını sürekli olarak içinde yaşayan, duygularını hiç dışarı vurmayan, sonsuz hoşgörülü, bir şey yeyip yemediği belli olmayan…

  On yıl kadar da yılancık denilen hastalıktan yatmış, artık ümit kesilmişken mucize kabilinden iyileşerek hayata dönmüş, zayıf, ince ruhlu mevlitteki, Yunus Emre’nin ilahilerindeki saflıkla dolu, kalabalık ailenin işlerini o zayıf vücutla karşılamak için çırpınan bir kadındı.” 29   

29- Sezai Karakoç, Hatıralar, Diriliş Yay., İstanbul 1988,s.18-21. 

55 

 

 Temiz ruhlu, sevgi ve şefkat dolu bir anne Emine Hanım, oğlunu hayatın çok üstünde şairin mükemmel bir insan özellikleri addettiği bu yönleriyle etkilemiştir. Tezimizde ayrıntısı ile yer vereceğimiz şiirleri içinde Karakoç, 52 yaşında iken ölen annesinin ölümü üzerine “Yoktur Gölgesi Türkiye’de” başlıklı şiirin şu dizeleriyle dile getirir duygularını: 

Sabahları gün doğmadan uyanır

Dilini yutacak olur içi kanlanır

Gün boyu çalışır aydınlanır

Kederini anlarsınız size ne mutlu

Acır fakat çalışan kadınlara 

Titrer bir gönül kıracak diye hanım dizi 

İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye’de 

Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu

Gözlerine baksanız erir kar gibi 

Eliniz sallasanız rüzgârdan sallanır 

Bir geyik olur sizi arar melûl ve bakır

Görür gibi uyur, konuşur gibi susar, güler ağlar gibi. 

(Yoktur Gölgesi Türkiye’de, Gün Doğmadan, s. 83) 

 Daha dört yaşındayken okumayı söken Sezai Karakoç’un okuma tutkusu, okul yıllarında da devam eder. Evde uzun kış gecelerindeki okumalar, içinde bulunduğu coğrafyanın tükenmez kültürel zenginliği onu ve hayatındaki tüm ayrıntılar bir yazar doğurur. Okul çağı da edebiyatla iç içe geçer, sürekli okur ve

56 

 

yazar. Bizim konumuzu da ilgilendiren bir eseri yayımlanır Gaziantep’te yayımlanan Dernek dergisinde. Lise üçteyken yazdığı bu mensur şiir yazarın yayımlanmış ilk kalem tecrübesidir. Şairin annesi artık eserlerinin içinde bir yoktur Gölgesi Türkiye’de motif, sadece bireysel değil toplumsal bir değer de olmuştur.

 “Dün Dicle’m bilirdi ne yana akacağını, fakat başak, fakat harman bilmezdi tükenmesini… Köylüm çarık giyerdi dökülürdü kabuk, çatlamazdı verem, yaklaşmazdı uyku, bıyık burmazdı inkâr… Ordum Viyana’ya damlar, fırtınalaşır, Bağdat’ta konar hız tazelerdi. Bilen’im dini kısar, sezişini kamçılardı. Yalanın ayağı eşiğime dokunmamıştı. ‘Hırsız’ konuklamamıştı; lügâtım, çirkini çizgi, gölge ve hacimle ifadelendiremezdi, gözüm eğri’yi sırtlamamıştı şeyhim… Ninem masal küpü, annem tarih dokuyucusu; dedem Niğbolu, Mohaç, Olevne yoğurucusu, babam pişiricisi… Başbuğum bir madalyası vardı: Atının nalından fırlayan çamur… Ebe zaman, gebe dün, bebe bugün. İster gül, ister döğün.” 30

Yavuz Bülent Bakiler, çocukluğunda Sivas’taki şair ailelerden, sülalelerden bahseder. Mahallelerde dolaşan sazı sırtında sokak sokak dolaşan halk âşıklarından, kadınların masal anlattığı gece ziyaretlerinden bahseder. Ve bu masalların türkülerle süslenmesinden. Şairin annesi de çocuğunu işte böyle güzel özelliklerle etkiliyor ve bir anlamda onun edebiyatla uğraşmasına ve kişiliğinin gelişimine doğrudan etkisi olmuştur. 

