Haz 26, 2011 - 0 Comments - ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA -

Şiir Birey ve Toplum

İnsanda düşünce doğuştan gelmedir. Sözcükler aracılığıyla aktarılır. Bunların yetmediği yerde de şarkıyla şiir ortaya çıkar”

          “İnsanda düşünce doğuştan gelmedir. Sözcükler aracılığıyla aktarılır. Bunların yetmediği yerde de şarkıyla şiir ortaya çıkar (alıntı: Sait Maden, Gösteri Sanat Dergisi-Nisan 1982, sayı 17) der bir Çin düşünürü; çünkü şiir bir üst iletişim aracıdır. Alberes için de: “Dilin anlatamadığı şiirdir. Demek ki, şiir, dile karşı yönetilen bir kurnazlık, bir başkaldırma, bir şavaş aşanı olmuştur. (alıntı: Seyit Kemal Karaalioğlu, Kompozisyon)

            Eric Fromm’a göre insan kendinin ayırtına varmasıyla, insan olduğunu algılayıp doğadaki varlıklardan kendini ayırmasıyla cennetten kovulmuştur. Bunun nedeni de düşünce ve dildir. İnsanın kendini algılayıp diğer varlıklardan ayrılmasının nedenidir düşünce ve dil. Şiir insanın yaşamak zorunda olduğu dünyada yeni bir cennet arayışıdır.

            Dil, bir göstergeler bütünüdür. Harfler, im; sözcükler de simgedir. Yaşamda, anlamlarını buldukları karşılıkları olmadıkça kendi başlarına hiçbir şey anlatmazlar. Bir arada yaşamak zorunda olan insanların ortaklaşa ürettiği olgulardır. Sözcüklerin; gerek somut, nesnel; gerekse kavramsal karşılıkları, sözcüklere karşın var olan, mutlak olan ve değişmez olan gerçeklerdir; oysa dil, harfler, sözcükler mutlak ve değişmez değildir. Zamana, toplumlara ve koşullara göre değişebilir ve her zaman yeniden kurulabilir. Karşılıklar bu kez yeniden yeni biçimleriyle anlam bulur. Her toplumda 2+2=4’tür, her toplumda ağaç, varlık olarak aynı şey yani ağaçtır; ama bunları karşılayan im’ler ve simgeler değişiktir. Toplumların deneyimlerini, anlayışlarını, ekinlerini(kültürlerini) bu ayrımlar anlatır; yani bu ayrımlar toplumların kimlikleri, kişilikleridir.

            Sözcükler, gerçek anlam, asıl anlam denen bu bire bir simgesel boyutu aştığında; her sözcük bir kavram, olgu ya da varlığı nesnel olarak karşılamayı aşıp tasarımlara, çağrışımlara yöneldiğinde sanatın dili oluşmaya başlar. Bu tasarımlar, çağrışımlar coşku vermeye başladığında da şiir dili oluşur. “Şiir, insan usunun estetik eylemlerinin (uğraşlarının) en eskilerinden biridir. Bir halkın ilk yazınsal sanatlarında şiir ayrı bir ürün olarak bulunamıyorsa, bu onun bütün yazınla birlikte bulunuşundandır. Tarihin, dinin, büyünün, hatta yasaların ortak taşıyıcısı oluşundandır. (Yanılcama ve Gerçekçilik, syf. 21; Payel Yay.) der C. Caudwell.

            Dilin şiirsel anlatımının, düşüncenin şiir diliyle dile getirilişinin ilk örnekleri incelendiğinde temel ereğin hep iletim ve iletişim olduğu görülür. Önem verilen bütün konular topluma hep şiir diliyle aktarılmıştır. Siyasa, türe, din, vb. hep şiir dilini kullanmış, törenlerde, şölenlerde, tragedyalarda, komedyalarda hep şiir dili kullanılmıştır. Atasözleri, deyimler, tekerlemeler, deyişler hep şiir diliyle kurulmuştur. Günlük konuşma dilinin yüceltilmiş şekli, o dönemlerin şiir dilini oluşturmuştur. Duygu ve düşünceleri etkili bir şekilde biçimlendirebilmek için hep şiir dili seçilmiştir. Bütün bu gelişmeler de, diğer yazınsal türlerin, şiirden doğup geliştiği varsayımına götürür birçok düşünür ve araştırmacıyı. Bu ilk süslü, büyülü deyişlere bugünün değerlerine göre şiir denmese de ‘Coudwell’e göre: süslü anlatım, vezin, uyak vb. öğeler kullanılmasıyla, biçimsellikleriyle şiir sayılır.

            İlk insanın şiir dili, ortaklaşa bir yaratımdır. Bireysel duygu ve düşünceyi dile getiren, bireysel anlatım; törenlerde, şölenlerde ortak kullanılan büyülü dilin zamanla ayrışmasıyla oluşur. Yazının bulunuşundan sonra da şiir, ortaklaşa bir yaratım olmaktan çıkar, bireyselliğe doğru giden serüvenine başlar. Emin Özdemir, ozanların, eski deyişle şairlerin ortaya çıkışı iş bölümünün başlaması, sınıflı toplumların giderek oluşma dönemine rastladığını söyler (Yazı ve Yazınsal Türler, syf. 35). Marshall Mc Luhan ise “şiirle müziğin ayrılışı, ilk kez basılı bir sayfa üstünde olmuştur (C. Süreya, Milliyet Sanat Dergisi, Kasım 1981) der.

