DİDEM MADAK

Didem Madak:

 

“Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili

 

çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar

 

yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam.

 

Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun

 

diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla

 

dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken

 

bağıran şiirler.”

 

MÜJDE BİLİR- Sevgili Didem, ilk kitabın İnkılap 2000 Şiir Ödülü’nü almıştı ve “Grapon Kağıtları” adını taşıyordu. Kısa bir süre önce de ikinci şiir kitabın “Ah’lar Ağacı” (Everest Yay.) yayımlandı. Kitaba adını veren uzun şiirde “(…) Ne diyecektin, ne söyleyecektin/Şairlerin şahı olsan,/bir AH’dan başka./Ah benim nergis kokulu cehaletim/Bana yılarca, bunca sözü boşa söylettin./AH!” diyorsun. Nasıl bir yolculuktur, seni, “ah!” sesine getiren?

 

DİDEM MADAK- Grapon Kağıtları’ndaki şiirleri yazdığım dönemi izleyen üç seneye yakın bir dönemde iki şiir dışında hiç şiir yazmadım. Hiç o dönemdeki kadar çok ah demedim. Sürekli ah dediğim için uyarırlardı beni çevremdeki insanlar. Ah denmez derlerdi, af denir. O dönemde hep sıkıntıyı azalttığına inanılan hediyeler verildi bana. Akik taşlı yüzükler, muskalar falan. Sabrı öğütleyen bir kum saati bile hediye edilmişti. Herhalde şimdi de bu kadar çok ah dediğim için okurdan af dilemenin vakti geldi. Virginia Woolf’un Orlando’sunu çok severim. Orlando yıllarca göğsünde taşıdığı ve bir meşe ağacından esinlenerek yazdığı şiiriyle ünlü olur ve bir ödül kazanır. O zaman kitabını kendisine esin veren meşe ağacının altına gömmeye karar verir. Ve simgesel cenaze töreninde şöyle bir konuşma yapmayı planlar: ‘Bunu bir armağan olarak görüyorum diyecektir, toprağın bana verdiklerinin toprağa geri dönmesi olarak.’ Galiba ben de bütün birikmiş ahlarımı, söylediklerimi ve söyleyemediklerimi ‘Ah’lar Ağacı’nın altına gömdüm. Bu yüzden ‘Ah’lar Ağacı’ bir şiirden çok bir ağıt olabilirdi esasında. Kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın ani bir manevrayla şiiri ele geçirdi ve en başta ‘iç ses’ diye söylenen ağlak kadınla, ‘Yıldırım Gürses’ diye cevap verip dalga geçti. Ve aptal aptal güldü bir de buna. Şimdi ‘Ah’lar Ağacı’nı nereye gömmeliyim diye düşünüyorum. Belki de ‘başsız ayaksız bir mezara.’ ‘Susmanın su kenarında’ bir yerlere…

 

Kitapta yer alan özgeçmişinde, “ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi” sevdiğinden söz ediliyor. Hemen hemen bütün kadınlar ütü yapmaktan nefret eder, ama neredeyse hiçbir kadın ütüden kaçamamıştır. Şöyle de yazmışsın: “(…) Karnabahar kızartmıyordu asla/başroldeki kadınlar.” Bir kadın için ütüden kurtulmak -eğer başrol oyuncusu değilse- bu kadar kolay mı? Şiir yazıyor olmanın bu kurtuluşa katkısı nedir?

 

Sevgili Müjde sen de bilirsin, bazı kadınlar pasaklıdır. Bu tip kadınların kocaları işe, buruşuk gömlekler ve kopuk düğmelerle giderler. Herkes bu bahtsız kocalara acır. Sanki bir karışıklık olmuş gibidir, bir erkeğe ait olabilecek bir ruh, bir kadının vücudunda dünyaya gelmiştir. Sanki bazı meseleleri gizlemek konusunda, yüzyıllardır süren bir anlaşma var gibidir kadınlar arasında. Bu gizi, bilinmeyeni anlamaya çalışmak ve bunu dil aracılığıyla sorgulamak, daha ziyade erkeğe özgü bir çaba gibi görünür. Bazen de ölümcül sonuçlara sebep olabilir böyle bir çaba, bir kadın için. Sylvia Plath Üç Kadın’da şöyle der mesela: “Bu adamlara takıyorum ben/Nasıl da kıskanıyorlar düz olmayan her şeyi! Dünyayı/Kendileri gibi düz yapabilecek kıskanç tanrılar onlar.” Evet, sanırım hiçbir kadının ütüden kaçamamasına yarayan bir mekanizma işler durumda. Ben bundan başlangıçta çok bilinçsiz ve el yordamıyla kaçtım. Yazmak bu kaçışta bence çok önemli rol oynadı. Kafamın daha da karışmasına neden oldu. Bir dönem komik ve çocukça tercihler yaptım: Gerçi çabuk vazgeçtim bu karardan, ama benden önce yazmış kadınlara çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. Sanırım bu söyleşiyi bir erkekle yapıyor olsaydım bana böyle bir soru yöneltilmezdi. Çünkü özgeçmişimde yer alan bu bölüm, bıyık altından gülünüp geçilecek kadar basit görünürdü ona. Ama senden böyle bir soru bekliyordum. Teşekkür ederim.

 

Adını şu an hatırlayamadığım bir zenci kadın şair şöyle demiş: Erkekler özgür iradeyi efendi efendi tartıştılar, bizse çığlıklar atarak tartıştık onu.

 

Çoğu kadın kendileri için önceden planlanmış güvenli bir hayata sığınır. Bu hayatın sonu baştan bellidir. Bir kadın bunun dışında seçimler yapmaya kalkıştığında, fena halde zora sokmuş olur kendini. (Haklısın, başrol oyuncusu olabileceği maddi manevi imkânların içine doğmamışsa eğer.) Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. Bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. Benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.

