ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Bir Necip Fazıl Kürek, Bir Muhasebe Şiiri ve Bir Kadın

Sosyal Medyada Paylaş:

Akşam havanın kararmaya başladığı vakitte eve dönüyordu. Güç bela bindiği otobüste önündeki biri inmese tıklım tıkış eve doğru yorgunluğun üstüne bir yorgunluk daha alacaktı sırtına. Fırsatı değerlendirip rabbine şükredip oturdu tek kişilik koltuğa. Başını camdan tarafa çevirip etrafa bakarken Oğuz’un verdiği şiir kitabı aklına geldi. Şiire o kadar tutkun değildi, yolda arada bir böyle oturmalar denk geldiğinde keşke yanıma okuyacak bir şey neden almıyorum ki diye hayıflanırdı. İşte bu yüzden ofisten çıkarken yanında kitabı olan var mı dediğinde Oğuz bu şiir kitabını vermişti. Yasemin de bu şiir kitabından başka kitabın yok mu diyememişti.

Necip Fazıl Kısakürek, okuldayken edebiyat derslerinde adını sık sık duyuyordu. Kendisi sayısal okuduğu için şair ve yazarlar pek ilgi alanına girmemişti.

Kitabın içindekiler bölümünü açıp tek tek kontrol etmeye başladı. Hah dedi MUHASEBE şiiri işte bu biraz sayısal bir içerik barındırıyordur diyerek, o sayfayı bulmak için hızlıca sayfa numaralarına bakmaya başladı. Sayfayı bulduğunda ilk dizeleri mırıldanarak okudu :

Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri!

Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri!

 

Bakmayın tozduğuma meşhur Bâbıâlide!

Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide.

Ben burada şans eseri oturduğumun tesellisindeyken onun tesellisi de bir rahata ermek galiba.

Acaba ne demek istiyor, ben şair de değilim fıkra muharriri de demekle. Şairi anladım da fıkra muharriri ne demek, hemen cep telefonundan bunun ne olduğunu araştırmak istedi. Cep telefonunu çıkarıp yazıyı arattırdığında şu yazıya ulaştı :

‘ Her gazetenin başarılı, etkili, dikkatle okunan fıkra muharriri vardı. Daha sonra buna fıkra yazarlığı dendi. Zaman içinde bu güzelim fikir yazıları gazetenin köşesine taşındı veadı köşe yazısı oldu. Bir veya birkaç meseleyi sohbet eder gibi ele alan birkaç dakikalık kısa yazılar. ‘

İlginç bu sözde ki girişte biraz hiddet var. Sen ki şair olacaksın ve bir köşe yazarı olacaksın ama değilim diye başlayacaksın. İkinci mısra bunu belli ediyor. Gazetelerin eskiden Babıali’de çıktığını duymuştu hatta Hürriyet gazetesi bile oradaymış, bir arkadaşı geçmiş zaman ona göstermişti.

Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!

Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası?

İnanan insanın söyleyeceği bir söz bence, bir fikri savunuyorsa eğer kişi yanar dönerli olamaz tıpkı bu sözleri kendine yakıştıramamak gibi. İnandığı bir şeyler var besbelli vicdanına aykırı gelen, paha biçilemeyen fikirleri gibi.

Evet, kafam çatlıyor, gûya ulvî hastalık;

Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık.

İnandığı fikirlere laf edenler var herhalde, bazen bende de oluyor bu düşünceler diye aklından geçirdi. Şefin nasihat verir gibi konuşmalarını sevmediğinden hastalıklı düşünceleri var diye yorumlamıştı kaç defa. Düşüncelerine saygı duymamak mıydı bu belki de o da bu dizeleri benim tutumun karşısında içinden geçirmiştir. Bilineni inkar edenleri gördükçe onların kulak tıkadığı kalabalık düşüncelerin kendisinde olduğunu düşünüyor galiba.

Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;

Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.

