ŞİİR OKULU

Bir Can Yücel

Sosyal Medyada Paylaş:

Değerli okuyucularım şair duvarda asılı bir elek misali olmalı yeri geldiğinde yerinden kalkıp düşüncelerine aykırı bakış açılarını da değerlendirmeli,her bakış açısında kendine faydalı birşeylerin olabileceğini düşünmelidir.Şimdi uçlarda yaşayan Can Yüceli ağırlıyorum ve sonrasında bir başka şairler ile ilgili alıntıları sizinle paylaşacağım Şiire Gönül Verenler Kategorisi altında.Size iyi okumalar temenni ediyorum.

Can Yücel şiirin asi çocuğu. Hiçbir zaman baş eğmeyen hep söyleyecek bir sözü olan “Can Baba” belki de “Can Çocuk.” “Ben hayatta en çok babamı sevdim” diyen Can çocuk..

O çocuğun yüreği öyle geniş ki yalansız yaşamayı kendine dert edinmiş “sevgi duvarı”nı aşıp evrenle buluşmuş.”Her Şey Sende Gizli” derken insanlara yaşamı anlatmış.

“ve her şeyi öğrendiğin kadar bunu da öğren

sevdiğin kadar sevilirsin” dizeleriyle biter bu şiiri Can Baba’nın. ”İnsanın Anayasası”nı anlatan ve savaşlara yoksulluklara rağmen inadına yaşayan bir şairdir o.Bu dünyada tanık olduklarının dışında “Başka Türlü Bir Şey” isteyen bir şair,”Sakız Ağacı”na şiirler düzebilen bir şair.

Karanlıkta “Badem Çiçekleri”ni görmek için kibrit çakan şairimizi “Can Baba”mızı sevgi ve saygıyla anıyoruz.Şiirlerine her dokunuşumuzda seninle buluşmak üzere Can Baba.

 

HAYATI

 

Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel, 1926’da İstanbul’da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 ‘de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı ”yazma”yı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından “Bir Siyasinin Şiirleri” adlı kitabını yayınladı. Şair’in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. “Bir Siyasinin Şiirleri” nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı “Can Yücel’i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap” olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, “kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş” olarak nitelendirir.

 

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta “Leman”da her ay “Öküz” de yazıları ve şiirleri yayınlandı. “Mekanım Datça Olsun” demişti. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya gömüldü.

 

Can Yücel’i anlamak için öncelikle şairin yaşamını bilmek gerekir.Çünkü o şiiri hiçbir zaman hayatın dışında tutmamış,yaşam pınarı gürül gürül akarken acılarını, özlemlerini, tutkularını, öfkesini hatta hayallerini şiirde aramış;şiirde bulmuştur. Kısacası Yücel’in şiirleri ve hayatı ayrılmaz bir bütündür.

 

Can Yücel’in şiirleri incelendiğinde şiirlerinin ironiden başka odaklarının olduğu görülecektir. Yoğun bir duygusallık ve sevgi arayışı,ustalıkla doruğuna ulaşmış bir dil işçiliği, entelektüel düzeye varmış bir biçim arayışı;yanlışa,haksızlığa karşı yerleşik düzenden öç alırcasına öfkeli ve bir o kadar da acılı bir direniş.Yakası en açılmadık küfürlerden,en acılı ağıtlara,en afili sokak ağızlarından,en yoğun sevda ve sevgi şiirlerine,cin gibi zeka pırıltılarından, en yalın, en sade söyleyişlere kadar her şeye yer verdiği şiiri.bir “göreve adanmışlık” şiiridir.

 

Şiirleri ve yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde aktarılan Can Yücel’in, »Yazma« (1950), »Sevgi Duvarı« (1974), »Bir Siyasinin Şiirleri« (1974), »Ölüm ve Oğlum« (1976), »Şiir Alayı« (1981), »Rengahenk« (1982), »Gökyokuş« (1984), »Beşbiryerde« (1985), »Canfeda« (1986), »Kısa Devre« (1990), »Kuzgunun Yavrusu« (1990), »Çok Bi Çocuk« (1992), »Gece Vardiyası« (1993), »Güle Güle Seslerin Sessizliği« (1993), »Gezintiler« (1994), »Maaile« (1995), »Seke Seke« (1997), »Mekanım Datça Olsun« (1999), »Alavara« (1999) adlı şiir kitapları ile düzyazılarını topladığı, »Düzünden« (1994), »Can’dan Yazılar« (1995) adlı kitapları yayımlandı.

 

Ayrıca »Hatırladıklarım – E. Roosevelt« (1953), »Yeni Türkiye: Bir Garp Devleti – G. Duhamel« (1956), »Her Boydan – Dünya Şiirinden Çeviriler« (1957), »Anna Frank’ın Hatıra Defteri« – A. Frank (1958), »Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları – S. Lane Poole« (1959), »Sırça Kümes – T. Williams« (1964), »Muhteşem Gatsby – S. Fitzgerald« (1964), »Lenin Petrograd’da – E. Wilson« (1967), »Küba`da Sosyalizm ve İnsan – E. Che Guevara« (1967), »Gerilla Harbi – Mao Tse Tung« (1967), »Siyah İktidar – S. Charmichael« (1968), »Saloz’un Mavalı – P. Weiss« (1972), »Yeni Başlayanlar İçin Marks – Rius« (1977), »Bahar Noktası – W. Shakespeare« (1981), »Şvayk Hitler’e Karşı – B. Brecht« (1982), »Don Cristobita ile Don Rosita – F.G.Lorca« (1983), »Batı Yakasının Hikayesi – A. Laurents« (1988), »Kar Kokusu – C. M. Schulz« (1991), Fırtına – W. Shakespeare« (1991), »Oliver Twist – C. Dickens« (1992), »Hamlet – W. Shakespeare« (1992), »Define Adası – R. L. Stevenson« (1992) adlı çevirileri yayımlandı.