 

Şiir ütüden böylece kurtuldu madem, yaşlanmaktan da korkmayacak o halde! “(…) Çizgili olsun, buruşsun yüzü,/Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım” dediğini hatırlatmak istiyorum.

 

Niçin şiir yazmaya başladığımı düşündüğümde şunu fark ettim: O dönem şiir bana, herkesten ve her şeyden çok özgürlük vaat ediyordu. Yaşlanmak da benim için bir özgürlük vaadi aslında. Bu yüzden eteklerinin ucundan sarkan paçalı donlarına aldırmadan, örtmeden – gizlemeden dolmuşa binmeye çalışan, önüne gelen erkeğe yardım etmesi için elini uzatan yaşlı teyzelerin durumu bana çok büyüleyici gelmiştir hep. Yaşlı bir kadın hayatının bir dönemini kadın olarak geçirmiştir, ama artık tam bir kadın değildir. Yani bir kadın gibi kendini gizlemek, korumak zorunluluğu yoktur. Yaşlandığım vakit, şiirimin değişebileceğini düşünüyorum. Gecenin bir vakti kimsenin ilgisini çekmeden bir meyhaneye oturup, herkesin suratını inceleyebilirim o zaman. En fazla, bu buruşuk suratlı kadının niye kendilerini inceleyip durduğunu düşünürler. Sonra çok içip masada sızmama yakın, heyy kocakarı, derler bana, kapatıyoruz, hadi evine git. Genç bir kadın için tam bir yalnızlık mümkün olmuyor aslında. Eskiden cebimde bir falçata taşırdım mesela. Gecenin üçünde hiç korkmadan, arkamdaki ayak seslerini kollamadan, sokaklarda yalnız dolaşabilmek benim şiirime çok şey katabilir gibi geliyor. Yaşlanınca daha rahat ederim diye düşünüp, yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmıyorum. Ne kendim ne de şiirim için. Ben sanırım yaşlanınca şu kabına sığamayan, çatlak ihtiyarlardan olacağım. Zaten şu an yazdığım şiirler beni, torunlarıma hayatımı anlatmak zahmetinden kurtaracak. O zaman haliyle gece ikiye kadar oturaklı, derin şiirler yazacağım, o saatten sonra da torunlarımla diskoya falan gideceğim. Herkesin ‘kaçık ihtiyar’ı ayıplamasını şiddetle istiyorum.

 

Sanki içini döküyorsun beyaz kağıtlara… Samimi hislerini itiraf ediyorsun… Kendinle, tanrıyla konuşmandan… Işıl’la, teyzenle ya da benimle paylaşmandan sanki pek farkı yok bunun. Kalemi eline aldığında -başka bir deyişle, yazının düşünsel süreci eyleme dönüştüğünde- neler oluyor peki? Bir çırpıda mı yazıyorsun şiirlerini? Sence samimiyet kurgulanamaz bir şey midir?

 

Bachmann, içten gelen herhangi bir zorlama olmaksızın, şiir yazabileceğine ilişkin bir kuşkuya kapıldığı vakit, şiir yazmayı bıraktığını söylemiş bir söyleşisinde. Bence şiirde samimiyet şairin içinden gelen bir zorlama ile ilgili. Önümüzde duran bir metnin şiir olup olmadığına karar vermek için nasıl bazı kesin ölçüler bulamıyorsak, bir şiirin samimi olup olmadığını anlayacak kesin ölçülerden söz etmemiz mümkün değil. Bunu ancak hissedebiliriz.

 

Benim açımdan en zor olanı yazmaya başlamak, bir şiir yazabileceğimi hissettiğimde çoğunlukla bir yığın kaçış yolu buluyorum, gezmeye gidiyorum, TV izliyorum. Yalnız değilsem kesinlikle yazamıyorum. Bu yüzden yalnız yaşamadığım dönemlerde şiirlerimi gece herkes uyuduktan sonra yazardım. Bazen yazma ihtiyacıyla kâğıdı kalemi elime alır, saatlerce yazarım. Ama bu yazılanlardan asla şiir çıkmaz. Bazen de bir mektup yazmaya başlar kısa bir süre sonra şiir yazarım. Yazmaya başladığımda ne yazacağım konusunda en ufak bir fikrim olmuyor çoğunlukla. Sadece yazmaya başlıyorum. Bir süre sonra benim ‘kalemin açılması’ dediğim bir durum ortaya çıkıyor, o zaman hiç zorlanmadan, kontrol etmeden yazıyorum. O zaman müthiş rahatlıyor ve hızlı yazıyorum. Bazen ağlıyorum. Genelde sayfalarca yazıyorum. Çoğunlukla sanki az sonra ölecekmişim gibi paniğe kapılıyorum yazarken. Sanki ölmeden önce itiraf etmem gereken bazı önemli meseleler varmış gibi hissediyorum. Bu yüzden sanki artık kaybedecek bir şeyim yokmuş gibi geliyor. Her şeyi söyleyebilirmişim gibi geliyor. O zaman her gün işe giderken karşılaştığım, boyozcunun yanında durup, boyoz yiyen insanları hayranlıkla seyreden o kara köpeği, puf böreği gibi tombik elleriyle kabak seçen ev hanımlarını, ucuzluktan alınmış bayramlıklarıyla kendilerinden pek memnun olan o bayram çocuklarını hatırlıyorum. O zaman onları sandığımdan çok sevdiğimi anlıyorum. Hepsi şiirime sızıyor o zaman. Hayat beni büyülüyor. Yazarken hayatı sandığımdan çok sevdiğimi, ona hayranlık duyduğumu anlıyorum. Aslında az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiirin fışkırdığını görürüz, önemli saydığımız çoğu şeyin önemini yitirdiğini görürüz. O zaman anlamsız bulduğumuz küçük gündelik hayatımızın aslında anlamlı olduğunu hissederiz. Ben sanırım böyle bir itkiyle yazdığım için biraz telâşlı yazıyorum. Doğaçlama bir şiir. Yazdıklarımı sonradan okuduğumda çoğunu yırtıyorum. Ben şiirde toptan eksiltme yöntemini takip ediyorum. Bazen cesaretimi toplayıp, eli yüzü düzgün bir kâğıda temize çekip, biraz düzeltiyor, kardeşime gösteriyorum. Ondan geçerse başkalarına da gösteriyorum. Kardeşim edebiyat öğretmeni en zoru ondan geçmek. Okuldaki öğrencileri ve ben bir kader birliği içindeyiz.

 

Samimiyet meselesi bence yanlış anlaşılıyor, insan ne kadar kendi hayatından söz ederse o kadar samimi sanılıyor. Edip Cansever, Stefan, Lusin, Cemile ve Seniha’nın hayatlarından muazzam şiirler kurdu, samimiydi. Sonuna kadar. Çünkü o bu hayatların şiirini yazma zorunluluğu duyuyordu. M. C. Anday çok sevdiğim ‘Güneşte’ kitabında samimiydi. Samimiyet şairin kendi deneyimine, düşünsel sürecine denk düşecek şiiri yazması demek bence. Şiirinin arkasında durabilmesi demek. Bazen özentili, güzel söz söyleme hevesiyle veya can sıkıntısıyla yazıldığı belli olan şiirler okuyorum. Şiire soruyorum o zaman: Hani ya senin şairin nerde? İyi şiir şairinin parmak izi gibidir. Tanırsınız hemen.

 

Şiire giden pek çok yol vardır. Önemli olan hangi yoldan gittiğimiz değil, şiire ulaşıp ulaşmadığımız. Birbirimizin tuttuğu yolu beğenmeyebiliriz, o zaman birbirimizi eleştiririz. Ama bazen bir öfke nöbeti esnasında yazıldığı izlenimini veren yazılar okuyorum. Üzülüyorum. Her türlü eleştirinin muhatabı olabilirim ama, öfkenin asla. Keşke feyz aldığımız üstatların bilgeliğinden de nasibimizi alsak.

 

Kaybolmaktan söz edelim mi biraz? “(…) Kapının arkasında yokum demiştim/Ve divanın altında da.” diyorsun. Ama biz, saklambaç oynamayı bütün çocuklar sever elbet, diyemiyoruz. “Bulamazsınız ki artık beni, hayatın ortasında.”diyerek öyle çabuk büyüyorsun ki “Bir kız çocuğunun hayalleri” şöyle dursun sanki hızla göçüp gidiyorsun: “(…) Vasiyetimdir/Dalgınlığınıza gelmek istiyorum/Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” Sevgili kardeşim, yoksa kaybolduğun yerde mi saklı şiirinin sandığı? (…) kim dokunsa şiire/Eline bir kıymık saplanacak”mı hep?

 

Çocukken kuzenimle evcilik oynuyorduk. Dövme işini abartıp bebekleri yerden yere çalmaya başladık. Teyzem, ne yapıyorsunuz dedi, onların da canı var. Biz şaşırıp duraksadık. Onlar canlı değil ama, dedik. Evet ama demişti teyzem, siz onları canlı farz ediyordunuz döverken. Oyun oynarken hep böyle bir risk vardır, oyunun kuralları size bir sınır çizer. Saklambaç oynayan kimse, bulunmayı kabul ederek saklanır. Oysa kaybolmak bir oyun değildir. Bir ilgisizlik söz konusudur. Gaip arkasında ne olup bittiğini bilmez, nereye gider, ne yapar, onu neler bekler bilmez. Gaip nereye gideceğini bilemediğinden gitmeyi planlamadığı adreslere gider, görmeyi arzu etmediği bir yığın insan görür. İşte böyle rastgele gezdiği için (aradığının ne olduğunu bilmese bile) bulma şansı vardır. Neyi anlaması gerektiğini bilmese bile anlama şansı vardır. Kaybolmanın mütevazı bir cesaret gerektirdiğini düşünüyorum. Çünkü insan kaybolunca kendini bir daha hiç bulamayabilir. Böyle bir risk her zaman vardır. Çoğu insan gaip aslında, farkında değiller sadece. Paralarının içinde, rahatlıklarının içinde, okudukları kitaplarının ve bildiklerinin sarhoşluğu içinde çok gaip görüyorum. Ben sadece farkındayım kaybolduğumun. Bu yüzden her gün aynı soruyu soruyorum: “Baştan, baştan/bu ceza ne güne sürecek böyle?”

 

Ben çoğumuzun dünyaya biraz dalgın baktığını görüyorum. Hepimiz birbirimizin dalgınlığında kayboluyoruz. Sanırım tüm dünyayı işgal etti dalgınlık, şimdi de iktidarda. Bizler şanssız şairleriz aslında, hepimiz bu dalgınlıkta kaybolacağız. Bu çağdan bir Şeyh Galip çıkmayacak. Bize ‘çok alametler belirdi’ dışında bir şey söyletmeyecek bu çağ. Ben sadece açıkça görünen bu durumu kabulleniyor ve istiyorum.

 

“(…) Allahla samimi oldum/Geçen üç yıl boyunca.” demişsin. Doğal olarak şiirlerinde de hissedilen bu samimiyet seni nasıl etkiliyor? “Çoktandır öksüz olan dünya”ya ve insana bakışını nasıl belirliyor?

 

Dostoyevski sanırım Ecinniler’de şöyle bir laf etmiş: İnananlar her zaman inanmadıklarından, inanmayanlar da her zaman inandıklarından şüphe ederler. Sanırım Tanrı işte o şüphede saklıdır. Onun her yerde ve hiçbir yerde oluşu, onu nerede bulacağımızı bilmememiz bizim kendimize çarpmamıza sebep olur. O zaman ‘gök boş nereye bağlasam atımı’ deriz. Allah’la samimi oluşum öyle uhrevi sebeplere falan dayanmıyor, tam aksine çok basit bir sebebi var: Yaşama içgüdüm. 26 yaşıma kadar her istediğimi yaptım, bu neye mal olursa olsun. Sonra bir gün yolun sonuna geldiğimi hissettim.