Ola ki bu düşüncelerini desteklemeyen bir yığın kitlenin içinde kaldı ve bunu büyük bir meydana düşmüşçesine açıklıyor diye düşündü Yasemin. Fildişi kule ne ola ki diyerek İnternet’e başvurdu ve okumaya başladı :

**1 ** Fildişi kulede kapalı kalmaktan daha aziz gayesi olmayan bir insandım. Sonra onu yıktım; ve onun yıkılmasından daha aziz gaye tanımaz oldum. Fakat fildişi kulenin içindeyken de, dışına çıkınca da, kendime göre hak ve fark imtiyazlarını muhafaza ederek… Bugün benim için, en aziz ve nâdir hakikatleri, bir hamalla bir çobanın kulağına kadar üfleyebilmek sihrinden daha üstün kudret yoktur. Fakat bunu yaparken, kalabalıkların, şahsiyetsiz hamurkârlığını yapanların meşhur bayağılığına düşmeden.. Nasıl izah edeyim; bilmem ki… Fildişi kulede kapalı kalmakla dışarı çıkmak arasında çok ince fark ve münasebetler görüyorum. Bence en üstün ifade, şahsiyet humması çeken yapıcı mizaçların, evvelâ fildişi kulelerine çekilmesi, orada pişmesi, olgunlaşması, sonra fildişi kulesini yıkarak sokağa ve meydana intikal etmesidir. Yâni âdi sokak adamiyle, inzivasının yer altı hayatını yaşadıktan sonra sokağa atılan adam arasında, dış benzerliğe rağmen farkların en esaslısı var.

 

-Seni, ben anlatayım, seni, ben anlatayım! Fildişi kule… Bu tâbir içinde yaşadığı cemiyetle bütün alâkalarını kesmiş san’atkârın, ferdiyeti etrafında ördüğü kozayı anlatır. San’atkâr bu kozanın içinde, halka yasak edilmiş bir sarayın bekçisi hâlinde şahsî servetlerine muhafızlık eder. Bu servetlerin yegâne tanıyıcı ve alıcısı sıfatiyle, dışarı âlemin bütün kıymet hükümlerine kazandırmak gayretinden de müstağni, mermer duvarlar ve atlas perdeler arasında, doğmayacak bir yarını bekler durur.

 

Fildişi kulede oturan san’atkârın her edâsından sızan şikâyet şudur:

 

“Ben anlaşılamıyorum!”

 

Bu şikâyetin âhenginde dışarı âleme teklif etmek istediği bir BEN hasreti gömülüdür. Onun içindir ki, dışarıyla alışveriş yapan her geçer akçeye düşman; ve dışarısı, değersiz insanları visâline alan zevksiz bir kadınmış gibi ona küskündür.

 

Hakikatte bir aşkın ters tecellisinden başka bir şey olmayan bu küskünlük, derinleşen derinleşe o hâle gelir ki, asıl gayeyi unutturur, kendisini gaye diye kabûl ettirir. Alâkasızlığın, ifadesizliğin, dilsizliğin felsefe ve mizacını yaptırır. Sanatkâr, timsah derisi benzeri bir dikenli kabuğa bürünmüş, başının üstünde gidip gelen güneşlerin acelesine kayıtsız, ömrünün sonuna erer.

 

Sanatkârı fildişi kuleye çeken benlik ve şahsiyet humması, büyük çaptaki insanı, maskarasından ayıran en esaslı çizgidir amma, hiçbir mesele fildişi kulede fasledilemez. Fildişi kulede doğan hayat, tohumun kabuğunu çatlatışı gibi, fildişi kuleyi yıkmakla işe başlayacak; ve bu dışarıdan içeriye giriş ve içeriden dışarıya çıkış, her parçası irtibatlı bir tekevvün hâlinde kendisini tamamlamış olacaktır.

 

İnkılâpçı, sanatkâr, âlim, filozof, tek bir üstün yaratılış gösterilemez ki, kendi iç âleminin zindanına kapanmadan dışında mevcut hayatı kabul etmiş ve sonra da o zindanda sonuna kadar kalmış olsun.

