ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Cahit Sıtkı’nın Yalnızlık Macerasına Farklı Bir Bakış

Sosyal Medyada Paylaş:

Her insanın az veya çok tattığı yalnızlık hissi, tarih boyunca çeşitli şekillerde dile getirilmiştir. Edebiyat ve sanatta daha çok menfî taraflarıyla ele alınan yalnızlığı, insanların bazı durumlarda tercih ettiğini görmekteyiz. Tercih edilen yalnızlıkta, istenenler gerçekleşmediğinde yine bu hissin menfî tarafları ortaya çıkabilmektedir. Yalnızlık; terk edilmişlik, kimsesizlik, desteksizlik, gurbet, yabancılık, ıssızlık ve hasret gibi hâl ve durumları çağrıştırır. İnsanlarla veya kâinattaki diğer mahlûkatla istekler doğrultusunda yeterince ve sağlıklı münasebet kuramama neticesi ortaya çıkan yalnızlık hissi, en özlü ifadesini şiirde bulmuştur. Divan şiirinin büyük ustalarından Fuzûlî:
“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”1

beytiyle bu hissin en özlü ifadesine imzasını atmıştır.

Her insanın yalnızlığı kendine göredir. Bu açıdan değerlendirecek olursak, her şairin yalnızlığı da kendine göredir. Bazı mutasavvıf şairlerin, yalnızlığı, insanın ilk vatanından ayrılması neticesi ortaya çıkan bir durum olarak değerlendirmesine karşılık, bazı şairler de bu hisse tamamen dünyevî bir pencereden bakıp ona göre yorum getirmişlerdir. Türk edebiyatında çeşitli şekil ve tarzlarda ele alınan yalnızlık duygusunu derinden hisseden ve etkili şekilde dile getiren şairlerden biri de Cahit Sıtkı’dır. Cahit Sıtkı’nın şiirlerinin başlıkları bile, onun bu duyguyu ne kadar sık işlediğini göstermektedir. Cahit Sıtkı “yalnızlık” kelimesini şiirlerine başlık olarak seçtiği gibi, birçok şiirinin başlığını da yalnızlığı çağrıştıracak şekilde koymuştur. Cahit Sıtkı’daki yalnızlık duygusu, tek pencereden bakılarak tahlil edilebilecek kadar basit değildir.
“Beşikten başlayıp mezara uzanan,
Tenha ve korkulu bir köprüdür ömrüm.”2 veya
“Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek!”3

mısralarında psikolojik tahliller gerektiren Cahit Sıtkı’nın yalnızlığı; “Otuz Beş Yaş” şiirindeki,
“Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hâtırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da ayrıldı yollar bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”4

mısralarıyla tamamen farklı bir boyuta kaymaktadır.

Dostu bulunmamak veya dostlardan ayrı düşmek, ‘yalnızlık’ kelimesinin akla ilk gelen anlamlarındandır. Bu mânâdaki yalnızlığa Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde sık rastlanır. Cahit Sıtkı’nın “Yalnızlık Macerası” başlıklı şiiri, dostluğun insanlar için ne kadar önemli olduğunu göstermesi ve onun değişmeyen vasıflarına işaret etmesi açısından önemlidir. Şair, bu şiirinde yalnızlığın farklı şekillerini ve ihtiyaç duyulan bir anda dostların bulunmamasının veya sanıldığı gibi çıkmamasının insan üzerindeki tesirlerini etkili şekilde dile getirir:
“Öyle yalnız kaldım ki hayatımda
Kimi gün öldüm, kimi gün ilâh oldum
Çok zaman annemin dizlerine hasret
Koydum başımı kendi dizlerime
Doya doya ağladım
Paylaşırsa dost paylaşırmış
İnsanın derdini, sevincini
Dost ümidiyle ortalığa düşmeye gör
Hangi kapıyı çalsan kimseler yok
Hangi omuza dokunsam yabancı çıkar
Âşık mı olmadım taparcasına
Bir Mecnun geçti o çöllerden bir de ben
Diş mi çektirmedim âlemde Kerem gibi
Ferhat gibi gürz mü sallamadım dağlara
Ne Leylâ yâr oldu bana, ne Aslı, ne Şirin
O gün bugün sırtımı kendim sıvazlıyorum
Sabahları sokağa çıkmadan evvel.” 5

Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde ‘güvensiz ve kaygılı bağlanma’ nın izleri.
Yalnızlık kelimesinin yaptığı çağrışımlardan biri, ferdin başkaları veya toplum tarafından dışlanmışlığı olsa da, bazı durumlarda fert, yaşadığı ruhî durumlar sebebiyle de insanlardan, toplumdan ve çevreden kopabilir. Bu kopuş çeşitli şekillerde izah edilebileceği gibi, psikanalizin verileri ışığında da ele alınabilir. Psikanalistler, yalnızlık hissinin sebeplerini açıklayabilmek için, yalnızlık hissiyle, bebeklik arasında çeşitli açılardan münasebetler kurar: “Bowlby’nin (1969;1980) ‘Bağlanma’ (attachment) teorisi, yalnızlığı anlamamıza yardım eder. Ona göre, hayatın ilk yıllarında ebeveyne güvenli bağlanabilen bebek, ileriki yıllarda çevresindeki insanlar ve dünya ile ayrılık kaygılarının yön vermediği münasebetlere girebilir. Bu münasebetlerde yakınlaşma ve uzaklaşmaların meydana getirdiği kaygılara, güven ve güvenlik duyguları ile tahammül edebilir. Güvenli bağlanma, ebeveyn bebekle olmadığı zamanlarda, bebekle birlikte kalan koruyucu gibidir.

Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebekler ebeveynden ayrılığı, büyük bir kaygı ile yaşarlar. Bu durumu protesto ederler. İsyanları bir süre sonra umutsuzluğa dönüşür. Çevrelerine ilgisizleşirler. Ebeveynin gidişinden bu derece etkilenen bebek, dönüşünde ona ilgisiz kalabilir. Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebekler, yabancıdan ürkerler. Güvenli bağlanan bebeklerde ise, yabancının ortama girişi ile oluşan tedirginlik, diyalog çabası ile aşılır.

Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebek, ebeveynle birlikte değilken, bütün dünyayı, tehditkâr bir yabancı gibi algılar, ondan ürker ve çevresindekilerle diyaloğa giremez. Ebeveyn döndüğü zaman ise, ona ilgisiz kalabilir. Bu iki durumu (ebeveynin gidişi-yokluğu ve dönüşüne verilen iki tepkiyi) bir döngünün içindeki iki safha olarak görürsek, diyebiliriz ki kaygılı bağlanan bebek, her iki safhada da yalnızdır. Âdeta ebeveynin nesnel gidişi, bebeğin dünyasındaki öznel terk edilmişliği her seferinde bir daha uyarmaktadır.”6 İnsanlar arası münasebetleri açıklamada kullanılan teorilerden biri olan “bağlanma teorisi”, çocuğun hayatını sağlıklı bir şekilde sürdürmesinde ebeveyne veya başka herhangi bir rahatlatıcı unsura bağlanmasının önemini vurgular. Bu teoriyi savunanlara göre (özellikle Bowlby) bazı kişiler, sıcak ve yakın diyaloğa fıtratları gereği büyük ihtiyaç duyarlar. Bebeğin bağlanabileceği en güvenli kişi, annesidir. Psikiyatrist Ian Craib, bebekler için güvenli bağlanmanın niçin önemli olduğunu şu cümlelerle anlatır: “Doğum sonrası dönemde bir bebek için en korkutucu şey ayrılıktır. Bebek, bu kadar uzun süre parçası olduğu (dokuz ay veya dokuz ay, on gün) annesinden ayrı yaşayamaz.”7 Craib, bebeğin doğduktan sonra annesiyle veya annesinin yerini tutan birisiyle devamlı diyalog hâlinde tutulmasının doğru olacağını belirtir.

Hayatıyla eserleri arasında sıkı bir münasebet olan Cahit Sıtkı’nın yalnızlıkla ilgili bazı şiirlerinde, Bowlby’in ‘bağlanma teorisi’nde çerçevesini çizdiği bebeklikte yaşanan ‘güvensiz ve kaygılı’ bağlanmanın izlerini bulmak mümkündür. Şairin 1931 yılında Servet-i Fünûn dergisinde yayımlamış olduğu “Anne, Ne Yaptın” başlıklı şiiri bunlardan biridir. Bu şiirde, üslûp olarak küçük bir çocuğun konuşma tarzı benimsenmiştir. Şiirde çocuk yeni karşılaştığı hayattan hiç memnun olmamakta, yalnızlıktan koktuğunun altını çizmekte, dünyayı tehditkâr bir şey gibi tasvir ederek, kendisini böyle bir dünyaya getirdiği için annesine sitem etmektedir:
“Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?
Senden istemiyordum ne tacı, ne sarayı
Karnında yaşıyordum, kâfiydi saadetim
Bir kere doğurdunsa, sonra niçin büyüttün?
Kundakta, beşikte de bir zahmet mi vardı?
Koynundan niçin attın yavrunu bütün bütün?
Bilmiyor muydun ki o yalnızlıktan korkardı.”8