 

Kendime dur demem gerekiyordu. İnsan ya ölerek ya da yaşamaya karar vererek kendini durdurabilir. Ben yaşamaya karar verdim. Bu yüzden Allah benim çaresizliğimdi, artık konuşabileceğim kimse kalmadığı için, konuştuğumdu. Hani adam uçurumdan düşerken bir dala zor zahmet tutunmuş ve dua etmeye başlamış: Kurtar beni Allahım, ne olur kurtar. Bakmış ses soluk çıkmıyor, bağırmış: Başka kimse yok mu? Yalnızlığının ucuna varan, Tanrı ile konuşmaya başlar ve orada başka kimse yoktur. İster istemez şiirlerimde de bu konuşmanın izleri var. Tasavvufun önerdiği iç yolculuğu, önemli bir olanak olarak görüyorum kendi açımdan. Tasavvuf insanı günahkâr, aciz bir kul konumundan uzaklaştırıyor.

 

Sanırım dervişliğin edebiyatını yeterince yaptık, artık onu yeni bir yorumla yaşadığımız çağa ve hayata katmamız lazım. Dervişlik havuz başında, âlemleri seyre dalmak anlamına gelmiyor yalnızca. Bence artık dervişlik, maçoluk yarışması yapılan bir masada, ‘ben kestiricem, zaten bir işe yaramıyor’ diyen bir adamın ‘iktidarsızlığında’ saklı. Himaye ve işbirliği kabul etmedikleri için boynu vurdurulan, derisi yüzülen dervişleri hatırlamakta saklı. Artık kapılanacak kapı kalmadı. Bizi çağıracak ses kalmadı, ‘çağrıldım, geldim’ diyemeyiz artık. Ahlayıp, oflayıp, ben diyerek kendimi herhangi birinden daha çok acı çekiyor sanışımla, ben dervişlikten ne kadar uzağım. Acımı sessizce çekeceğim bir yol bulursam, dervişlik işte orada saklı. Kırılan kalbimizin hesabını tutmaktan sıkılıp, kırdığımız kalplerin hesabını tutarsak, belki orada saklı. Fuzuli’nin söylediği gibi ‘iyi ile kötü sayma işi bitince mescid de birdir meyhane de.’ Belki dervişlik, bu sayma işini bitirmemde saklı.

 

“Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./Başka bir şey istemem/Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/Hesabımı tam vermekten başka.” (…)Vasiyetimdir:/Bin ahımın hakkı toprağa kalsın.” diyen sevgili şair, sanki son sözlerini söyleme çabası içindedir. Peki “ne diyecek”tir, “ne söyleyecek”tir bundan sonra?

 

Evet yaşlanmak benim için bir ütopya gibi. Yaşlanınca ‘kötü bir efendinin elinden kurtulmuş bir köle gibi olacağım.’ Minibüs edebiyatında meşhur bir laf var hani: Hızlı yaşa, genç öl, cesedin güzel olsun. Genç ölemediğim için hızlı yaşlanmaya başladım sanırım.

 

İnsan eğer bir sırdaşı varsa ve her şeyini paylaşıyorsa, onu çok sevmekle birlikte bu paylaşımın kendisi için tehlikeli olduğunu da düşünür. Neden her şeyimi anlatıyorum ona diye sorarsın kendine, anlatmamalıyım, bazen kendime bile söyleyemediklerimi ona niye söylüyorum. Ne diye kurcalayıp duruyor her şeyi, diye düşünürsün. Acı söyleyen dostlardan hızla uzaklaşıldığını çok gördüm. Eğer biriyle çok yakın ve içli dışlıysan ilişkin gitgide gerilir. Ne onla ne de onsuz durumu çıkar ortaya. Benim şiirle ilişkim buna benziyor biraz. Ben ona, bana bunca lafı boşa söyletiyorsun, diyorum. O da bana asıl konuşmasan kötü olurdu, diyor.

 

Bir münzevi olma yolunda biraz erken ve biraz hızlı ilerliyorum. Bu seçim değil, tamamen beceriksizlikten kaynaklanıyor. Gitgide daha çok susuyorum. Kitap okuyorum, sonra ebru teknesinin başına geçip ebru ile uğraşıyorum. Suyun üzerine resim çizmek beni rahatlatıyor. Bazen yemek yapıyorum. Bazen yatağımda bir taşa dönüştüğümü hissediyorum. Dünyanın bir yerlerinde benim ulaşamadığım bir hafiflik olduğunu düşünüyorum.

 

Susmam için bir bedel ödemem gerekseydi susardım. Ama gerekmez. Susmanın sağlayacağı rahatlığı çok özlüyorum, ama rahat batar bana biliyorum. Tam olarak susamıyorum. Bu yüzden mutlaka ‘Ah’lar Ağacı’nı gömeceğim bir yer bulacağım.

 

Bu kadar çok ah dediğim için okurdan af dilerim. Vesselam.

 

Varlık Dergisi, Sayı:1141, 1 Ekim 2002

 

edebiyathaber.net (23 Temmuz 2012)

 Alıntıdır : edebiyathaber.net/didem-madakla-soylesi/

* * * * * * *

Didem Madak 1970 yılında doğdu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı.

 

Türkiye’deki ilköğreniminin ardından, babasının diplomatik görevle gittiği Cenevre-İsviçre’de, College Calvin lisesinde orta öğretimini tamamladı. 1980-84 yılları arasında Amerika’da California State University, Long Beach Üniversitesinin Felsefe bölümünden mezun oldu. Türkiye’ye döndükten sonra, ODTÜ’de yüksek lisansa başladı ve önce ODTÜ’de, sonra da Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

 

İngilizce ve Fransızca’dan çeviriler yaptı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. 1996-2004 yıllarında düzenli olarak TRT İstanbul Radyosu – Radyo III için klasik müzik ve edebiyat programları hazırladı. Ayrıca 1996 yılında bir yıl boyunca “Mitoloji ve Müzik” adlı bir programı Açık Radyo için hazırlayıp sunmuştur. 2002-2003 yıllarında dört sömestr boyunca İstanbul Üniversitesi Dramaturji bölümünde “Platon’dan Günümüze Estetik Kuram” dersleri vermiştir. 2003-2004 ders yılında, Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde, yüksek lisans öğrencilerine “Sanat Felsefesi” dersleri vermiştir.

 

1990 kuşağının en iyi şairleri arasında gösterilen Didem Madak 24 Temmuz 2011 tarihinde hayata veda etti.

 

ESERLERİ

– Grapon Kâğıtları (2001)

– “Ah”lar Ağacı (2002)

 

ÇEVİRİLERİ

– John Updike’ın “S.” adlı romanının çevirisi (1992)

– Vikram Seth’in “An Equal Music” (“Maggiore Dörtlüsü”, 2000) adlı romanını Türkçeye çevirdi.

 

ÖDÜLLERİ

* 2000 İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü, ( “Grapon Kâğıtları” kitabıyla)

 Alıntı : babaminsiirdefteri.com/didem-madak/didem-madak-hayati-ve-eserleri-10733.html

* * * * * * *

•İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı.

•Grapon Kâğıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.

•İkinci kitabı “Ah”lar Ağacı, Everest Yayınları (2002) tarafından okuyucuya sunulmuştur.

 Alıntı : msxlabs.org/forum/edebiyat-tr/394803-didem-madak.html

* * * * * * *

 

————

 

Boşluğa bakıp gülümseme yada denize bakma ihtiyacı duyduğumda bir iki dizesini mırıldanıp anlık hezeyanlarımı minimuma indirgeyen süper şair.1970 izmir doğumluymuş.

 

———–

 

sonbaharların kralı gelirmiş meğer istanbul’a

ciğerlerimin filmini çektiler

ciğerlerim artiz oldular icabında

akut alevlenmiş kronik bir sonbahar gibi bakıyordu

sigara figüran falan.

ben kırmızı bir yaprağı oynuyordum esas kız olarak

uçuşuyordum, uçuşmakmış meğer benim anlamım

ben bunu geç anladım.

senin için şiir yazacaktım istanbul

ismini ağrı koyacaktım.

oysa bir şiir niyeydi sanki

yer içer sevişir miydi sanki bir şiir

hamsi ısmarlar mıydı mesela bir şiir insana?

fotoğraf çektirebilir miydi mesela hipodromda atlarla?

rakı içebilir miydi samatya’da

bir şiir uyur muydu kuş gibi

başını alıp da kanatlarının altına?

oysa bir şiir neydi sanki

ben seni ciğerimin köşesindeki arıza kadar sevdim

bir şiir seni bu kadar sever miydi sanıyorsun istanbul?

 

bağırdım sokaklarına kartondan postlar sermiş ayyaşlara

bana kerametinizi gösterin

kermatenizi gösterin bana!

bir dikişte içtim bir şişe geceni

yıldız komasına girmek istiyordum,

istiyordum dolunay çarpsındı beni

kurt adamlarım serbest kalsındı icabında

kimim fazladan puştluğu varsa bir sigara sarsındı bana

kin kusulsundu, öç alınsın

icabında modern kadındım, ne zaman şişmanlasa ruhum

hemen yarın yeni bir intihara başladım.

ben fazla yemesem diyorum baylar yani

bu kadar hınç bana fazla.

icabında bir allah bir allah daha

çok tanrılı bir din ederdi

bırak müridin olayım istanbul

 

sen beni hep bir şiir sanıyordun istanbul

oysa çakmaktaşları gibi kıvılcımlıydı gözyaşlarım

ağlamaktan kızaran bir örnek burnum ve gözaltlarımla

bu şiiri ben yaralı bir panda vaziyetinde yazdım

canım yandı

bu şiiri ben bir yangın vaziyetinde yazdım

şimdi bırak sana kedilerime süt getiren eski günlerimi anlatayım

kapıma gül bırakan adamları

ben de icabında bir hafıza mağduruyum

cumartesi günleri gayri annemlerle birlikte

sokaklarında eylemler yapayım.

benim ne sakal yanığı günlerim oldu

guruba bak ve beni an

öpüşmekten yorgun ve kızıl

bir şiir sana bunları söyler miydi sanıyorsun?

yağmurlarında yıkanan kırmızı banklarına baktım

bütün allar bir gün solarmış

ben bunu geç anladım

yağmur meğer tanrının zulmüymüş istanbul.

ağrı neydi, neremdeydi, neresiydi ağrı

kim bana kalbimin menzilini soracaksa sorsun artık

ağrıdurmadanağrıdurmadanağrıdurmadan

ağrı benim durmadan doruğuna tırmandığım

meğer yüksek bir dağmış.

 

üstümü ara

cebimdeki şiiri usulca kaydırayım senden tarafa

ellerimi de kaldırdım bak

hazırım tutkumu tutukla.

şiirsizim

bu şiir senin ismini ağrı koyar mıydı sanıyorsun istanbul

ben bu şiiri kusarak yazdım.

 

ekim 2002, yakında kasımpatları da çıkacaktı.

 

didem madak, yasak meyve şiir dergisi, şubat/mart 2003, sayı:1

 

————–

 

6.didem madak benden önündeki hayata hiçlikle bakan bir ben yaratıyor.bir yandan yaralarımı sarmaya, iyileştirmeye çalışıyor ama diğer yandan bende hasar tespiti mümkün olmayan yaralar açıyor.öyle bir his ki bu yazdığı harflerden yüzünü,gözünü seçmeye çalışıyorum.izmir’de denize nazır bir şekilde onunla kıytırık bir şarabı paylaşmayı istiyorum.kalbimin bir tarafında taşıdığım müebbet sevgilim diyorum ona.

yüzyüze geldiğimiz anda ağzımdan kırık bir “ah” dökülecek gözlerine ve sonra o,usulca gözlerinden kalbine süzülerek onun büyüttüğü “ah”lara karışacak.bunu biliyorum.

onun şiirlerini okumak,daha doğrusu onu şiirlerinden okumak acılarına,yalnızlıklarına dokunmak…işte bu onulmaz bir aşk.kendine “olağanüstü hal şairi” diyor da acaba biliyor mu bu olağanüstülüğüne kendi ile birlikte kaç tane “plastik vazo” taşıyor.düşüyor,düşürüyor ve plastik vazolar gibi bana da kırılmayı unutturuyor.