“…Annemin türkü ve masalları da çocukluk dünyamı aydınlatmış ve güzelleştirmiştir. Yani ben uzun yıllar usta sözü dinleyen, duygulu ve meraklı bir çocuk mizacıyla büyüdüm .” 31   

30-  Bkz. Dernek, 30 Kasım 1949

31- Ahmet Ersöz, Bu Ülkede Yaşamak, Timaş Yay., İstanbul 1990, s.23-24.

57 

 

 Hilmi Yavuz’un neden hüzün şairi olduğunun birçok cevabı olsa da cevapların temelinde yine çocukluk yıllarında yaşananlar olduğu kanısındayız. Çünkü şair çocukluğunun nasıl geçtiği sorusuna    “hüzünlü” cevabını veriyor. 

“Anne babamın oldukça geç yaşta dünyaya gelmiş tek çocuğuyum. Babam ben doğduğumda 38-39 yaşındaydı. Annem 35 yaşındaydı. Ben 10 yaşına geldiğimde babam ve annem artık yaşlanmaya yüz tutmuşlardı.” 

  Şairin sözlerinden babasının Anadolu’nun mahrumiyet alanı olduğu 1940’lı 50’li yıllarda kaymakam olduğunu öğreniyoruz. Lambanın elektrikte olmayan etkisinin, gölgelerin, gölgelerin değişmesinin çocuk Hilmi’deki etkilerinden bahseder şair. “…o yüzden tenha odalarda sadece duvardaki gölgelerle büyüyen bir çocuğun hüznüdür benimki. Veya mutluluğu…”

 Şairin yaşadığı ortamın yanı s ıra anne ve babasının şairi dini duygular bakımından çok etkilediğini söylemeliyiz. Tasavvufa çok yakın duran bir çocukluk ve ilk gençlik geçirdiğini görüyoruz. Şiirlerindeki lirizm ve güçlü seziş yeteneğinde bu etkiyi rahatça görmekteyiz. “Annem ehl-i tarikti, Kâdiriydi.”

“Babam zaten eve geldiği zaman hep yorgun bir adamdı. Annem tabii ona ihtimam gösteriyordu. Çok dindar bir anne babanın çocuğuydum. Çok küçük yaşlardan beri din ya da İslâmlık bende duygu olarak, hep var olmuştır. Yeni evimizin olmazsa olmaz bir parçasıydı İslam. Akşamları sürekli -babamın çok güzel sesi vardı – davet üzerine Kur’an okuduğunu çok iyi hatırlıyorum. 32   

32- Eyüp Can, Zamansız Sözler, Timaş Yay., İstanbul 2000, s.72-73 

58 

 

Bir yazarın çocuğu her zaman yazar olmaz ama yazar anne babadan her zaman etkilenir. İşte sadece etkilenmekle kalmamış,  yazar olmuş bir yazar çocuğudur Emine Işınsu. Çok küçük yaşta ilkokul sıralarında roman ve hikâye denemelerinin yanı sıra şiir denemeleri de olan Işınsu , “İki Nokta” adlı şiir kitabının yayımlanmasından sonra övgüler almasına rağmen yazdığı bu şiirleri kendisinin beğenmemesi üzerine hikâyeye yönelir.

Sıradan bir kişi, annesinin adından yararlanarak edebiyat basamaklarını hızlıca çıkmayı tercih edebilirken Işınsu,  değer yargıları, özsaygısı ve onuru konusunda annesinden temelli bir terbiye almış olacak ki o bu merdiveni annesinin adı olmadan bir başına çıkmayı tercih eder. Işınsu annesinden belli ki kendine ve gücüne güvenmeyi öğrenmiştir. Bu yüzden Zorlutuna soyadını özellikle kullanmamıştır.