İlk dörtlükteki ‘anne karnındaki saadet’ ve kendini dünyaya getirdiği için anneye yapılan sitem, ancak doğumla ortaya çıkan anneden kopuşun getirdiği büyük korkuyla açıklanabilir. Burada, Psikiyatrist Ian Craib’in: “Doğum sonrası dönemde bir bebek için en korkutucu şey ayrılıktır.” sözü tam yerini bulmaktadır. Birinci dörtlükteki anne karnından kopuşu; ikinci dörtlükte kundaktan, beşikten ve anne koynundan kopuşlar takip etmektedir. Çocuk bütün bu kopma-uzaklaşmalardan memnun olmamakta ve yukarıda, “Güvensiz ve kaygılı bağlanan bebekler ebeveynden ayrılığı, büyük bir kaygı ile yaşarlar.” şeklinde özetlenen hâl ortaya çıkmaktadır. Bütün bu kopuşlardan sonra ortaya çıkan hisleri özetleyen ikinci dörtlüğün sonundaki “O yalnızlıktan korkardı.” mısraı, şairin bütün hayatına ışık tutan projektör gibidir. ‘Güvensiz ve kaygılı bağlanma’ya örnek olabilecek başka bir şiir de, Cahit Sıtkı’nın 1947 yılında yayımladığı “Gariplik” başlığını taşıyan şiiridir. Bilindiği gibi, yalnızlık hissi ile gariplik arasında yakın bir münasebet vardır. Bu şiirde şair, hayatında kendisini kandıranları ve hayal kırıklığına uğratanları sayarken, ilk sıraya babasını yerleştirir. Bu iki şiirdeki (Anne Ne Yaptın ve Gariplik) anne ve babaya sitem, bebeğin ebeveyne güvenli bağlanmasının veya bağlanamamasının sebeplerini göstermesi açısından önemlidir:
“Babam kırdı beni ilk önce babam
Dosttan gördüm kahrın daniskasını
Nankör çıktı iyilik ettiğim adam…”9

“Anne Ne Yaptın” şiirinde anneye yöneltilen sitem, bu dörtlükte daha şiddetli ve âdeta isyan seviyesinde babaya ve yakın dostlara yöneltilmektedir. Buradaki “Babam kırdı beni ilk önce babam” mısraı, hem güven açısından hem de zamanlama açısından önemli gözükmektedir. Bu mısradaki “ilk” kelimesinin hayatın erken dönemlerine işaret eden bir tarafı olduğu gibi, kırma işini gerçekleştirenin ailede yakınlık açısından birinci derecedeki kişi (baba) olmasını gösteren bir yanı da mevcuttur. Bütün bunlar (anneye sitem ve babaya isyan derecesinde kızgınlık) şairin hayatın ilk yıllarında ebeveyne karşı bir bağlanma problemi yaşadığını gösterir gibidir. Nitekim bu durum şairin hayatının ilerleyen yıllarında da devam etmiştir. Cahit Sıtkı’nın ailesi ile yaşadığı bazı problemlere, Tanpınar’ın şu sözleri ışık tutmaktadır: “Hayatının birçok güçlükleri galiba köklü bir aile muhitinin, şairi ve yaşayış tarzını olduğu gibi kabul edememesinden geliyordu.”10 Babasına, dostlarına, sevdiğine bile bu kadar menfî nazarla bakan birinin dünyada mutlu olmasına ve başkalarına güvenmesine imkân yoktur. Bir insanın en yakınlarından yediği bu tür darbeler, ister istemez diğer insanlara da menfî bir nazarla bakmasına sebep olacaktır. Nitekim Cahit Sıtkı, yukarıda ele aldığımız “Gariplik” şiirinin ilerleyen bölümlerinde “Sandığım gibi değilmiş insanlar” diyerek bunu itiraf eder. Şairin, divan edebiyatındaki ‘münâcât’ olarak isimlendirilen bir tarza örnek olabilecek “Allah’ı Ararken” başlıklı şiirinde, Allah’tan riyasız yüz istemesi, bütün bunlardan sonra daha anlamlı hâle gelmektedir:

“Ben ne geceleyin yıldız,
Ne kelebeğim gündüzün.
Bana ben gibi riyasız
Yüzün gerek Yarab yüzün”11

Şair, riyasız bir yüze olan hasretini 1934 yılında yayımladığı “Sular, Ağaçlar, Kuşlar” başlıklı şiirinde de dile getirmektedir:
“Gam yemezdim, sular, ağaçlar, kuşlar,
Sizinle beraber ve sizin kadar
Beni de öğüten değirmen rüzgâr
lara uyaraktan dönerken böyle,
Âlemde ister kış, isterse bahar,
İster bir yaz, ister bir güz olsaydı!
Yeter ki riyasız bir yüz olsaydı!
Gam yemezdim, sular, ağaçlar, kuşlar…”12