 

ve ben de diyorum ki ona:”harflerin gülüştüğünü senin adında görüyorum ! “

 

—————

 

7.siz aşktan n’anlarsınız bayım? isimli şahane şiirin sahibi insan.

 

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

alt katında uyumayı bir ranzanın

üst katında çocukluğum…

kâğıttan gemiler yaptım kalbimden

ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.

aşk diyorsunuz,

limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

 

allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca

havı dökülmüş yerlerine yüzümün

büyük bir aşk yamadım

hayır

yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım

gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı

tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…

saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.

aşk diyorsunuz ya

ben istemenin allahını bilirim bayım!

 

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

balkona yorgun çamaşırlar asmayı

ki uçlarından çile damlardı.

güneşte nane kurutmayı

ben acılarımın başını

evcimen telaşlarla okşadım bayım.

bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.

insan kaybolmayı ister mi?

ben işte istedim bayım.

uzaklara gittim

uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin

uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

 

süt içtim acım hafiflesin diye

çikolata yedim bir köşeye çekilip

zehrimi alsın diye

sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz

ilahiler öğrendim.

siz zehir nedir bilmezsiniz

zehir aşkı bilir oysa bayım!

 

ben işte miraç gecelerinde

bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,

birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,

uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin

bir şiir aradım.

geçen üç yıl boyunca

yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.

ülkem olmayan ülkemi

kayboluşumu aradım.

bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

bir ters bir yüz kazaklar ördüm

haroşa bir hayat bırakmak için.

bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

 

kimi gün öylesine yalnızdım

derdimi annemin fotoğrafına anlattım.

annem

ki beyaz bir kadındır.

ölüsünü şiirle yıkadım.

`bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım`

öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

acının ortasında acısız olmayı,

kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.

kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.

aşk diyorsunuz ya,

işte orda durun bayım

islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım

kendimin ucunda

öyle ıslak,

öyle kötü kokan,

yırtık ve perişan.

 

siz aşkı ne bilirsiniz bayım

aşkı aşk bilir yalnız!

——————–

bir ilaç içsem bari diye düşündüm,

biraz kolonya sürünsem,

ferahlasam, pencereyi açsam.

şöyle bir şey yazdım sonra:

yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre

sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.

berbattı,

bir şiire böyle başlanmazdı.

 

iç ses diye söylendim,

ardından yıldırım gürses…

aptal aptal güldüm bir de buna.

ayşecik vazoyu kırıyor

ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.

yapıştırsam da parçalarını hayatımın

su sızdırıyordu çatlaklarından.

karnabahar kızartmıyordu asla

başrolde kadınlar.

 

güçlü bir el silkeledi beni sonra

sanırım tanrı’nın eliydi.

sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.

binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,

çok şey görmüşüm gibi,

ve çok şey geçmiş gibi başımdan,

ah…dedim sonra

ah!

 

iç ses, diye söylendim

çocukken şöyle dua ederdim tanrı’ya:

tanrım bana hiç erimeyen,

kırmızı bir bonbon şekeri yolla.

eski tül perdelerden gelinlik biçerdik

kardeşimle kendimize durmadan,

olmayan çayları,

olmayan fincanlardan içerdik.

olmayan kapıları açardık,

olmayan ziller çaldığında.

siyah papyonlu olurdu mutlaka

resim defterimizdeki damat.

yedi günde yarattığımız dünya

mutlu olurduk pastel koksa.

 

ve şimdi şöyle dua ediyorum tanrı’ya:

olanlar oldu tanrım

bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

 

kaybolmak istemiştim bir zamanlar

kapının arkasında yokum demiştim

ve divanın altında da.

bulamazsınız ki artık beni,

hayatın ortasında.

kaybolmak istemiştim bir zamanlar

beni kimse bulamazdı

tanrı’nın arkasına saklansam.

o kocamandı,en kocamandı o.

bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

 

bir zamanlar kendimi

bulunmaz hint kumaşı sanmıştım.

kaç metredir benim yokluğum?

benden daha çok var sanmıştım.

benim yokluğumdan dünyaya

bir elbise çıkar sanmıştım.

dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan

sonunda ben de alıştım.

ah…dedim sonra,

ah!

 

güzin ablası kitaplar olan bir kızdım,

içim sıkılmasa o kadar

tek bir satır bile okumazdım.

taş bebeğim ters çevrilince ağlardı

bir derdi var derdim.

derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.

ninni derdim,ninni bebeğim!

cam gözlerini kapardı,naylon kirpiklerini.

plastik gözkapaklarının ardında,

bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,

gözyaşları da.

ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.

bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,

kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

 

insan çıtır ekmeği ısırdığında,

kırıklar dolar kucağına,

işte orası umudun tarlasıdır.

ve orada başaklar ağırlaştığında,

sayısız ah dökülür toprağa.

 

iç ses, diye söylendim

ve ah dedim sonra,

böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

 

dallarına salıncak kurardı çocuklar,

hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.

meyveleri tatsızdı

eski bir lanetten dolayı

herkes dişlerdi acı meyvelerini,

ve herkes söverdi ona.

ismini yazardı herkes onun bağrına,

ah derdi o. ah!

 

bıçağın ucundaydı insanların hafızası

‘insan unutandır

ve insan unutulmaya mahkum olandır.’

tanrı şöyle derdi o zaman:

ah!