 

NECATİ DOĞRU’NUN CAN YÜCEL’İN ŞİİRİYLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMESİ

 

Aslında o halkın şairi.Halkın öfkelerini,tepkilerini,kızgınlıklarını dile getiriyor.Onun bulup şiirlerine koyduğu kelimeler aslında halkın taşları.Nasıl halk öfkelenip de taşları yerden alır,öfkelendiği insanın camına atarsa;Can Yücel de halkın kelimelerini alıyor kurulu düzenin camekanlarına atıyor.Ve onları yerle bir ediyor,tuzla buz ediyor.Yanlış kaynamış kemiklere saldırıyor.Düzenin pisliklerine saldırıyor.Sömürü mekanizmalarına saldırıyor. Diktatörlüklere saldırıyor.İnsan haklarına saygısızlığa saldırıyor.Ama saldırırken hicivle saldırıyor.Halkın kelimeleriyle saldırıyor.Halkın kelimelerini yazdığı için de adama küfürbaz diyorlar.Veya düzene baş kaldırıyor diyorlar.Aslında ona teşekkür etmeleri lazım.

 

Bu düzenin yürütücüleri “bak bir şair var,bu adam halkın tepkisini dile getiriyor;biz bu şairin şiirlerine kulak verelim,dolayısıyla halkımızı daha iyi anlamış oluruz” diyeceklerine,adamı içerde yatırıyorlar

 

CAN YÜCELİN HAYATA VE ŞİİRE BAKIŞI HAKKINDA BİR DERLEME

 

Bir kez gözaltındayken ‘Hayatını anlat’ dediler.” Bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda … ol git deyip kovdular.” Yaşamını ‘en güzel şiiri’ olarak niteleyen Can Yücel, yaşadıklarını, düşündüklerini yine kendi üslubuyla anlatıyor:

 

İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım. Benimsemedim. Hiçbir şeyi benimsemediğim gibi… Futbol vardı, futbol oynuyordum. İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hala rüyama girer… Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya!

 

Ankara’da Taş mektep. Ahır gibi. B…k bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Hiç sevmedim… Ortaokul bitti, Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim.

 

Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk, harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gazi’ciğimize verdik, onu dışarı yolladık.Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge’e postaladılar. Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi’nde Almanca öğrenmiştim. Alman edebiyatını biliyorum, İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz beni Cambridge’e. Çılgınlık işte! Züppelik işte! Cambridge’de Allah muhafaza kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibiliğe razı değilimdir. Bütün katolik papaz çocukları benim Latince’nin on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russel derse gelir… Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum… Ayrıldım Linkfield’a gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bayraktar orada. Havuzlu, tenis kortlu, lüks evlerde oturuyorlar, ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi ziyarete. Mezarlıktan ebegümeci toplayıp ikram ediyoruz… Londra’da resim tarihi öğrenmek için ‘Court of Institute of Art’a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bedri Rahmi’ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik hem öğrendik…Arada şişeye giriyoruz.

 

İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından şiir yazdım.Ben mümkün olduğu kadar aile içinde yaşadım. Bütün serseriliğime rağmen aile köklerimi kaybetmedim. Aile değil sade, arkadaşlarım için de böyledir. Öldükleri zaman şiir yazarım.Şiire babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur… Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana…İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit’le, Orhan’la … Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.Elbette hümanizma beni etkilemiştir. Böyle yetiştim ben. Baba Mevlevihane’de doğmuş, yetişmişti. Babam her ne kadar Batıcı, Atatürkçü, Batılılaşma hareketinin bir yığını olarak yaşamışsa da Şark edebiyatı, mistizm, Divan Edebiyatı ve bizim temel gök kubbemiz musikisini de birleştirmişti. Ama ben o kadar şanslı değilim.

 

Hayatımda karım hariç iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir diye sorarlar. ‘Şiir göklerde uçan nazenin bir balon’ değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10’u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90’ını harekete geçirmektir.

 

Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle… ve böyle böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpkı; döndükçe terleye terleye…Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiç bir boğa seni tutamasın, hiç bir toreoador sana kırmızı şal göstermesin… Evet aşk, kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir. Oktay Rıfat’ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşmayla iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bir galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir happening olur.

 

Eskiden babaanneme anlatırdım. Bak şimdi şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar… diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum? Ankara ve Dragos’taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk’ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikayetim yok.Şiir benim için meslektir. Düne ve geleceğe bakışımla birlikte yürüyen özgür bir meslektir. Son zamanlarda kitaplarımdan gelen parayla yaşamımı sürdürüyorum. Bu benim için çok önemli bir şey.

 

Şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum… Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döneminde on yıl şiir yazmadım… Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats’in dediği gibi:” Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç…” Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikayelerle. Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması…Yabancı bir televizyon görüncesinde bitkilerin nasıl çiftleştiğini seyrederken ağlıyorum… Derken aklıma geliyor Güler’le ilk sevişmemiz geliyor. Orda da ağladığını gülerek hatırlıyorum.

 

Ben 7 yaşında 70 yaşında gibi hissettim kendimi. 70 yaşında da kendimi 7 yaşında gibi hissediyorum. Bundan dolayı iş karışık… Belli bir yaştan sonra insanda çocuklaşma demeyeyim de, dünyaya çocuk açısından, çocuk gibi bakma ihtiyacı doğuyor. Zaten bazı şeyler de ancak çocukça anlatılabilir geliyor bana.

 

Şiirden değil, çeviriden yattım. Che Guevura’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’ ile Che, Mao ve bir Amaerikalı generalin yazdığı ‘Gerilla Harbi’ kitaplarını çevirmiştim. Amerikalı general kontrgerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikalı general yüzünden mahkum olduk.