Cahit Sıtkı’nın, şiirlerinde, insan dışı varlıkları dost edinmesinin sebepleri
İnsan, yaratılışı icabı sosyal bir varlıktır. Sağlıklı insanlar için başkalarıyla münasebetler kurmak, dertlerini, sevinçlerini, mutluluklarını, hüzünlerini paylaşmak vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Fakat insanlara karşı güven hissini kaybedenler bu ihtiyacı farklı şekillerde telâfi ederler. Tabiata kaçış ve insan dışı varlıklarla münasebetler kurma bu telâfi yollarındandır. Psikanalistlerin “regression” (dönüş) adını verdikleri bu durum, daha çok sosyal veya psikolojik rahatsızlıkları olan kişilerde görülür. Nitekim Leylasına kavuşamayan Mecnun’un çöllerde ceylanlarla ve çeşitli hayvanlarla dertleşmesi gibi, Cahit Sıtkı da, dertlerini, sevinçlerini ve yalnızlığını tabiattaki bitki ve hayvanlarla paylaşır. Cahit Sıtkı’nın 1942 yılında yayımladığı “Yoldaşlar” başlıklı şiirinde atıyla, köpeğiyle, kedisiyle olan münasebeti ve onlara yüklediği anlam enteresandır. O, bu şiirinde, cami avlusunda yem serptiği güvercinleri, kendisine kardeşlerinden daha yakın görür:
“Atımla beraber yatar kalkarım,
Müsavîdir doğan günden payımız.
Köpeğimle gülüştüğümüz olur,
Ekin tarlasından kalkınca tavşan.
Kış günü kedimle soba başında
Hülyalarımız karşılıklı açık,
Selâmlaşırız bahçeden bahçeye.
Bana kardeşlerimden daha yakındır,
Bir cami avlusunda bahar günü
Önüne yem serptiğim güvercinler.
Hep mihnet gününün yoldaşlarıdır,
Nuh’un salındaki filler, tırtıllar.”13
Cahit Sıtkı’nın 1941’de yayımladığı “Postacı” şiiri de yine, insan dışı varlıklara insana has duygularla yaklaşılması açısından ilginçtir:
“Bir aşkım varsa bugün
Bahçedeki çiçekleredir,
İnsanlara değil,
Boşuna çalıyorsun kapımı,
Postacı,
Boşuna çalıyorsun.”14
Cahit Sıtkı sahte bir kişiliğe mi sığınmıştı?
Psikanalistler, hayata güvensiz bağlanan çocukların, hayatla olan münasebetlerini şöyle tasvir ederler: “Hayata güvensiz ve kaygılı bağlanan çocuk, dünyada ürkek ve ayrık dolaşan bir yabandır. O, dünyaya bir yaban, dünya da ona bir yabancıdır. O, gurbette yaşar gibidir. Memleketini de hiç bilmemektedir.”15 Tanpınar, Cahit Sıtkı’ya dâir hâtıralarında, Cahit Sıtkı’nın ‘dış âleme kayıtsızlığına’ işaret eder. Cahit Sıtkı’nın iyi bir şair olması, iyi okullarda öğrenim görmesi, dönemin önde gelen şair, sanatkâr ve edebiyatçılarıyla münasebetlerinin olması hasebiyle normal şartlarda yalnız olmaması gerekir. Fakat durum hiç de öyle değildir. Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde en çok kullandığı kelimelerden biri yalnızlıktır. O âdeta kalabalıkların Robenson’u gibidir. Etrafını saran kalabalığa rağmen o, hayatı boyunca kendini hep yapayalnız ve garip hissetmiştir. Bunu şair, “Yalnızlık” başlıklı şiirinde şöyle ifade eder:
“Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık.”16

