BEYOĞLU’NDAN DOLMABAHÇE’YE 

Sosyal Medyada Paylaş:

Ne günlermiş, ne günlermiş

Sus pus olmuş, puslu bir İstanbul muydu yüzün, yoksa

çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne

Dolmabahçe`de, çay tadında…

Divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında,

tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu.

Ben rehnedilmiş yelkovan gibi… hani akrep`i seven ama

yüreği takvim yokuşlarında…

Sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı,

sesinin sesimde yankılanmasının… sanki perdedekine

üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün

içime… Yalan! Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim

seyir defterimde… ve ben amerikanca bir filmi kürtçe

seyrediyorum…

Kadın, Beyoğlu`nun bir kış akşamında,

üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan

muzdarip yürüyordu… Adam da… Yürümek hiçbir şeyi

çözmüyordu, bazı Aralık akşamlarında… Parmağında

yaralı bir öyküyü taşıyordu adam… Kadının yüzünde

bir hüzün… Hüzünlü aralık akşamında bir yüzük…

Yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti…

… Soğuğun ve karanlığın vehameti!

Hayatı, bir başkasının pantolonu gibi, küçültülmüş,

Daraltılmış… İlk sahibinin o pantolonla yaşadığı şeyler,

yani pantolonu pantolon yapan anılar, bazı ilkbahar

bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen

yazlar… Hepsi daraltılmış… Yaşananlara bir beden

büyük geliyor artık hayat!

Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık

olmak içinse erken… Beni sevda yerimden vurdu yine

zaman… Şimdi sana söylenecek tek cümle:

Bende sana yetecek kadar ben kalmadı…

 

Yılmaz Erdoğan

Sosyal Medyada Paylaş:
Ophelian hakkında 2007 makale
Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın