ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi

Sosyal Medyada Paylaş:

“Şiir, bu tatlı bela, bu ilk göz ağrımız, ilk ve son aşkımız, bu teneffüs saadetimiz, kalp çarpıntımız, ona vardığımız nisbette çok yaşamış, tatmış, kam almış olacağız. Şiir! Şiir!…… Şiir, fikr-i sabitimiz olmalı… ….”, “Ne içtimai mevkide, ne servette gözüm var, tek ihtirasım güzel şiirler söylemektir. Yeryüzünde türküler söylemekle iktifa edeceğim” İfadeleri ile şiir görüşünün yalnızca mükemmellik ve sanata dayandığını dile getiren Cahit Sıtkı Tarancı, şiirlerinde yer alan insan unsuru ve bu unsurun en samimi hislerinin akisleri vasıtası ile, bize hakikata giden yolun ipuçlarını verebilmiş şairlerimizdendir.

 

Şiirlerindeki dilin bir oymacı (hakkâk), bir süslemeci (müzeyyin) maharetiyle kullandığına temas eden Tanpınar, Tarancı için “Türkçeyi o kadar güzel konuşturan şair..” demekte bir beis görmez. ( Edebiyat Üzerine Makaleler, S. 444)

 

“………….(birisi) şiire karşı saygısızlık ediyor. Etrafa bir avuç leblebi fırlatır gibi kelimeleri rastgele kullanıyor. Onları şahsiyetsiz zannediyor. Halbuki bir kelime başlı başına bir alemdir” Şeklinde konuşan Tarancı da, şiirde en fazla üzerinde durduğu meselenin “kelime hassasiyeti” olduğunu belirterek, Orhan Veli’nin dil anlayışını tenkit ediyordu. (Ziya’ya Mektuplar, Tarancı, s. 129)

 

Mehmet Kaplan’ın ifadeleriyle , “O, her kelimenin kendine has bir çağrışım mekanizmasına bağlı olduğunun farkındadır. Cahit Sıtkı’ya göre şiir bir ‘evaciation’ sanatıdır. “Kelimeler uyandırdıkları çağrışım ile okuyucuya tesir ederler. Ölü ve uydurma kelimelerde bu hassa yoktur” Şeklindeki şiir ve sanat düşüncesi, Tarancı’yı bize anlatmaya yeter de artar bile. (Edebiyatın İçinden, M. Kaplan, s.199)

 

Cahit Sıtkı şiirlerinde, fikir ve düşünceden önce, dile, Türk dilinin kullanılış ve şiir sanatına adapte ediş şekli ile kelime hassasiyetine ehemmiyet vermiş, öz şiiri kurmaya çalışmış bir Türk Şairidir.

 

Dil ve üslup, şiirin dış tarafını, şiirin şekli ise düzenini teşkil eder. Bir de şiirin “muhtevası” vardır. Dil ve şekil endişesi ne kadar fazla olursa olsun, muhteva bakımından tamamen boş, mânasız ve mâna bakımından tamamen boş, faydasız bir şiir bulmak mümkün değildir. Nitekim, şiirin dili ve şekline bu kadar öncelik tanıyan Tarancı’nın şiirlerine kaba taslak baktığımızda bile, onun ya kendisini ya tabiatı, ya hayatını, ya düşüncelerini veya insanlığın ortak duygu ve endişelerini, şiir mükemmelliği içinde bizlere sunduğunu görürüz.

 

İnsanlığın ortak hislerini ve düşüncelerini, psikolojide içe bakış tekniğini andırır şekilde, gönlünde duyduklarını en açık ve samimi şekliyle mısralarına dökmesi sayesinde, şiirlerinde aşikar şekilde belli eder.

 

Bu his ne düşünceleri şöyle sıralayabiliriz kısaca: Ebedi yaşama arzusu, fani oluştan şikayet, ölüm korkusu, ümit, ayrılık, endişesi, pişmanlık, başka bir âleme ulaşma isteği, Allah’a inanma ve bağlanma ihtiyacı, hayatın ancak son bulma fikrini unuttuktan sonra sevilebileceği, insanlık ideali…

 

Bu düşüncelerin en çarpıcı olanı, ölümden onca korkmasına rağmen, ebedi ve sonsuz olarak yaşama isteğini, hiç bir “bahane” perdesine sarma ihtiyacı duymadan gözler önüne sermesidir; yaşadığı devirde hâkim olan maddeci görüş sahibi aydınlara, edebiyatçılara rağmen, bu ortak duygumuzu cesaretle dile getirmesidir.

 

“Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur.

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

 

Ve gönül Tanrısına der ki,

-Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!”

 

mısraları, “Bir gün, çocukluğumda kendimden sordum. Sana bin sene zahmetsiz bir ömür verilip, sonra ademe (yokluğa) gitmesini mi arzu edersin; yoksa kısa bir ömür geçirip, ebedi olarak Alem-i Ahiret’te yaşamayı mı istersin? Baktım, kalbim birincisinden ‘Ah!’, ikincisine ‘Oh!’ etti. Cehennem de olsa, beka ( ebedi yaşama) isterim, dedi” İfadelerine denk düşecek berraklıkta, sonsuza kadar yaşama isteğini aksettirir. ( Otuzbeş Yaş, s. 7) Şair her türlü acıyı kabul edeceğini, fakat kendisine yaşadığını bildiren güneşin her gün penceresinden görünmesini Allah’tan niyaz ederek, insan kalbine yerleştirilmiş ebedilik arzusunu belirtiyor.