Etrafındaki kalabalıklara rağmen şairin kendini yalnız hissetmesi, psikolojik açıdan ele alınmaya değer görülmektedir. Yukarıda Cahit Sıtkı’nın bazı şiirlerinde çocukluğunda hayata “güvensiz ve kaygılı” bağlandığının izlerinin görüldüğünü belirtmiştik. Psikanaliz, hayata ‘güvensiz ve kaygılı bağlanan’ çocukların, etrafındaki her şeyi kendini tehdit eden bir unsur olarak gördüklerini belirtmektedir. Dolayısıyla bu tarz bir durum yaşayan çocuklar, kendilerini güvence altına almak için hakiki kimliklerinin dışında, sahte bir kimlik oluştururlar. Bu sahte kimlikle insanlar arası münasebetlerini devam ettirirken, hakiki kişiliğiyle de benliğinin derinliklerinde tek başına yaşamaya çalışırlar. Winnicott’ın psikanalize kazandırdığı ‘sahte kendilik’ kavramı şunu ifade eder: “İhtiyaçlarını görmeyen ve onun varlığına kendi ihtiyaçlarını doyurması için saldıran ötekiler ile karşılaşan çocuk, hayatta kalmak adına büyük bir taviz verir; kendi kimliğinden vazgeçer. Dış dünyanın istediklerine ve dayattıklarına göre yaşamaya başlar. Bunu yaparken, ‘gerçek kendiliğini’ örter, saklar. Dış dünyaya değen yüzü, ‘sahte kendilik’tir. Sahte kendilik kökeni olmayan, içten hissedilmeyen, dışa sunulandır. Gerçek kendilik tohumu karşılaştığı büyük var oluş dehşetinin ürküntüsü ile içerilere, çok içerilere saklanmış olarak yaşar, dış gerçeklikten ve onun kendine vereceği zararlardan çok korkmaktadır. Yalnızlığı, saklandığı adada savaşın bitişini bekleyen askerinkine benzer. Ufukta gördüğü her duman hem bir umut hem de ürküntüdür. Kıyıya yaklaşanın dost mu, düşman mı olduğunu bir türlü anlayamaz. Kendini onlara göstermesi durumunda belki kurtulacaktır. Ama ya savaş devam ediyorsa? Ya esir düşerse, işkenceden geçirilirse, ya öldürülürse? Bu soruların cevaplarını bir türlü içini rahatlatacak şekilde veremediği için saklanmayı sürdürür. Gerçek kendilik tohumu içerilere kaçıp saklandığı andan itibaren, dış dünya ile münasebetini kesmiştir. Dış dünya ile arasında sahte kendilik kamuflajı vardır. Bu temassızlık neticesi, kendiliğin tohumu, deneyimsiz (besinsiz) dolayısı ile güdük kalmıştır. Gerçek kendiliğin gerçek bedeni de yoktur. Bedenin içine yerleşilememiştir. (Winnicott, 1954; Laing, 1960; Phillips, 1995). Beden, içeriden kendiliğinden hissedilen ve yaşanan (kendiliğin somut kendisi olan) bir varlık olmaktan ziyade, taşınan (ve oldukça ağır ve elverişsiz olan) bir ceset veya robot gibidir. Hayatın başlangıcından itibaren şartların uygun olması durumunda, dış dünyadan beslenerek ve gelişerek varlığının sınırlarına (bedenin sınırlarına kadar; tene kadar) genişlemiş olacak ve hem dış dünyaya hem de bedenine değmiş olacak olan kendilik, dehşet hikâyesinin neticesinde sadece kendi korkularına değen bir yalnızlığa mahkûm olmuştur. Dehşet içindeki güdük kendilik için, beden de bir yabancıdır. Bedensiz güdük kendilik, bu anlaşılmaz canlıdan ürker.”17 Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde ve onunla ilgili çeşitli yazarların hâtıralarında bu durum bazı yönleriyle görülmektedir. Cahit Sıtkı’nın yalnızlığını ‘izahı güç, şair yalnızlığı’ olarak tarif eden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cahit Sıtkı’yla tanışmasını anlattığı hâtırası, bu duruma ışık tutar mahiyettedir: “Cahit’i ilk şiir kitabı çıktığı günlerde tanıdım. Bir akşam Degüstasyon’a gittiğim zaman, dâima oturduğumuz masada çelimsiz fakat sevimli bir delikanlı gördüm. Peyami Safa bizi tanıştırdı. Yerini yadırgamış, daha doğrusu kendi içine toplanmış gibi bir hâli vardı. (…) Daha o gece Cahit’in alkole bizden çok başka türlü, bir çeşit ihtiyaçla gittiğini gördüm. Sanki içinde başka birinin susuzluğunu gideriyordu. (…) Cahit Sıtkı’da içine gömülü bir taraf vardı. Şiirimize asıl getirdiği de bu tarafıydı.”18 Bu hâtıradaki ‘içine toplanmış gibi bir hâli vardı’, ‘içindeki başka birinin susuzluğunu gideriyordu’ ve ‘içine gömülü bir taraf vardı’ gibi bazı ayrıntılar Cahit Sıtkı’nın içinde barındırdığı ikinci bir şahsiyete işaret ediyor gibidir. Ayrıca bu hâtırada altı çizilen alkole sığınış da yine yalnızlık hissi açısından incelenmeye değer bir konudur. Cahit Sıtkı’nın 1931 yılında yayımlamış olduğu ve bir yalnızlık şiiri olan “Bir İtiraf” (özellikle bu şiirdeki ‘kilitli bir sarayda ağlayan dul kadınlar’ sembolü), bu ikinci ve güdük kişiliğe dair önemli ipuçları vermektedir:
“Ruhum dalga kahrından usanmış dertli bir kaya.
Kimsesiz bir bedbahttır, eğilmiş suya bakar;
Ruhum dalga kahrından usanmış dertli bir kaya.
Kilitli bir sarayda ağlıyor dul kadınlar”19