“Zorlutuna soyadını, edebiyatımıza annem Halide Nusret atmıştı. Ben de kendi çapımda bir şeyler yapmak istiyordum.  Zorlutuna soyadını alırsam, dergilerin ve okuyucuların, annemle benim aramda bir bağ kuracaklarını, beni annemin şemsiyesi altında görecekleri ve gösterecekleri, hatta dergilerde bana iltimas yapıldığını ve yapılabileceğini zannedeceklerini düşündüm. Bir başına yürümeyi, görünmeyi daha uygun buldum.” 33 

Biyografik eserleriyle tanıdığımız Ayşe Kulin de daha küçük yaşta edebiyata şiir ve hikâyeyle başlamıştır. Ayşe Kulin’in ilk şiiri Robert Kolej’de öğrencilerin çıkardığı bir dergide 1959’da yayımlanmıştır. Edebiyata şiirle başlamış olmasından dolayı burada yer verdiğimiz yazar, annesinden edebiyat zevkini almıştır. Ünlü şairlerin şiirlerini devamlı okuyan bir anne, kızının hayatında bu alanda temeli de atmıştır. 

33- Hisar, c.17, s.235, Nisan 1977, s.22-23.

59 

 

“Şiirle beş yaşlarındayken, annemin evde sürekli ezbere okuduğu Faruk Nafiz, Yahya Kemal, Tevfik Fikret gibi şairlerin şiirlerinden mısralarla tanıştım. O dizelerin çoğu hala ezberimdedir.” 34

Şair ve ressam olan İlhan Berk’te de anne etkisi yoğundur. Şairin şiirlerinde bahsettiği kadınlar neredeyse şairin bilinç dışındaki anne imgesinin taşıyıcısıdır. İkinci Yeniciler arasında bulunan şair, bu durumu ve imgelerle yüklü sanatının içinde yer eden annesini, otobiyografik eseri Uzun Bir Adam’da şöyle anlatır:

“Annem dünya güzeliydi. Uzun boylu, incecik yüzlü, kağıtlar gibi beyaz, duruydu. Nilüferler gibi de suskun, gizemli. Güzel yüzü Ortaçağ gravürlerinden düşmüştü sanki.

Çekik gözleri, küçük çenesi, ağzı, ancak resimlerde rastlanırdı. Kimdi, nerden gelmişti? Benim çocuk dünyam için bunlar kapalıydı. Onu hala da hiç bir yere, hiç bir şeye bağlayamam. Dünyamıza düşmüştü, öyle de kalmıştı. Annemin geçmişi üstüne hiç bir şey bilmeyişimden, onun hiç bir yakınını tanımayışımdan, o da bana bu konuda hiçbir şey anlatmamış olmasından, onu ben bu dünyadan biri diye düşünemem. O yine bu yüzden yerkürenin nesnel hiçbir şeyiyle anlatılamazmış gibi geliyor bana. Onu, resimlere benzetişim de, tanıma gelmeyişindendir. İncecik  yini, elleri, ayakları bir boşlukta gider gelirdi. Böyle birinin dünyaya çocuklar getirmesi, onları büyütmesi, sonra da bu yeryüzüne salıvermesi usun alacağı şey değildir. Çocuk dünyamın annesi böyle bir şeydir: Varla yok arası. Annem benim gençliğimin annesidir, onunsa ihtiyarlığının. Ama ben onu çocukluğumun dünyasında düşündükçe var ediyorum daha çok. Düşe benzer bir dünyada. Annelerini böyle anlatan çocuklar var mıdır? Bilmiyorum. Daha da önemlisi, benim gibi annesi böylesine güzel çocuklar olmuş mudur? Bunu hiç sanmıyorum.”35 

34- Mehmet Nuri Yardım, Yazar Olacak Çocuklar,  1. Baskı, Selis Kitaplar,  İstanbul 2004, s. 278.

35- İlhan Berk, Uzun Bir Adam, 2. Baskı, Yapı Kredi Yay., İstanbul  2001,s, 19.

ALINTI : http://193.255.140.18/Tez/0075354/METIN.pdf

Enter Your Mail Address

Share

Vote this page

Bir Cevap Yazın