 

Şairlerin hepsi hapishane kuşudur. Kendi kendilerine acımaktadırlardır ki, insanın en büyük kabahati budur. Ondan dolayı çok güç çıkıyor şiir, daha doğrusu şair çıkmıyor da şiir çıkıyor ara sıra.

 

Benim şiirimde de siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi… Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.Küfrü ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey de halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre elbette bu küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye’de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum.

 

Aslında bir kül tabağıdır dünya. İçine bir güneş bastırılmış. Amma da izmarit ha!

 

Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parçalayacak acıdan korkuyorum. İnsanı ezici, bütünselliği bozucu her şeyden nefret ediyorum…

 

Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Paz’la ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, ”Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması” düşüncesidir. Octavia Paz, ”Şairler aslında bir tek şiiri yazar” derken, Can Yücel şunları söyler : ”Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir…Pat diye gelir O, ya bir Afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.”

 

HIYARARŞİ

Hıyar diyorum

hayır ben turşuyum diyor.

 

Can Yücel şiirlerinde var olan ironi için şunları söyler :”Harika odur ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında bir şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır.”

 

Öfke ve sevgi, nefret ve lirizm Can Yücel şiirinde birbirini doğuran karşıt terimlerdir. “Şiir yaşamı çekip çeviren bir ilke. Diyalektik şiirde öfke ve sevgi olarak tecelli ediyor. Bu sevgi ve öfkenin diyalektiği eytişimdir. Bu nedenle sevgi ve öfkenin bir bileşimi olarak ortaya çıkar sanat.”

 

Can Yücel kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındaki görüşlerini şöyle aktarmaktadır : ”Goethe der ya :” Dil orman gibidir. Ağaçlar çürür orman kalır.” Bizde ağaçları kesmeye kalktılar.Bizde katıldık buna.Hala kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Kelimeler bütünselliğin parçalarıdırlar. Şiir kelimeleri bu galaksiye hediye etmektir.” Can Yücel şiirine bu sözler ışığında baktığımızda, töresel dil anlayışına karşı çıkışı görürüz. Bu karşı çıkış şiirse sözcük dağarcığının genişletilmesi ile beslenir. Küfürler ve kaba sözcükler bu karşı çıkışla, şiirin içine girmiştir.

 

CAN ADINDA BİR FIRTINA-SUNAY AKIN

 

Can Yücel’in eşi Güler Yücel, kendisiyle yapılan bir söyleşide şu açıklamayı yaptı: “Can ile fırtınada yaşanır gibi yaşanır.”

 

Bu söz bizi alır, 1890 yılının 16 Eylül gününde, Japonların “Ayı Denizi” adını verdiği sularda dev dalgalarla boğuşan bir geminin güvertesine götürür… Dış görünüşü son derece güzel olan geminin içi harap durumdadır. Fırtınaya yakalanan gemide denizciler, ellerinden geleni yapmaya çalışsalar da, kaçınılmaz son çok yakındır. Direği yıkılan, tahtaları birbiri ardına koparak dağılan gemi, bu içler acısı durumuyla, bayrağını taşıdığı ülkenin de geleceğini haber vermektedir!

 

Ertuğrul adlı gemi, Sultan Abdülhamit’in Japon imparatoruna gönderdiği armağanları ulaştırmak üzere çıktığı sefere, sıcak bir temmuz gününde, bandoyla, top atışıyla uğurlanmıştı İstanbul’dan. Üç direkli, ahşap bir gemi olan Ertuğrul, limandan ayrılırken, bir daha geri dönemeyeceğini bilmeyenler de yok değildi! İlk kez yapılacak olan Uzakdoğu seferine Ertuğrul’un gönderilmesine karşı çıkmıştı pek çok usta denizci. Çünkü bu yaşlı gemi, tam on bir yıldır Haliç’te bir dubaya bağlı durmaktaydı. Ancak dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, Ertuğrul’da ısrar ediyordu. Hem de, onca denizcinin yaşamını tehlikeye atma pahasına!

 

Ekmekçi Sepeti

 

Ertuğrul’un kaptanı Âli Bey, karısına yazdığı mektupta gemisini bakın neye benzetiyor: “Buraların gemileri acayip, yani denizlerine göre yapılmış. Bizim geminin iki veya üç misli cesametinde olup, bizim mahut ise ekmekçi sepeti gibi her tarafı gıcırdıyor.”

 

Ekmekçi sepeti gıcırdaya gıcırdaya olsa da varmayı başarır Yokohama limanına. Armağanlar İmparatora sunulduktan sonra geri dönüş hazırlıklarına başlanılır. Japonlar Ertuğrul’un esaslı bir bakım görmeden denize açılmasına karşı çıkarlar ama, “Geri dönün!” emri gelir İstanbul’dan. Kaptan Âli Bey, çaresizlik içinde emri yerine getirmek üzere ayrılır limandan.

 

Oşima Adası açıklarında, fırtınayla saatlerce boğuşan Ertuğrul’un dayanma gücü giderek yok olur. Yorgun gemi, sürüklendiği kayalıklara çarparak, kemikleri tek tek kırılan bir insan gibi acılar içinde inler. Ertuğrul’un battığı yerden az ileride ışığı görünen Kaşinozaki Feneri’nin kapısını sabaha kadar 69 denizcimiz çalar. Aralarında Kaptan Âli Bey olmak üzere, boğulan 500’ü aşkın denizcimizden çoğunun cesedi bulunamaz.

 

Şair Eşref’in Kehaneti

 

Ertuğrul’un batış tarihi tartışmaya açıktır. Bu konuda detaylı bir araştırma yapan yazar Erol Mütercimler, Ertuğrul Faciası’nı konu alan kitabında, 16 Eylül olarak verir batış gününü. 16 Eylül 1890, Kaşinozaki Feneri bekçilerinin, ilk kazazedeyle saat 22.00’de karşılaştıklarını bildirdiği tarihtir.