Bu şiirdeki “Kilitli bir sarayda ağlıyor dul kadınlar” mısraıyla şair, içinde güdük kalan hakiki kişiliği ‘itiraf’ ediyor gibidir. O hakiki kişilik çeşitli sebeplerle, savaş zamanı adadaki askerin yaptığı gibi saklanmaktadır. Şairin 1931 yılında yayımladığı “Ömrümde Sükût” başlıklı şiiri (Bir yalnızlık şiiridir ve daha sonra şair, bu şiiri bir kitabına isim olarak vermiştir) sanki içeride saklı “güdük ben”in itiraflarıdır. Bu şiirde şair ömrünü ‘ipekli mallarını kimseye göstermeden yol alan bir kervan’a benzetir ve ‘hayatının bu deve kervanı gibi hiç ses vermeden geçeceğini’ belirtir. Ve böylece ‘bu ömrün bir buz parçası gibi kendi kendine eriyeceğini, semada yıldızlardan, yerde de kurtlardan başka bu kişiliğin yaşayıp öldüğünü kimselerin bilmeyeceğini’ söyler. Normal şartlarda tanıdığımız Cahit Sıtkı’nın böyle olmadığı aşikârdır. Çünkü o döneminin hemen hemen bütün yazar ve sanatkârlarıyla münasebet hâlindedir. Burada tasvir edilen ve vasıfları sayılan, bilinenin dışında, ikinci bir benliktir. “Ömrümde Sükût” şiirindeki ‘ömür’ kelimelerini ‘içimde güdük kalan gerçek kimlik’ olarak okursak mesele daha net anlaşılır:
“Çıngıraksız, rehbersiz deve kervanı nasıl
İpekli mallarını kimseye göstermeden
Sonu gelmez kumlara uzanırsa muttasıl

Ömrüm (içimde güdük kalan gerçek kimlik) öyle esrarlı geçecek ses vermeden
Ve böylece bu ömür, bu ömür (içimde güdük kalan gerçek kimlik) her dakika
Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek
Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka
(bu güdük kimliğin) Yaşayıp öldüğüm(n)ü kimseler bilmeyecek”20

Bazı sebeplerle gerçek kişiliğin bastırılıp, bir maske gibi sahte kişiliğin giyildiği durumlarda, insan büyük çelişkiler ve çatışmalar yaşar. Cahit Sıtkı’nın 1932 yılında yayımladığı “Dar Kalıp” başlıklı şiirin hem başlığı hem de muhtevası bu açıdan önemlidir:
“Aynam, aynam bana bir devle bir cüce
Hâlinde gösterir içimle dışımı.
Bu müthiş tezadı duyup düşündükçe,
Nasıl zaptedeyim ben haykırışımı!”21

Şair, aynalara baktığında (Aynaların edebiyatta sembol olarak önemli bir karşılığı vardır. Ona bakanlar hep gerçekle karşılaşır. Bu açıdan Mustafa Kutlu’nun ‘Sır’ hikâyesi ile Neşati’nin, ‘Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşatî /Âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız.’ mısraları önemlidir.) sanki normal hayatta taktığı maskesini çıkarıyor ve hakiki kimliğiyle karşılaşıyor. Zaten o maske hakiki yüzü, dışarıdakilere göstermemek yani kendini koruyabilmek için takılmıştır. Fakat şair içteki yüzle (hakiki kişilik), dıştaki yüzün (sahte kendinelik) tezatlarını görünce haykırışını tutamamaktadır. Şairin bazı şiirlerinde yine içte kalan bu güdük kişiliğin sesleri duyulur gibidir. Şairin “Uzak Bir İklimde” başlıklı şiirinde sanki bir yerlere hapsedilen bir kişilik konuşmaktadır. Bu benlik, dışarıda ‘güneş, yer, gök ve denizin iç içe kaynaştığını’, ‘bir mükemmellik orkestrasında renklerle kokuların el ele dolaştığını’ ‘renklerle şekillerin seviştiğini’ ve ‘insanın kâinatla kucaklaştığını’ ifade ettikten sonra, kendisinin bütün bunlardan mahrum olduğunu, çünkü ‘camlar arkasında’ (hapis) olduğunu belirtir:
“Uzak bir iklimin ılık havasında,
Güneş, yer, gök deniz, iç içe kaynaşır;
Olgun meyvelerle kuşlar fısıldaşır,
Bahar manzarası dallar arasında.
Uzak iklimin ılık havasında,
Seslerle kokular el ele dolaşır;
Renklerle şekiller sevişip anlaşır,
Bir mükemmeliyet orkestrasında.
Uzak bir iklimin ılık havasında,
İnsan kâinatla her an kucaklaşır,
Sonsuz bir sevginin gamsız dünyasında.
Uzak bir iklimin ılık havasında,
Bütün sevdiklerim hülyamı paylaşır;
Bense camlar, camlar arkasında!”22

Cahit Sıtkı’nın “Kuyu” şiirinde güdük benliğin aydınlığa çıkmak gibi bazı arzuları seslendirilmektedir. Bu şiirdeki ‘kuyu’ motifi; ‘aydınlık’ kelimesinin çağrıştırdığı ‘karanlık’ ve ‘kuyuda açılmaz yelken’ ifadeleri meseleye ışık tutar mahiyettedir:
“Bitsin, bitsin bu yalnızlık;
—Kuyuda açılmaz yelken,
Kuyunun ağzı açıkken-
Çık, tekrar aydınlığa çık!”23