 

Fildişi kule, ulvî hastalıkların tedavi gördüğü ve yüksek şifaya çevrildiği hastahânedir. Kendisini bu illetten muaf ve bu şifadan müstağni gören sıhhatli sokak yaygaracısı AHMAK; ve büyük hayatı bu hastahânenin içinde kabûl eden zavallı da CÜCE’dir.

 

Doğduğumuz zaman bizi sardıkları kundak bir fildişi kule, öldüğümüz zaman da bizi yatırdıkları tabut, başka bir fildişi kuledir. Yalnızlıklarımızın fildişi kuleleri sayısız ve her yıkılacak fildişi kulenin içinde bekliyen fildişi kuleler nâmütenahidir. Buna rağmen en mübarek gaye fildişi kuleyi yıkmak ve içimizin ışıklarını bir sinema perdesi gibi sokağa ve piyasaya aksettirmektir.

 

Tasavvufî telâkkiye göre her şeyden ve her ifadeden evvel var olan Allah, âlemleri bir aşk hamlesi içinde, görünmek, bilinmek ve sevilmek için yarattı.

 

O hâlde hayat, ilk sebep ve ilk hamlenin, fildişi kulesini yıkması ve gömleğini sıyırması hâdisesidir.

 

İçinde sonsuz varlıkların tazyikini duyan herkes ve herşey, bir gün gömleğini parçalayacak ve bu gömleğin altından çıkacak çizgileri yabancı gözlere sermek ihtiyacını duyacaktır. **1 ** ( sanatyeri.blogcu.com/necip-fazil-dan-sanat-ve-cemiyet-fildisi-kule/470069 )

Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;

Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.

 Anlaşılamamanın fikirlerini kabul etmeyen milyonlarca ayağın altında kalan kelle ifadesi kullanılıyor. Fikirlerini beğenmediğimiz insanlar için bunları kafalarını ezmek gerek ifadesini burada güzel kullanmış diye iç geçirdi Yasemin. Dünya fikirlerin çatışması üzerine kurulmuştu. Fikirlerini beğenmiyorsan savaşacak, onları mağlup edip fikir hürriyetlerini başları ile beraber söküp atacaksın inanışı hakimdi. Okumaya devam etti Fulya :

Üstün çile, dev gibi geldi çattı birden! Tos!!

Sen cüce sanatkarlık, sana büsbütün paydos!

Bir fikrin savunucusu olmak belki de bir çileyi ifade ediyor şiirde ve ona karşı duranlar onun cismi karşısında bir dev gibi duruyorlar bu ani tepkiyi de Tos diye ifade ediyor galiba. Aklına daha önceleri Necip Fazıl için söylenen üstad lakabı geldi. Evet üstad kendini savunduğu büyük sanatkarlığın savunmasında cüce gibi hissediyor diye düşündü şiiri kendince irdelerken. Şiir ve tüm yazıları irdelemeyi seven biriydi Yasemin. Bir yerde okumuştu şiirler herkes tarafında farklı yoruma açıktır asıl gerçek yorum yazanına aittir. Bu şiiri de kendince çözme gayreti vardı, hiçbir edebiyat düşüncesine sahip olmadan, biliyordu ki aslını öğrenene kadar öğrendikleri en iyi olandı. Bu şiirde ki başkaldırış onu etkilemişti. Bir fikrin savunuculuğuna soyunup karşısında milyonları anti düşüncede bulmak ve yine de bunu anlatmaya çalışmak üstün bir inancı beraberinde getiriyor diye düşündü Yasemin.

Şiiri kaldığı yere kadar şimdiki öngörüsü ile okudu, sonraki dizelere geçti :

Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;

Ve cemiyet, cemiyet, yok edilen güruhiyle…

 

Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!

Genç adam, al silahı; iman tılsımlı kılınç!

 

UĞUR DEMİRÖZ

 

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!