 

Güler Yücel’in bir sözünden kalkıp, 110 yıl öncesine gittik. Çünkü, Kaptan Âli Bey’in kızı Neyyire Hanım, Ertuğrul faciasından yıllar sonra doğuracağı çocuğa “Hasan Âli” adını verecektir. Can Yücel’in “Ben hayatta en çok babamı sevdim” diye seslendiği de, Kaptan Âli Bey’in hiç göremediği torunu olan ve Maarif Bakanlığı da yapan Hasan Âli Yücel’dir!

 

Can Yücel ile yaşamak, elbette fırtınada yaşamaya benzeyecektir. Çünkü o, ne de olsa, fırtınalı havada batan Ertuğrul’un kaptanı Âli Bey’in torununun oğludur.

 

METİN ÜSTÜNDAĞ’IN CAN YÜCEL’LE BİR ANISI

 

Öküz`ü hazırlarken Baba İsimler diye tabir ettiğimiz isimlerin yarısını derginin başına,yarısını sonuna koyuyoruz ki güçlü başlasın güçlü bir finalle bitsin.Bu amaçla Can Baba`nın şiirini son sayfalara koydum bir sayıda. Dergi çıkar çıkmaz dergiye telefon etmiş.”Benim şiirimi derginin kıçına koyanın o dergiyi kıvırır kıçına sokarım”diye. Bunu duyunca hemen –Datça`daydı o sıra- Can Baba`ya bir faks çektim: ”Sevgili Can Baba,Datça`da temmuz ayında beni anmışsın galiba,kıçım acayip kaşındı da…”

 

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

 

BULUŞMAK ÜZERE

 

Diyelim yağmura tutuldun bir gün

Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek

Öbür yanda güneş kendi keyfinde

Ne de olsa yaz yağmuru

Pırıl pırıl düşüyor damlalar

Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın

Dar attın kendini karşı evin sundurmasına

İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti

Erkenceden denize gireyim dedin

Kulaç attıkça sen

Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan

Ege denizi bu efendi deniz

Seslenmiyor

Derken bi de dibe dalayım diyorsun

İçine doğdu belki de

İşte çil çil koşuşan balıklar

Lapinalar gümüşler var ya

Eylim eylim salınan yosunlar

Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya

Çakmak çakmak gözleri

Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı

Herkes orda sen de ordasın

Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından

Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim

Özgürlüğe mutluluğa doğru

Her işin başında sevgi diyor

Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili

Bi de başını çeviriyorsun ki

Yanında ben varım

 

 

EĞER

 

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,

arkalarında doldurulması

mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

 

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,

en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

 

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,

yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

 

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,

çalınan birinin kalbiyse eğer.

 

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,

insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

 

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,

hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,

kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

 

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,

öylesine delice bakmasalardı eğer.

 

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de

kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

 

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,

son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

 

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,

meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

 

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,

beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

 

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,

tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

 

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,

yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

 

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,

son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

 

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,

her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

 

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,

dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

 

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,

namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

 

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,

dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

 

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,

sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

 

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,

kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

 

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,

kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.

 

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,

ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

 

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,

Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

 

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.

Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,

ya canım ellerini tutmak isterse…

 

Evet Sevgili,

Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,

kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,

mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

 

 

 

HER ŞEY SENDE GİZLİ

 

Yerin seni çektiği kadar ağırsın

Kanatların çırpındığı kadar hafif..

Kalbinin attığı kadar canlısın

Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç…

Sevdiklerin kadar iyisin

Nefret ettiklerin kadar kötü..

Ne renk olursa olsun kaşın gözün

Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:

Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

 

Ne kadar yaşarsan yaşa,

Sevdiğin kadardır ömrün..

Gülebildiğin kadar mutlusun

Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin

Sakın bitti sanma her şeyi,

 

Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer

Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın

Bir gün yalan söyleyeceksen eğer

Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret

Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın

Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın

Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.

Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

 

İşte budur hayat!

İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın

Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün

Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun

Çiçek sulandığı kadar güzeldir

Kuşlar ötebildiği kadar sevimli

Bebek ağladığı kadar bebektir

Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,

Sevdiğin kadar sevilirsin…

 

 

 

ANAYASASI İNSANIN

Paul Eluard için yazılmıştır

 

Kan yasası bu insanın:

Üzümden şarap yapacaksın

Çakmak taşından ateş

Ve öpücüklerden insan!

 

Can yasası bu insanın:

Savaşlara yoksulluklara

Ve binbir belaya karşın

İlle de yaşayacaksın!

 

Us yasası bu insanın:

Suyu şavka döndürüp

Düşü gerçeğe çevirip

Düşmanı dost kılacaksın!

 

Anayasası bu insanın

Emekleyen çocuktan

Uzayda koşana dek

Yürürlükte her zaman

 

 

 

 

SEVGİ DUVARI

sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa

kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi

dilimizde akşamdan kalma bir küfür

salonlar piyasalar sanat sevicileri

derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni

yakanda bir amonyak çiçeği

yalnızlığım benim sidikli kontesim

ne kadar rezil olursak o kadar iyi

kumkapı meyhanelerine dadandık

önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi

aramızda görevliler ekipler hızır paşalar

sabahları açıklarda bulurlardı leşimi

öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri

çöpçülerin elleriyle okşardın beni

yalnızlığım benim süpürge saçlım

ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

baktım gökte bir kırmızı bir uçak

bol çelik bol yıldız bol insan

bir gece sevgi duvarını aştık

düştüğüm yer öyle açık seçik ki

başucumda bir sen varsın bir de evren

saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

yalnızlığım benim çoğul türkülerim

ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

 

 

 

SAKIZ AĞACI

 

O bir sakız ağacıydı, alelade;

Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi,

O zaman bu zamandır memnun yerinden;

Seyreder bulutları, göğü, denizi.

 

 

 

CENNEŞANUHU

Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına

Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban

Her mendakkadukkada bir dokuz doğuran …

Kuşkonmaz sütüyle emziriyor geceyi

Ve zifirî yıldızlar ürüyor eski samanyollarından

 

Yavruları yetişip süzüldü müydü dünyaya

Kadifeden çıtı çıkmaz kanatlarıyla

Düşlerini yiyorlar, gümüşü düşlerini gülibrişim

ağaçlarının

Nasıl yerse ayçiçeği çekirdeklerini çocuklar

Dişlerinin arasında çatırdatarak çıtır çıtır

 

Tuh sana Puhu Kuşu

Çini mürekkebinlen sarı, susak ve uykusuz nehrime

Batırdığın bu kaçıncı tahtel – bahir !

 

 

 

BÜYÜK CAN DEDİ Kİ

 

Kovalamayın beni yatağa

Hiç uykum yok

Daha lafınıza karışacağım

Ortalığı dağıtacağım

Televizyonu kapatacağım

Ayçiçeği resmi yapacağım daha

Başparmağıma şiir okuyacağım

Islık çalacağım

Daha çok işim var

Gecenizi karartacağım

Kütahya vazonuzu kıracağım

Vakitsiz yatırmayın beni

Daha çok erken

Alıntı : kavramsalsanat.blogcu.com/can-yucel-siirin-asi-cocugu/1204809

*******

Son yıllarda, herkeste artan bir Can Yücel merakı, her tarafta Can Yücel şiirleri, Can Yücel hikayeleri… Can Yücel’in söylediği laflar internet sayfalarında bir şehir efsanesi edasıyla dolaşıyor.

 

Peki insanlar neden severler Can Yücel’i? Kaç kişi onun bir şiir kitabını okumuştur? Okuyan kaç kişi şiirlerini anlamıştır? Neden Can Yücel “Can Baba” mertebesine yükseldi?

 

Aslına bakarsanız, Can Yücel’in şiirlerinin çoğu ilk okumada hemen anlaşılması kolay olmayan şiirlerdir. Herkes tarafından dile getirilen şiirlerindeki argo ve müstehcenliğin yanısıra, onun şiirlerinin asıl özelliğini ironik bakış açısı oluşturmaktadır. Can Yücel, şiirlerinde sözcüklerle oynar, onlara çokanlamlılık kazandırır. Sözcük oyunları, lehçesel sapmalar, sözcük ve kavramları bozmak veya çarpıtmak gibi teknikler, okuru asıl söyleneni anlamak için çaba göstermeye zorlamaktadır.

 

Sade yazı yazarken değil, konuşurken de

Hep çifte dikiş vuracaksın anlama!

Dikişin biri bugün için, ama

Asıl önemlisi, öbür dikiş kalacak yarına!..

 

Bu yazıyı yazabilmek için onun yüzlerce şiirini okudum. Şiirlerinin hepsini anladım desem, yalan olur. Anladıklarımdan da hepsinin bana hitap ettiğini söyleyemem.

 

Peki, madem tüm şiirlerinin anlaşılması o kadar kolay değildir ve piyasada dolaşan bazı şiirleri kadar tüm şiirleri kulağa hoş gelmemektedir, neden insanlar Can Yücel’i severler? Doğal göründüğü için mi, yaşama olan aşkı mı bu kimliği kazandırdı? Devrimciliği mi, muhalif yapısı mı? Küfürbazlığı mı, yoksa sadece içkiyle olan muhabbeti mi? Şairliği mi? Belki de hepsi bir arada! Ama ben, bu sevginin arkasında, Can Yücel’in Neyzen Tevfik ile özdeşleştirilmesinin yanısıra, “bu memlekette göte göt derler” ifadesiyle kitleler içinde yol alan mahkeme savunmasının da etkili olduğu düşüncesindeyim.

 

Bu pencereden bakınca, toplumda beni rahatsız eden bir Can Yücel hayranlığı olduğunu söylemeliyim. Bu rahatsızlık Can Yücel’in bu sevgiyi haketmemesinden değil, bilakis, bu rahatsızlık, Can Yücel’in çizgisinin toplum tarafından değiştirilmeye başlanmasından. Piyasada dolaşan Can Yücel anekdotlarının geldiği noktanın, Can Yücel’in önüne geçtiği izlenimi içindeyim. Özellikle sağda solda okunan ya da yazılan bazı şiirlerin Can Yücel’e ait olmadığını biliyorum. İnsanların hiç onun kitabını okumadan Can Yücel hakkında ahkam keser hale geleceklerini ve belki de geldiklerini düşünüyorum.

 

İşte bu çalışmanın amacı da, ne överek ne de yererek, üçüncü kişilerin anlattığı anekdotlarının dışında tamamen kitaplarından yola çıkarak, şiirlerinden tanımlayabildiğimiz Can Yücel’i anlatmaktır. Bu sebeple de başlığımız “Can Yücel’in Bizce Meali”dir.

 

Can Yücel, 21 Ağustos 1926 tarihinde dünyaya gelmiştir. Üç yaş küçüktür sünnet değil farz saydığı Cumhuriyetten. İkiz kardeşinin adı Canan’dır. Babası Cumhuriyet tarihine iz koyan isimlerden Hasan Ali Yücel’dir. Can Yücel’in gözünde babasının ayrı bir yeri vardır.