Savaş zamanı adaya sığınan asker gibi içerilere gizlenmiş olan güdük kişilik (burada bir kuyuya saklanmıştır) zaman zaman aydınlığa çıkmak istese de, kendi benliğini tehdit eden dış unsurlardan her zaman korkmaktadır. Adadaki askerin tereddüdünü ifade eden “Ya savaş devam ediyorsa? Ya esir düşersem, işkenceden geçirilirsem, ya öldürülürsem?” tarzındaki düşünceler onun cesaretini kırmaktadır. Tanpınar’ın şu sözleri Cahit Sıtkı’nın bu tereddütlü yönüne ışık tutar gibidir: “Toplantılarımızda Cahit Sıtkı çok defa bulunurdu. Sessiz sedasız durur, sanki büyük tereddütleri yenerek konuşmaya birkaç kelimeyle katılırdı.”24 Cahit Sıtkı’nın aşağıdaki mısraları bu tereddütlü ruh hâlini çok güzel ifade eder:
“Boş değil ettiğim niyaz,
Hâlden bilmiyor kimseler.
Dost mu düşman mı tanınmaz,
Suda oynayan şekiller”25

Bu dörtlükteki “Dost mu düşman mı tanınmaz / Suda oynayan şekiller” mısraları tereddütlü bir ruh hâlinin tasviriyle beraber, gizlenen bir varlığa da işaret eder. Gözlemci konumdaki şahıs, varlıkları bizzat görmemekte, onların sudaki aksine şahit olmaktadır. Bu da yine adada saklanan asker sembolünü çağrıştırmaktadır. Güdük kimlik ile beden arasındaki münasebet de menfîdir. “Güdük kendilik için beden de bir yabancıdır. Bedensiz güdük kendilik, bu anlaşılmaz canlıdan ürker.”26 Bu noktada, Cahit Sıtkı’nın, şiirinin şekil özellikleri hususunda arkadaşı Ziya Osman Saba’ya yaptığı şu itiraf dikkate değer görülmektedir: “Şimdi sana bir itirafta bulunabilirim: (şiirde) biçim meselesine bu kadar takılıp kalmam, onun gerçek niteliğini araştırma yolunda bu kadar çalışmam, fizik çirkinliğimin ürünüdür. İnsan, mahrum olduğu şeyin değerini ve anlamını daha iyi anlıyor.”27 Bu sözler bir telâfinin ifadesi olduğu kadar, bir hakikate de tekabül etmektedir. Yani içerideki bedensiz güdük benlik, dış maskeyi beğenmemekte, kabullenememektedir.

Cahit Sıtkı’nın Robenson adına şiir yazması
İnsanlar yapmak isteyip de yapamadıkları şeyleri gerçekleştiren kişilere her zaman hayranlık duyar ve onları saygıyla yâd ederler. Bir türlü kalabalıkların Robenson’u olmaktan kurtulamayan, içinin mağaralarında kendini korumaya çalışan Cahit Sıtkı’nın, roman gerçeklerinde de olsa bir yalnızlık yaşayan Robenson adına şiir yazması ve onun yaşadığı hayata özenti duyması mânidârdır:
“Robenson, akıllı Robenson’um
Ne imreniyorum sana bilsen
Göstersen adana giden yolu;
Başımı dinlemek istiyorum.”
….
Robenson, hâlden bilir Robenson,
Adan hâlâ batmadıysa eğer,
Alıp götürsen beni oraya,
Deniz yolu kapanmadan evvel”28

Sonuç
Cahit Sıtkı’nın yalnızlığı başta da söylediğimiz gibi komplekstir ve çeşitli açılardan incelenmeyi gerektirmektedir. Diyarbakırlı soylu bir ailenin çocuğu olan şair, ailesinin kendine sunduğu hayat standartları ve kendisini yönlendirmek istediği iklimlerle, mizacının onu çekmek istediği dünya arasında bir ikilemde kalmış olabilir. Yaptığı tercih, kendini zamanla yalnız hissetmesine ve netice itibariyle bu duygunun kronikleşmesine sebep olmuş olabilir. Şairin yukarıda bahsettiğimiz kendini yalnız hissetmesi ve güdük bir kimliğe sığınma sebepleri, çocuklukta meydana gelen psikolojik sebeplerden olabileceği gibi, sosyal sebeplerden de olabilir. Bununla ilgili olarak şiirlerinde ve ‘Ziya’ya Mektuplar’da önemli ipuçları vardır. Bu yalnızlığın sebebi, Cahit Sıtkı’nın mensubu bulunduğu toplumun değer yargılarından bağını koparması da olabilir. Cahit Sıtkı’nın yalnızlığına bu pencereden yaklaşan Rıza Bağcı şunları söylemektedir: “Yalnızlık duygusu, ölüm korkusu, boşluk hissi, can sıkıntısı ve avarelik arasında yakın bir ilgi vardır. (…) Menfi bir özellik taşıyan bu duyguların kaynağı hemen hemen aynıdır: Din, tarih ve gelenekle bağları koparma. (…) Mensubu bulunduğu milletin bu değerlerine sırt çeviren kimseler, kendilerini o toplum içinde yalnız, kimsesiz hissederler ve toplumla onlar arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkar.”29 Rıza Bağcı bu görüşünü Mehmet Kaplan’dan yaptığı bir iktibasla destekler: “Cahit Sıtkı ve Orhan Veli nesli, ailelerinden ve okullarından kendilerini derinden ikna eden samimi ve hakikî hiçbir inanç edinememişlerdi. Onlarda daha önceki nesillerin âdeta boşluk duygusundan kurtulmak ister gibi sarıldıkları din, tarih ve geleneğe ait bir şey yoktu.”30/31 Şu bir gerçektir ki Cahit Sıtkı, Türk edebiyatında yalnızlığı en derinden hisseden şairlerden biridir. Şairin bu duyguyu işlediği şiirleri, çeşitli açılardan tahlil edilmeyi beklemektedir.

______________________

DİPNOTLAR
1- Akyüz, Kenan vd. “Fuzûlî Dîvânı”, Akçağ Yayınları , Ankara, 1997, s. 264.
2- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Korkulu Köprü”, Otuz Beş Yaş (Bütün Şiirleri), Can Yayınları, İstanbul, 1997, sf.41
3 ——–. “Ömrümde Sükût”, age, s. 45.
4 ——–. “Otuz Beş Yaş”, age, s. 188.
5 ___. “Yalnızlık Macerası”, age, s. 200.
6- Erten, Yavuz. ‘Yalnızlık-Yanlışlık’, http://www.icgoru.com/makale/yanlizlik.shtml
7- Craib, Ian. ‘Psikanaliz Nedir?’, Çev: Ali Kılıçoğlu, Say Yayınları, İstanbul, 2004, s.183.
8- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Anne, Ne Yaptın?”, Otuz Beş Yaş, s. 30.
9 ___. “Gariplik”, age, s.210.
10- Tanpınar, A. Hamdi. ‘Edebiyat Üzerine Makaleler’, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1995, s. 445.
11- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Allah’ı Ararken”, Otuz Beş Yaş, s.137.
12 ——–. Sular, Ağaçlar, Kuşlar, age, s. 68.
13 ——–. Yoldaşlar, age, s.167.
14 ——–. Postacı, age, s.149.
15- Yavuz Erten, “Yalnızlık-Yanlışlık”, http://www.icgoru.com/makale/yanlizlik.shtml
16- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Yalnızlık”, Otuz Beş Yaş, s. 34.
17- Yavuz Erten, ‘Yalnızlık-Yanlışlık’, http://www.icgoru.com/makale/yanlizlik.shtml
18- Tanpınar, A. Hamdi. ‘Edebiyat Üzerine Makaleler’, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1995, s. 444, 447.
19- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Bir İtiraf”, Otuz Beş Yaş, s.40
20 ——– “Ömrümde Sükût”, age, s.45
21 ——– “Dar Kalıp”, age, s. 51
22 ——– “Uzak Bir İklimde”, age, s. 60
23 ——– “Kuyu”, age, s.65
24- Tanpınar, A. Hamdi. “Edebiyat Üzerine Makaleler”, s. 446-447, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1995.
25- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Allah’ı Ararken”, Otuz Beş Yaş, s.137.
26- Yavuz Erten, “Yalnızlık-Yanlışlık”, http://www.icgoru.com/makale/yanlizlik.shtml
27- Tarancı, Cahit Sıtkı. “Ziya’ya Mektuplar”, Varlık Yayınları, İstanbul, 1957, s. 102.
28 ——– “Robenson”, age. s. 146.
29- Bağcı, Yrd. Doç. Dr. Rıza. Cahit Sıtkı ve Orhan Veli’de Yalnızlık Duygusu, ‘Bizim Edebiyatımız’, Kaynak Yayınları, İzmir, 1997, s. 165,166-169.
30- Bağcı, Yrd. Doç. Dr. Rıza. Cahit Sıtkı ve Orhan Veli’de Yalnızlık Duygusu, ‘Bizim Edebiyatımız’, Kaynak Yayınları. İzmir, 1997, s.166.
31- Kaplan,Mehmet. “Cumhuriyet Devri Türk Şiiri”, 2.b, Dergâh Yayınları, İstabul, 1975, s. 133.

 Ali Osman Dönmez

Yazının alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!