 

Şair, ölüm korkusunu işleyen pek çok şiir yazmasına rağmen, ölümün “ruha ebediyeti vaad ettiğini” “Ölüm-2” şiirinde açıkça yazar:

 

“İçimi titreten bir sestir her gün,

Saat her çslışında tekrar eder.

Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?

Elin boş mu gireceksin geceye?

Bir düşünsen: yarıyı buldu ömrün,

Gençlik böyledir işte; gelir gider.

Ve kırılır sonunda kolun kanadın..”

Koşarsın pencereden pencereye”

 

“Gençlik Böyledir” diyor şair ve öldürülmesi, ortadan kaldırılması mümkün olmayan ölüm hâdisesi için hazırlık yapmayışının esefini bildirerek, ikinci hayatımız olan ölüm için “elimizin boş olmaması gerektiğini” şiir lisanı ile söylüyor.

 

Sonsuzluk arzusu şairde o kadar kuvvetlidir ki en çok kullandığı kelimelerden birisi de sonsuzluk, ebedilik kelimeleridir. “Bahar geliyor” şiirinde, sesini duyduğu sularının akışının “sonsuz” olmasını temenni etmesi bir başka misaldir.

 

“Doğrudur en güzel dünyada olduğumuz,

Sanki şeytan tüyü var dağında, taşında.

Fakat nedendir Ya Rab, bu susuzluğumuz.

Suyu gürül gürül akan çeşme başında?”

 

mısraları da bir büyük gerçeği dile getirir. Yaşadığımız bu dünya ne kadar güzel ve “cazibeli” olursa olsun, ne kadar rahat edersek edelim, biz insanları “susuz” kaldığımız zannına vardıracak kadar sıkıcıdır da. Ebedi değildir çünkü, devamlı ve baki değildir. Ebedi hayat isteğimize ters düşecek kadar kayıplarla, ayrılışlar ve ayrılıklarla doludur.

 

“Yaşım İlerledikçe” şiirindeki sonsuz yaşama arzusu da bu dünyanın insanı hiç bir vakit “meşbu” edemeyeceğini, ne kadar yaşarsa yaşayalım yine de yaşamak isteyeceğimizi açıklar. İnsanların bütününde bulunan bu ortak his, Faniyim, fani olanı istemem..” ifadeleri ile daha da “vuzuh”a erer.

 

İnsan fanidir, ölümlüdür; güçsüzdür de aynı zamanda… Buna rağmen, ebedi olanı istediğini her vesileyle açığa vurur. Böyle bir insan, elbette ki sonsuz bir hayatın çaresini de arayacak; bu çareyi şu veya bu şekilde bulacak yahut bulduğunu sanacaktır.

 

Bu arayış kervanına Tarancı da dahildir. Derbeder ve dağınık yaşayışına rağmen,

 

“Belli, ne birdir ne iki;

Günahım başımdan aşkın.

Ya Rab, sen de bilirsin ki,

Bir Sen varsın bana yakın.

…………….

 

Boş değil ettiğim niyaz,

Halden bilmiyor kimseler,

Dost mu düşman mı tanınmaz,

Suda oynayan çehreler.

……………………..

 

Merhem tutmuyor yarada

Kırıldı kolum kanadım,

Gençliğim gitti arada

Ah, neden sonra anladım!

 

Bende senden gayri hasret

Değmez gözyaşı dökmeğe.

Medet, büyük Allah medet

Kulunu saran geceye..”

 

“Allah’ı Ararken” şiirindeki yalvarışı duyup da, insanın ölüm korkusu karşısındaki en büyük sığınağının Allah’a imanı olduğunu kabullenmemeyi mümkün görmüyorum. Bu iman ve tevekkül, sadece öbür dünya endişesini yenmek ve Büyük Mahkeme için dünyada iken hazırlanmayı değil, aynı zamanda, bu dünya hayatının gerçek lezzetinin ve saadetinin ancak Allah’ı bilmekle (Marifetullah) ve O’na “tahkiki imanla” mümkün olabileceğini belirtiyor gibi…

 

Bediüzzaman’ın “Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız..” tavsiyesi gibi, Necip Fazıl’ın:

 

“Hayat mayat diyorlar,

Benim gözüm mayatta.

Hayatın eksiği var,

Hayat eksik hayatta.

Takınsam kanat manat,

Kuş muş olup seğirtsem.

Bomboş vatana inat,

 

Matana doğru gitsem..” mısraları da, Tarancı’nın düşünceleri ile ortak bir taraf belirtiyorlar. “Hayatta hayatın eksik” olmaması için gerekli unsur imandır, “emn”dir, “yümn”dür. Bir diğer tabirle de “Din-i Mübin-i İslam”dır. ( Bediüzzaman said Nursi, Şualar- N. Fazıl, Başmakalelerim…vd.)

 

Tarancı’nın şiirleri arasında, insanın ortak psikolojik yanlarından, ayrı bir diyar hasreti ve isteği de kuvvetli ve ustaca işlenmiştir. Bu temayı taşıyan şiirlerinden biri de “Robenson”dur.

 

“Robenson, akıllı Robenson’um,

Ne imreniyorum sana bilsen.

Göstersen adana giden yolu,

Başımı dinlemek istiyorum.

 

Ben gemi olurum, sen gemi ol,

Yelken açarız bir sabah vakti,

Güneşte gölgemiz olur deniz.

Yolculuk! Derken adamızdayız.

 

……………………..

 

Robenson, halden bilir Robenson,

Adan hala batmadıysa eğer,

Alıp götürsen beni oraya.

Deniz yolu kapanmadan evvel!

M. Nuri Bingöl

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!