 

ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,

ulaşılamazdı,

sen sarılmak istesen ona,

o sana sarılmazdı.

ne çok dikenin vardı tanrım!

ne çok isterdim,

sana sarılamazdım.

ve şöyle derdim o zaman:

ah!

 

ahlat ahların ağacıydı,

yaşlanmaya başlayanların,

itiraf edilememiş aşkların,

evde kalmış kızların.

ahlat ahların ağacıydı,

cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,

öyleydi işte.

 

ve etimoloji eti’lerden kalma

bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.

ve yanılmıyorsam yalnız insanların,

kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.

mesela o zamanlar

mutsuz olduğunda insanlar,

yok olurmuş bazı dakikalar.

 

gülümsedim o sıra,

bazen sevinirim,

sevinmek nedense hep yedi yaşında

ve ah… dedim sonra,

ah!

 

bazen ah diyorum durmadan,

şimdi ben ahlatın başında,

otuz iki yaşımda.

ahlar ağacı gibi.

rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,

mavi, mor,kırmızı ve yeşil,

istedim,hep istedim,

sen iste derdim,iste yeter ki

vereyim.

her istediğimi verdim.arttım,fazlalaştım,

eksikli yaşamaktan.

ahlar ağacıyım,gibisi fazla.

başka bir şey istemem

artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,

hesabımı vermekten başka.

 

vasiyetimdir:

dalgınlığınıza gelmek istiyorum

ve kaybolmak o dalgınlıkta.

 

at arabasıyla kağıt toplardı

her sabah çingene kadınlar.

üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar

şaşırırdım

kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

 

bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.

kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma

ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

 

yeniden doğmuş olurdum oysa,

öldüğümü sandıklarında,

yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

 

vasiyetimdir:

en güçlülerinden seçilsin

beni taşıyacak olanlar.

ahtım olsun,

yükleri ağırlaşsın diye iyice,

tabutumun içinde tepineceğim.

 

 

2-

bir göl vardı evimizin karşısında,

mavi gözleri olan,

kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

 

ya siz,

nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?

nasıldı

öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

 

ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç

annem sevindiydi hatırlarım.

ah demişti.

ah!

üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.

annem çok sevinmelerin kadınıydı.

bazen sevinince annem gibi,

rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.

annem çok sevinmelerin kadınıydı,

sıcak yemeklerin.

başına diktikleri o taş,

ne zaman dokunsam soğuktur oysa.

ben okşadığımda ama,ısınır sanki biraz.

 

iç ses!

bu bahsi kapa!

 

mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.

çoktandır öksüz olan mutfakta

buğulandı ve ağladı camlar,

gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,

allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,

poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,

sanki biraz rahatladım.

kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,

artık kimse mutsuz olmayacaktı.

ah…dedim sonra,

ah!

iç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,

aynı vampir gibi çıkacağız.

kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,

sanki biraz ferahladım.

karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:

hala aç mısın?

 

bir tren geçti yine tam o sıra

ustura gibi kara,

düdük çala çala,

geçti şiirimin ortasından.

kes şunu dedim,kes artık!

oldu olacak,

kan kardeşi olsun ruhumla yollar.

merak ederdim,

kesik başları ve sarı ışıklarıyla

nereye gider bu insanlar?

raylar uzanırdı içimde kilometrelerce

bir kara yılan gibi,

bilemezdim menzil neresi?

 

ah…dedim sonra

ve acilen makas değiştirdim.

iç ses, diye söylendim,

raydan çıkma bundan sonra.

 

kuyruk sallardı,

annemden kalma maaşım

her üç ayın sonunda.

sevinirdi,

kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.

sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,

muhabbet ederdik kuyrukta.

bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,

fötr şapkalı kelimeleriydik,

çürük dişlerimizle bizler,

dökülmüş harfler gibi kelimelerden,

saf ve pembe gülümserdik.

bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.

neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,

neden hep aynı yerdeyiz,

hayattan söz edilirdi,

zor denirdi,

ve ardından susulurdu mutlaka.

 

fötr şapkalı amcalardan biri

ah derdi sonra,

ah!

kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

 

3-

“bir arap şairi şöyle demiş,

savaşta yenilen halkına,

ağlamayın,ağlamayın,acınız azalır”

 

uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma

şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,

sorardı:

daha yazacak mısın?

hayır derdim,

artık yazmayacağım.

ama şöyle denir:

kılıç çeken kılıçla ölür.

ama şöyle denir:

kaderden kaçılmaz.

 

ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,

tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.

yıllarca biriktirdim

rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.

aşık olduğumda,

çikolata kokardı kırmızı yazgım.

hayatıma hayat diyemem artık.

sarı yazgım her sonbahar onu

biraz daha fazla,ömür yaptı.

maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

 

kara yazgımı şimdi kim bilir

hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?

ah.. dedim sonra

ah!

 

iç ses, diye söylendim,

başımda rüzgar vardı

başımda uğultular…

kalbim usulca kıpırdardı

ve ses çıkarırdı dokununca

çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki

bir başkası olsa.

başımda rüzgar vardı,

yine esiyordum

hızla dönmeye başladı kalbim

rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki

bir başkası olsa.

başımda uğultular…

fırtına çıktı sonra,

yaşadığını anladı kalbim,

böyle yaşanamaz derdi

bir başkası olsa.

 

bir zamanlar meydan okumak isterdim.

kaç meydanını okudum da bu hayatın.

yalnızca iki harfini öğrendim:

a

h!

 

ah benim nergis kokulu cehaletim…

ruj lekeleri bıraktın bardaklarda

anlatmak isterdin kendini durmadan

bir bardağa bile olsa.

ne diyecektin, ne söyleyecektin

şairlerin şahı olsan,

bir ah’dan başka.

ah benim nergis kokulu cehaletim

bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.

ah!

 

güçlü bir el silkeledi beni sonra

sanırım tanrının eliydi,

sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,

çok şey geçmiş gibi başımdan

ah dedim sonra,

ah!