 

Sen bezmimize geldiğin akşam

Neler neler olmaz ki bize, bir güzel haller olur

Hallolur eşek davası dahil, bütün davalar

Düzer İsfahan, yıldızlar, Bağdat ve Şam

Kalkar ayağa ayaklar, türkülerle bir halk olur

Sen bezmimize geldiğin akşam

Kainatın padişahı salavatla hal olur

 

Ne var ki, bir taraftan ilkokulu yatılı okuması, diğer taraftan da “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” olan babasının görevleri, onların uzun süre bir arada olmalarına imkan tanımaz.

 

Ben hayatta en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek

Nasıl koşarsa ardından bir devin

 

O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti

Geldi mi de gidici – hep, hep acele işi

Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi

Atlastan bakardım nereye gitti

Öyle öyle ezber ettim gurbeti

 

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,

Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a

Bi helallaşmak ister elbet , diğ’mi oğluyla!

Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,

Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

 

En son teftişine çıkana değin

Koştururken ardından o uçmaktaki devin,

Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için

Açıldı nefesim, fikrim, canevim

Hayatta ben en çok babamı sevdim.

 

Protokolu sevmemesi, belki de protokolun onu babasından ayıran bir unsur olmasındandır.

 

“Resmi zevat ya da politikacılar evden telefonla babamı arardı. Genellikle telefonu ben açardım. Babamla benim ses tonumuz hemen hemen aynıydı. Arayan kişi ‘Arzı hürmet ederim efendim. Zatıalileriniz uygun görürse’ diye bir konu anlatmaya başlar, ben de hiç araya girmez sonuna kadar dinlerdim ve sonra ‘Babam evde yok’ derdim”. (Özkartal, 2009)

 

Can Yücel, Latince ve Yunancayı Cambridge’de öğrenir. Askerliğini Kore’de yapar. 1956 yılında ise hayatının aşkı Güler hanımla evlenir.

 

Yaşamak düğünse, sen orda gelindin

Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim

 

Güler hanım, Can Yücel’in bundan sonraki hayatının ve tabi şiirlerinin en önemli parçasıdır.

 

Ben sensiz Güler

Boğaziçi’nde akıntısız bir vapurum

Mesela

Yüzmeyen bir Nuh’un teknesi,

Gökyüzünden tufan tufan ateş

Cehennemden bir köşe, bir bucak

Simurglar kanat çırpıyor içinde

 

Güler Yücel de, harlı bir adam olarak tanımladığı eşiyle geçirdiği günleri için kendisinin çok şanslı olduğunu söylemektedir.

 

“Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi.”

 

Can Yücel, evlilik sonrasında, Devlet Su İşlerinin Bornova merkezinde iki yıl çalıştıktan sonra, BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. Ancak bu görevi uzun sürmez. 3 Haziran 1963’te Nazım Hikmet’in ölüm haberi geldiğinde, kahırdan kafayı çeker Can Yücel. Hem de gece nöbetinde.

 

“Nöbette haberleri tercüme ettim. Belli bir saatte aşağı ineceğim. Masanın kenarında oturmuşum. Tıfla olmuşum, uyuma muyuma değil. Herifler aşağıda beni bekliyor. Dalmışım. O gün sabah yayını olmadı. Adamlar haklı olarak bu Can boykot yaptı falan diye, beni de tam sepetleme, istifamı istediler. Biz de istifayı bastık, Türkiye’ye geldik.” (Özkartal, 2009)

 

Marmaris’e gelip turizm temsilcisi olur. Bu arada şiirleri ve siyasi yazıları bazı dergi ve gazetelerde yayınlanır. Asıl geçim kaynağı ise yaptığı çeviriler olmuştur. Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yapmıştır.

 

12 Mart 1971 döneminde 15 yıl hapse mahkum olmasının sebebi ise, yine yaptığı çevirilerdir. Suçu: Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yapmak. 12 Mart döneminde bu suç (?) yetmiştir içeri alınması için. Can Yücel, kendisini “özgürlük uğruna mapus yatan bir ozan”olarak tanımlıyor.

 

Gorki’nin kahramanlarından 7 yaşındaki Yakov, arkadaşı Ilya’ya, insanların küçücük gözlerle nasıl olup da her şeyi görebildiklerini, koca bir kasabayı ya da caddeyi gözlerine nasıl sığdırabildiklerini sorar. Can Yücel, Yakov’a şöyle bir yanıt veriyor: ’Pekiy ama Yakov diyorum ben de, şu cezaevindeki bini aşkın mahkumun, koca koca adamların yıllardır dünyaya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün bikez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sığıyor?’

 

Hapishane şartları zor. Nemli dar ortamlarda zordur yaşamak. Kadınsızlık da bir o kadar zor…

 

Bu damsız damda,

Bu Havvasız havada

‘Saf Şair’ olamıyor adam,

Sökmüyor sırf şiirsel yorum.

Hani

Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum, diyor ya Nâzım,

Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum.

 

 

Öyle ki, hayal kurmak bile zordur hapishane ortamında.

 

Elektrikler söndü dün gece,

Zorbela toplayıp satırancın taşlarını

Mecburen yattık.

 

Simsiyah kediler gibi dolaşıyor koğuşta

Uyuyan dostların nefesleri.

Dolaşsınlar azıcık !

 

Tam ben de eve doğru açılıyordum

Şıpırdatmadan hiç kürekleri,

Yanmaz mı o tepemdeki yüz mumluk ışık!

 

Bir kürek mahkumunu Boğaz’da sandal sefasına

Haklılar, bırakmazlar tabii ama…

Ya’u ne güzel şeymiş meğer karanlık!

 

Kendisine yapılan falaka seanslarından birini şiire dönüştürür Can Yücel. Gel gör ki, bu şiir hapishane yönetiminin eline geçer. Bundan sonra herkes için hapiste silah, uyuşturucu araması yapılırken, Can Yücel için şiir araması yapılmaya başlanır.

 

Hapiste hayat zor zanaattır. Hele bir de Can Yücel isen…

Yaşamak istiyorum.

Yaşamayı bu soğumuş cehennemde

Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil sade,

Yaşamayı yaşamak istiyorum.

…….

…….

Ben ki müebbet muhabbete mahkumum,

Çocuklardan haber değil,

Çocukları güneş kokan enselerinden koklaya koklaya

Öpüp ısırmak istiyorum.

…….

…….

Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,

Neylersin ki bu damda bu dem

Ayaklarımla uyaklarımda zincir,

Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim,

Oysa – medhetmek gibi olmasın kendimi ama – –

Yaşamım benim en güzel şiirim.

 

Af her dönemde olduğu gibi, o dönemlerin de gündemindeki konu. İçerdekiler, dışardakiler af bekliyorlar. Can Yücel, af konusunda emindir, ama bir o kadar da kızgındır aslında.

 

Hiiiç merak etme,

Bunlar eveleye geveleye böyle,

Eninde sonunda “Af”fı verecekler bize.

Amaaa

Biz onları,

Biz onları, affetmeyeceğiz, azizim…

Nisan, 1973

 

Can Yücel 1974 affıyla özgürlüğüne kavuşmuştur.

 

Hapis yıllarında en güzel şiirlerinden birini Deniz Gezmiş için yazmıştır: Mare Nostrum. Mare nostrum, latince bir kelimedir. Anlamı: bizim deniz. Deniz’in idamı zor bir dönemeçtir onun için.

 

MARE NOSTRUM

 

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,

O, onun en güzel yüz metresini koştu

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…

En hızlısıydı hepimizin,

En önce göğüsledi ipi…

Acıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun!

 

1995 yılında Küçük Sahne’de kendisi icin yapılan onur gecesinde, “Herkes sağlığıma duacı oluyor,oysa solluğuma duacı olmaları gerekir” diyen Can Yücel’in devrimci yanını pek çok şiirinde görmek mümkündür.

 

Devrimcilik gibi şairlik de

İnen darbeyi duyabilmektir

Çığlıklarla büyüyen devrimci şiir

Giderek,sömürüye ve zulme

Karşı akımıdır sevincin…

 

Güneşe, yeşile, toprağa ve açık havaya ve özgürlüğe açlığını haykırdı hayatı boyunca. Bir başkaldırışı, dik duruşu, pek çok şiirinde görmek mümkündür.

 

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyor yüzlerce mahkum…

Canımız yanmış gibi değil,

Canımız yana yana

Haykırıyoruz sahnedeki kadına:

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!

Bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız…

 

Açız çünki,

Açız…

Hem sade

O kadına

Ve kadınlara değil,

Güneşe,

Yeşile,

Toprağa

Ve açık havaya açız,

Adam gibi çalışmaya,

İnsan gibi yaşamaya da açız…

Onun için de işte,

Sahnedeki kadınla değil asıl

Bu düzenin bazına asılıyoruz

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyoruz.

 

Kilitleri aç!

Kelepçeleri aç!

Demir kapıları aç!

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!..

….

….

Yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas…

Bu açmaza son çare,

Bi açık versin diye bakıyoruz,

Canımız yanmış gibi değil,

Canımız yana yana haykırıyoruz:

AÇAMAZ! AÇAMAZ! AÇAMAZ!..

Ama hala anlamıyor ki düzenbaz,

Gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer,

Fırladığımız gibi bu TARİH denen sahneye,

AÇÇ! dediklerimizi biz

Kendi ellerimizle açaca’az!

30 Kasım, 1973

 

Muhaliflik ise onun en baskın özelliklerinden biridir aslında. Böylesi bir düzende negatif olması onun bir anlamda yaşam biçimine dönüşmüştür.

 

Ben ömrümce muhalif yaşadım

Devletçe de menfi bir TİP sayıldım

Onun için kan grubum

RH NEGATİF

 

Onun muhalefetinin temel hedefi şüphesiz ülkeyi yanlış yönettiğini düşündüğü iktidarlardır.

 

Kuzu gibi olun diyorlar

Büyüyüp ortaya çıkınca

Koyun gibi gütmek için sizi

 

Yine başka bir şiirinde:

 

Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş,

Her kıpırdayışında öküz, deprem olurmuş…

Oysa dünya, halkların omzu üstünde durur

Kıpırdasın da gör!

 

Kelimelerle çok iyi oynayan Şair, Amerikan ve diğer gelişmiş ülkelerin parasal yardımlarına karşı olan tutumunu, bir şiirinde, İngilizce yardım anlamındaki “aid” sözcüğü ile bir bağışıklık sistemi bozukluğu olan AIDS sözcüklerinin eşsesliliğinden yararlanarak gösterir.

 

AID Mİ, AIDS Mİ?

….

Ve bundan da anlaşılıyorsa

Bir sözcüğün çoğulu

Tekil olanından daha zararlıdır,

İster Amerikanca olsun, ister Türkçe,

Ben sizi bilmem ama,

Ben şahsen

Böyle bir yardımı istemiyorum

İster az, ister çok,

İster tekil, ister çoğul

Ben böyle bir yardımı istemiyorum

Reddediyorum,

… 

Ancak, muhalifliğini sadece düzene, siyasal iktidarlara karşı görmemek gerekir. Haksızlıklara, sevgisizliğe, yanlış giden herşeye muhaliftir aslında. Yoğun bir duygusallık ve sevgi arayışı ile başkaldırı arasında gidip gelmektedir Can Yücel.

 

Öyle parçalandım ki ömrümde

Sevgiyle öfke arasında,

Sevgimi öfke vurdu

Öfkemi sevgi kaçırdı

İçim parçalandı arada

 

Bir de bigün baktım gökyüzüne bi bayram gecesi

Bi kestane fişeği açmış yedi rengimde

Yağıyorum çocukların üstüne..

 

Muhalif çizgisini dile getiriş şekli olan iğneli sözlerinin ise bir sebebi vardır aslında: Anne ve babası flört dönemlerinde Bebek sırtlarına giderler. Annesi, teyzesinin nişanlığını giyer. Fakat elbise bol geldiği için igneyle ayarlamışlardır üstüne. Babası annesini öpmek istediğinde, elbisedeki iğneler batar eline. Annesinin imgelemine o an düştüğü için, yaşamda da şiirde de iğneli konuşur Can Yücel.

 

Şair olup da insan sevgisi olmaz mı? O’nun da en büyük suçu insanları sevmekdi.

 

Biliyorum suçluyum razıyım cezama

Çalmadım öldürmedim ama

Daha kötüsünü yaptım

Na’aptım biliyormusunuz reis bey

Tuttum insanları sevdim.

 

 

Bu sevdiği insanların bir de anayasası olacaktı elbet…

 

Kan yasası bu insanın:

Üzümden şarap yapacaksın

Çakmak taşından ateş

Ve öpücüklerden insan!

 

Can yasası bu insanın:

Savaşlara yoksulluklara

Ve binbir belaya karşın

İlle de yaşayacaksın!

 

Us yasası bu insanın:

Suyu şavka döndürüp

Düşü gerçeğe çevirip

Düşmanı dost kılacaksın!

 

Can Yücel’in bilinen bir diğer yanı ise onun içki ile olan muhabbetidir. Ancak mezesi de yine aşkdır, sevgidir.

 

Uğradığım meyanelerde hep senin içimin var

Ben mezesiz demleniyorum biliyorsun

İçerken hep yanımda

Yanımda buğulu bir bardak

Bir bardak su gibi

Yanımda hep sen varsın

 

Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Can Yücel için küfür de önemli bir ifade tarzıdır.

 

Ölürsem neye gam yerim ki en çok?

Bidaha küfredemeyeceğime

 

Can Yücel’in gözünde kendisi, çok güzel olan ama bu güzelliği etrafındaki surlar nedeniyle başka hiç kimse ile paylaşılmayan bir bahçenin içinde, üstü nilüfer kesmiş bir havuzda, ortası çukur, sal gibi bir yaprağın içindeki pırıl pırıl yeşil bir kurbağ yavrusudur. Bu kurbağ yavrusu, bu etrafı surlarla çevrili kimsesiz güzele haykırarak türkü yakar.

 

O’nun yaşamının kendisi şiirdir.

 

Şiir bir terlemedir

Güneş güneş sözlerle

Ve böyle böyle şair

Eriyip gider

Dünya gibi tıpkı

Döndükçe terleye terleye

 

”Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir, pat diye gelir o, ya bir afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.”

 

“Bekleyen belasını da, mevlasını da bulur, demişler. Şiir ki hem beladır, hem mevla, o halde beklemeyi bileceksiniz! Yalnız, beklediğinizi çaktırmadan. Sözgelimi; Taksim Meydanı’nın (eskiden ama) ordaki saatin altında sevgilinizi bekler gibi, ortada dolana dolana, ıslık çala çala… hava alıyormuşsunuz sanki… Saatler saati beklersiniz, gelmez kafir… Ne yapalım, bu sefer olmadı, bidaha sefere…”

 

Ben bir aşk değirmeniyim

Şiirler öğütürüm Ayça Parkı’nda

Çocukları havada fır döndürürüm kollarımla

Paydostan sonra da donkişot’u görürüm rüyalarımda

“İnsanlar için de belki ölüm

Toprakla bi tür

Yıkanmaktır diye düşündüm”

 

diyen Şairin son iki yılı, 1997 yılında teşhisi konan bademcik kanseri nedeniyle zorlu geçmiştir. Ölüme olan tepkisi de yine kendine özgüdür.

 

Güler’i bulup evlenmişim

Ne iyi tesadüf!

Üç çocuğum oldu üçü de harika

Ne iyi tesadüf!

Şiiri seçmişim, doğru seçim

Ne iyi tesadüf!

Öleceğim yakında

Ne aksi tesadüf!

 

Benim Can Yücelle tesadüfi birlikteliğim Ankara’da bir meyhanede oldu. Bir gün arkadaşımla Ankara’da Göksu Restoran’da kafa çekiyoruz. O zamanlar revaçta mekanımız. Kadehler acelesi varmışçasına birbirini kovalıyor. Muhabbet iyi. Birden arkadan tanıdık bir ses, bildik bir konuşma şekli geliyor kulağımıza. Kelimeler dudağından biraz zorlanarak çıkıyor. Arkadaşıma bakıyorum. Tebessüm ederek, “Can Yücel” diyor. Tam arkamda. Dönüp konuşamıyorum. Hatta kafamı çevirip bakamıyorum bile. Rahatını kaçırmaktan korkuyorum. Konuşsaydım rahatsız olurmuydu… bilmiyorum. Şimdi olsa konuşurmuydum… herhalde masasına bile otururdum. Can Baba bu! Kadehleri bu sefer koşturmadan, sakin sakin yudumlardım. Onu dinlemek değil derdim; izlemek, sadece izlemek!

 

Her gece sanırım, on bir buçuğa doğru

Bir uçak geçiyor üstümüzden.

Yolcu uçağı, anlaşılan…

Beni bir Ortaçağ karanlığına mahkûm edenler anlamıyorlar ki,

Ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru

Üstümüzden geçen o uçağın bir parçasıyım,

İniş takımıyım, göstergesiyim, motoruyum, aklıyım…

Ve ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru

Bir kez daha anlıyorum ki,

 

HAKLIYIM.

Alıntı : yazipciziyoruz.biz/index.php?option=com_content&view=article&id=29:can-yuecel&catid=1:yazlar&Itemid=2

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!