            Sınıfların oluşumu, iş bölümü, şiirsel anlatımdan düzyazıya geçişin de nedeni olmuştur. İş bölümüyle birlikte ortaya çıkan değişik alanlar, kendilerine özgü dil ve anlatım biçimleri oluşturur; düzyazı da bu alanların ana anlatım biçimi niteliğini kazanır. 

             Toplumsal ve siyasal yapılanma ve gelişimle şiirin gelişimi arasında da önemli, birbirini etkileyen bir koşutluk vardır. Bu yalnızca konu ve içerik açısından değil biçim açısından da böyledir. “Her eser, belli bir zamanın aynası ve ürünüdür; onu bu zamana göre kavramak, yorumlamak gerekir. (Alıntı: Kompozisyon, S. K. Karaalioğlu, syf. 140) der Taine. Şiir, toplumsal işlevi olan bir üretim biçimi olmasıyla toplumsal gelişimlerden etkilenir; ama aynı zamanda bireysel yaratım biçimi olduğu için de gerek biçim gerekse içerik açısından, bireysel düşün gelişimlerinde etkilenir; çünkü toplumsal gelişim ve bireysel düşün gelişimi karşılıklı eytişimsel bir etkileşimdir.  İlk çağların ortaklaşa yaşam biçimi, şiiri de ortak duygu ve düşüncelerin ortak dile getiriş aracı yaparken, sınıflaşma ile birlikte parçalanmış ve bireyselleşmeye başlamıştır. Eskil(antik) çağların görkemli, coşkulu toplumsal yapısı, şiirde de kendini görkemli anlatımlarla, destansı dile getirişlerle, tragedyalarla göstermiştir. Peygamberlerin gizemli dinsel anlatıları, şiirde kendini imgeli, dolaylı, gizemli; ama etkili anlatımlarla karşılık bulmuştur. Feodalizmin kuralcı, şekilci, şaşalı yaşam biçimi, ağırlıkla aşk, eğlence ve doğa örgelerinin kullanıldığı biçimci, ölçülü, uyaklı şiirsel anlatımla şekillenmiştir. Demokrasi ve özgürlük özlemi her şeye olduğu gibi şiire de yansıyarak kurallara, ölçülere, uyaklara başkaldıran serbest anlatım biçim ve biçemleri oluşturmuş, günümüze değin süren özgürlük anlayışı, şiirde de özgür biçim ve biçem arayışlarının sürmesine neden olmuştur.   

            Bu, şiir ve toplumsal yaşam koşutluğu bizim şiirimizde de kendini gösterir. İslam öncesi doğayla iç içe, yalın yaşam biçimi, şiirdeki yalın anlatımla karşılık bulmuş; İslamlaşma ile birlikte şiirsel anlatımın yönü de değişerek tinselleşmeye başlamıştır. Kurulan süslü, görkemli, kuralcı hanedanlık şiirde de süslü, görkemli anlatımı oluşturmuş, Arap ve Fars kökenli aruz ölçüsüne, divan yazınına kaymaya neden olmuştur. Batıyla tanışma, batıya öykünmeci yaşam biçimi özlemi hemen şiirin biçimine ve içeriğine de yansıyarak “Servet-i Fünun” ve fecri-i Âti” şiir akımlarını doğurmuştur. Cumhuriyet’le birlikte gelişen bağımsızlık ve öze dönme ruhuyla önce geleneksel yalın anlatıma dönülmüş, ardından gelişen demokrasi ve özgürlük bilinci bir yandan toplumsal şiir anlatımlarının diğer yandan da batı öykünmesi bireysel anlatım biçimlerinin gelişmesine neden olmuştur. C. Caudwell bütün bu süreci şöyle özetler: “Şiir, dibe çökmüş toplumsal tarihtir, insanın doğayla savaşımının coşkusal alın teridir.”

            Çağdaş şiir, karmaşık bir toplumsal yapının ürünüdür. Bir yanı toplumsal, diğer yanı bireyseldir. Mutluluğun ve özgürlüğün ortaklaşa, toplumsal boyutta arandığı dönemler hem Toplumcu Gerçekçiliğin doğmasına ve öne çıkmasına neden olmuş, hem de Toplumcu Gerçekçilik dışında bile olsa bireyci olmayan, toplumcu eğilimli sanat topluluklarının ortak arayışlarının akımlarını doğurmuştur (Gelecekçilik, Yapıcılık ya da Yapısalcılık, Dışavurumculuk vb.). Mutluluğun ve özgürlüğün ortaklaşa aranması yok olmaya başladıkça da birey öne çıkarak kendi özgürlüğünün peşine düşmüş ve ayrımını anlamak ve bunu özgürce ortaya koymak uğraşı içine girmiştir. Son dönemlerdeki geçmiş akımları dışlayan, özgün bir akım oluşturamayan, bireysel anlatım biçimlerini arayan şiir anlayışı bu düşüncenin ürünüdür. Bireyin yalnız ve umarsız bırakıldığı son yirmi yılda umarsızlık ve bireycilik de şiirde öne çıkmıştır. Ne yazık ki artık şiir, üzerine düşünülen bir üretim olmaktan çok, yalnızca yapılan bir şey durumuna gelmiştir.

 Adnan Acar ( Alıntı Yapılan Link )

Enter Your Mail Address

Share

Vote this page

topvotes.appspot.com