 

iç ses, diye söylendim.

gel!

ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

 

vasiyetimdir:

bin ahımın hakkı toprağa kalsın…

 

didem madak

—————–

13.3. uluslararası istanbul şiir festivali’nin davetlileri arasında yer almasına rağmen, özgeçmişi kendisinden izin alınmadan değiştirildiği için etkinlikten çekilen şairdir. özgeçmişinde yer alan, şu sıralar cadılık ve büyü ile uğraşmakta bölümü, editör tarafından özgeçmişten çıkarılmış ve kendisine konuyla ilgili bir açıklama yapılmamıştır. buradan kendisini kutluyoruz onurlu duruşu için. büyü çalışmalarında da başarılar diliyoruz.

 

————–

 

14.öyle bir kadın ki.

 

cümle kuramıyorsunuz okuyunca.

 

kedi kokuyorum sayesinde. diyor ki,

 

“çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

acının ortasında acısız olmayı,

kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.

kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.

aşk diyorsunuz ya,

işte orda durun bayım

ıslak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım

kendimin ucunda

öyle ıslak,

öyle kötü kokan,

yırtık ve perişan.

 

siz aşkı ne bilirsiniz bayım

aşkı aşk bilir yalnız!”

 

————–

 

16.bir tür, incelikler ve sadelikler kadını olarak çizmişim aklıma hep, şiirlerinden ötürü. öldüğünü öğrenmesem, aklımdaki şeklini de fark etmeyecektim belki. değişik bir kafa oldu.

 

————–

 

17.yummuş gözlerini bugün hayata. ne acı.

 

toprağı şiir olsun…

 

————-

 

18.kitaplığımdan kitaplarını sık sık çıkarıp altını çizdiğim bölümleri okuduğum, beni çeşitli duygularla gülümsetmiş ve bugün hayatını kaybetmiş şairimizdir. huzur içinde yatsın.

 

————-

 

20.neden öldüğünü anlayamadığım ama içimi acıtan bir kayıptır.

 

————-

 

22.ahlar ağacı’nı, pulbiber mahallesi’ni kitapçıda görüp almamıştım üç dört yıl önce. duyunca aklıma ilk bu geldi. şimdi nasıl geçecek bu suçluluk?

 

————–

 

23.sağlam şiiri temsil eden az sayıda kadın şairden biriydi. çok erken oldu bu. daha yazacağı çok şey vardı. şiirinin unutulmayacağını düşünüyorum…

 

————-

25.ne az anmışız yaşarken seni ve ne az anıyoruz öldüğünde. istediğin gibi gerçi mütevazı insan; “vasiyetimdir: dalgınlığınıza gelmek istiyorum ve kaybolmak o dalgınlıkta”

ışığın ziyadesiyle olsun.

Alıntıdır : itusozluk.com/goster.php/didem+madak#/goster.php/didem+madak/sayfa/1

* * * * * * *

===================

1970’te izmer’de doğdu. ilk ve orta öğrenimini izmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Genç kuşağın usta kadın şairlerinden. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgâhtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. ilk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Bireysel ve toplumsal özgürlük vurgulu şiirlerinde kadının iç dünyasını yansıtıyor. Grapon Kâğıtları isimli ilk kitabı inkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.

 

==============

bütün hüzünlerinin adı anne olan çocukluğunu elinden tutmuş sendeleyerek yürüyen bir güzel kadın, ne büyük şans kalemi kağıdı olmak…

 

==============

mecidiyeköy de kendine ait bir avukatlık bürosu olan, sesi soluğu çıkmadan da muazzam şiirler yazılabileceğini, hatta daha muazzam şiirler yazılabileceğini kanıtlayan, nedense kuşlu çiçekli hasır şapkalara pek düşkün olduğunu düşündüğüm bakımlı kadın şair.

 

==============

bugün ölümler üst üste… ölüm haberini okuduğumda inanamadım. 3 yaşında küçücük kızı varmış bir de… sevdiğim şairlerdendi, daha gencecik. çok üzüldüm.

 

=============

şahaneliğinden, o hüznü dibine kadar yaşayabilmesinden ölüp gitmiş bir kadındır.. çok fena, insan bir şey diyemiyor/yazamıyor bile.. büyük ihtimalle şişli camiinden pazartesi günü öğle namazında uğurlanacak.

 

=============

“…ölüm, mavi boş bir kafestir kimi zaman

acıyı hangi dille tercüme etsek şimdi yalan olur pollyanna…” demiş ve gitmiştir.

 

=============

25 temmuz salı günü, Şişli Camiinde kılınacak öğle namazının ardından Edirnekapı Mısır Tarlası Mezarlığında defnedilecek. Uzun süredir kanser tedavisi görüyordu ama ölümüyle çok üzüldüm. Geride sadece küçük bir kız çocuğu değil, binlerce sevenide gözyaşı içinde kaldı.

==============

”Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım./ Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum./ Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen/ Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?/ Bir gül, bir güle derdi ki görse/ Yalan söylüyorum/ Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.”

 

çiçeğin bol olsun çiçekli şiirlerin kadını.

 

============

(1970-2011)

genç öldüğü için değil, bir şiir serüvenini yarım bıraktığı ya da geride tıpkı kendi şiirlerindeki gibi küçük bir kız çocuğu bıraktığı için de değil, bir yaranın izini bıraktığı için acıtıyor onun ölümü. ( rahmetle anıyoruz…)

 

güzel bir şiiri:

 

“ben işte miraç gecelerinde

bir peygamberin kanatlarında teselli aradım

birlikte yere inebileceğim bir dost aradım

uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin

bir şiir aradım

geçen üç yıl boyunca

yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım

ülkem olmayan ülkemi

kayboluşumu aradım

bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm

bir ters bir yüz kazaklar ördüm

horaşa bir hayat bırakmak için

bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm…”

kema varol/kitapzamanı

 

Alıntıdır : uludagsozluk.com/k/didem-madak/

Ophelian hakkında 1887 makale
Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın