ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Edebiyatımızda Eleştirinin İşlevselliği ve Şiir Yıllığı Saplantısı

Sosyal Medyada Paylaş:

Edebiyatımızda eleştiri etkinliğinin bir işe yaramadığını, fazla etkili olamadığını, gelişmiş batı ülkelerindeki gibi edebiyatı geliştirici işlevini yeterince yerine getiremediğini düşünüyorum.

Yetenekli olsalar bile yeni yazarları, şairleri tanıtmamak, kimi adlara piyasada prim yaptırmamak, ünlendirmemek gibi ilkel, azgelişmiş düşüncelerle de bizde yazarı, okuru geliştirici nitelikli eleştiri yazıları yazılamıyor; kuramsal eleştiri, özgün eleştiri kuramı ya da kuramları geliştirilemiyor maalesef. Daha çok ölüler edebiyatı sanki bizim edebiyatımız. Öldükten sonra ünlenen yazarlar, şairler, kitaplar edebiyatı…

Öldükten sonra beğeni, eleştiri, araştırma konusu olabilme ya da unutulup gitme edebiyatı. Anımsıyorum da şair Doğan Ergül’ün şiirlerinin dikkati çekmesi ne zor olmuştu. Haydar Ergülen Radikal’deki bir yazısında “iyi bir şair tanıdım” tümcesini yazmıştı da Doğan Ergül’e ilgi duyulmasını sağlamıştı. Ergül de genç denilebilecek bir yaşta yitirdiğimiz ölü iyi bir şair oldu bizler için artık… Şair oldu ama şiir kitaplarını bıraktı ardında. Bir yazar, şair öldükten sonra ünlense ne olur ünlenmese ne? Ahmet Ümit’in
basında sık sık yer alan gülme ile sırıtma arası yüz ifadesi gibi acayip bir şey bu.

Eleştiri yazısı yazanlar, bir yazarı arkadaşlık ilişkisi çerçevesinde tanıyorsa, özellikle de yayıncıdan maddi-manevi getirisi varsa eleştirme, yani yazara dikkat çekme işine girişiyorlar. Sonuçta, yayınevlerinin, baskı/etki gruplarının isteklerine göre “eleştiriler” yazılıyor genellikle. Eleştirinin edebiyatımızdaki bugünkü cılız işlevinin ya da işlevsizliğinin daha birçok nedeni de var elbet. Bizde eleştiri denildiğinde tam olarak ne anlaşıldığı da belli değil açıkçası.

Örneğin: Gazetelerin kitap eklerindeki eklektik kitap tanıtım yazılarının satır aralarına sıkıştırılan eleştiriler sıradan okurun yeterince dikkatini çekmezken, batılı anlamda nesnel profesyonel doğrudan bir radikal eleştiri yazısı, yani “kritik”, insani ilişkiler bakımından adamakıllı sorun oluşturabiliyor kültür piyasamızda. Eleştiriye “duygusal” yaklaşmak deniliyor bu davranışa. Bu yüzden, denemenin özgür yapısı ve kişiselliğinden yararlanmak amacıyla “eleştirel-deneme” denilen tür icad edildi.

Ülkemiz edebiyatındaki, şiirindeki yenilik, yaratıcılık, farklılık arayışı, avant-garde(öncü) deneysellik çabaları yeterince canlı ve üretken olmadığından, daha doğrusu daha çok tutucu düşüncelerle cesaretlendirilmediğinden radikal eleştiri yapılsa bile, onun yok ettiğinin yerine yenisinin, daha iyisinin hemen ve daha güçlü bir biçimde üretilmesi çok zor olabiliyor. Bu yüzden radikal(kimine göre yıkıcı da denilen) eleştiri pek tercih edilmiyor yazarlarca, editörlece…

Radikal eleştiri ile hasbel kader karşılaşılıp şoka uğranarak biraz durakladıktan, kavgası verildikten sonra, alışılmış olanlar, bilinenler devam ettirilebiliyor yine. Oysa edebiyatın feneridir eleştiri; hele de avant-garde, Marksçı, anarşist radikal eleştiri olanı… Yolunu aydınlatır, kendisine çeki düzen vermesini, yeniliklere açılmasını sağlar edebiyatın. Profesyonel eleştirinin yokluğunda bizde olduğu gibi sürüklenir, yönünü bulamaz, en sonunda kayalıklara oturur edebiyat. Edebiyat, eskilerin anladığı gibi bedî bir sanat, “edeplilik” değildir kesinlikle. İnsani olan her şey sanatın konusu olabilir.

“Kritik”, kökeni bakımından Yunanca bir sözcük; İ.Ö. 4.yy.’da “edebiyat hakkında karar verme” anlamını kazanmıştır. “Critica” ise İtalyanca’da kullanılıyor günümüzde. İngilizce’deki “criticism”, Fransızca’daki “critique”, Almanca’daki “kritik” sözcükleriyle eş anlamlı. Dilimize de bu dillerden geçmiş;“tenkit” karşılığı olarak. Kritik diyoruz. Yazım kılavuzlarında da böyle yer alıyor. Alman dilinde “kritik” günlük köşe yazısı biçimindeki “izlenimci”(impressionist) eleştiri anlamına geliyor. “Kritik” sözcüğünü, bir sanat yapıtının estetik bağlamda sistematik biçimde değerlendirilmesi olarak tanımlayabiliriz. Günümüzde gelişmiş batı ülkelerinde edebiyat alanında sayısı on sekiz civarında eleştirel kuram ve devinim var. Edebi yapıtlar bu kuramların ilkeleri çerçevesinde nesnel, bilimsel biçimde ve profesyonelce eleştiriliyor.

Türkiye’deki sözümona edebiyat eleştirisi “okura kitap satma ve  okutma” alanında uzmanlaştırıldı farkındaysanız. En uyduruk kitaba bile dürüstçe olmayan olumlu “eleştiriler” yazılıyor. Gazetelerin kitap eklerindeki yazıların, yönlendirmelerin, bu anlamda giderek medyaya bağımlı hale getirilen edebiyatımızı aslında kimsenin aldırmadığı “tüketici okur” kitlesi yaratarak olumsuz etkilediği kanısındayım. Medyanın, holdinglerin, bankaların seçtiği kişiler “yazar” olarak sunuluyor topluma, bu kuruluşların yönlendirdikleri, piyasaya çıkarttıkları kitapların okunması isteniyor artık…  Bir kısım çevreler de bu olgunun okumayan toplumda umut verici olduğunu düşünüyorlar.

Kitap içeriklerinde kalite aramayan okur daha ziyade yayıncı holdinglerin iştahını kabartıyor. Banka yayıncılığı yinelemelere yönelik çalışıyor kanımca. Zaten edebiyatımız yinelemelerden ibaret değil mi; kim yadsıyabilir bunu? Mesela şiir konusunda hep aynı eleştiriler yöneltiliyor ortalığa, “meçhul şaire” anlayan anlasın kabilinden… Vurguladığım gibi eleştiri ile kurgusal(fiction) üretkenlik karşılıklı ve birbirini tamamlayıcı, geliştirici biçimde işlemiyor edebiyatımızda. Yazarlar, şairler de imza önemli değilse, yani yazarı, ciddiye almıyor eleştiri yazılarını. Okuyup geçiyor.

Bu ülkede çok az etkinlik profesyonelce yapılıyor zaten. İş anlayışında profesyonellik, ruhta amatörlük olmalı. Geri çekilmeler, kırgınlıklar, alınganlıklar ve küskünlükler oluyor. Duygusal karşı çıkışlar, yakınmalar “amatör” eleştirmene para ve maddi olanaklar sağlanarak rahatsız etmeyecek sözümona eleştiriler yazdırmanın zeminini hazırlıyor.

Kültür sanayii olmayan azgelişmiş ülke edebiyatının yanlış davranış özellikleri bunlar. Eleştiri kendi alanında profesyonel bir etkinlik olmalı. Hem sonra akademik olan güncel çalışmalar, araştırmalar da edebiyat dergilerine yansımalı. Bu alanda da cılız bir etkinlik gözleniyor açıkçası. Toplumla, okur dünyasıyla ilişki kurmayan akademik çalışmalar ne işe yarıyor acaba? Profesör, doçent kadrosu almaya mı?.. Kimi yayıncılar, dergi editörleri de akademik yazıları sıradan okur anlamaz diye yayımlamaktan kaçınıyorlar.

Okurun anlama, alımlama düzeyini yükseltmek gerekmez mi? Yıl içinde yayımlanan tüm edebiyat dergilerini izlemeye çalışıyorum olanaklarım el verdiğince. Söz konusu dergiler arasında içeriği tekdüze, dıkız, yeni düşünceler ve farklılıklar üretemeyenler çoğunlukta. Bir iki tane iyi dergi var. Bazı dergiler bir hışımla çıkıyor sonra duruluyor, tekdüzeleşiyor içerik açısından. Oysa günümüz dünya ülkeleri edebiyatı ile bağlantılar kurulabilmeli.

Varlık dergisi bile geçmişinden kazandığı ivmeyle devam eder görünüyor bugün. Çoğu edebiyat dergisinin editörleri arayış içersinde değil, sığ ve  az okuyan, dünya edebiyatını islemeyen, yabancı dil bilmeyen kişiler bana göre. Kötü edebiyat dergisi nitelendirmelerinde bu olgunun payı çok fazla.

  Şiire geçelim: Bir yıl bitince o yıl içinde yazılan şiirin bilançosunun çıkartılması için gösterilen çaba öteden beri gülümsetmiştir beni. Neden böyle bir şey yapmaya gereksinim duyuluyor acaba? Has şiir okuru çok az ve genelde şairlerden oluşuyorken…Doğru dürüst yanıtını kim verebilir bu sorunun? Şairler de okumuyor… 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yayınlanan şiir yıllıkları, ölmüş şairlerden başlayarak oluşan şiir katmanlarına yeni eklenenleri, daha çok da yazılan şiirdeki yineleme örneklerini içeriyor. Jeolojik bir olgu yaşıyoruz. Enerji israfından başka bir şey değil şiir yıllıkları.

Şiir yıllıklarının derleyicileri de tam olarak açıklayamaz bu garipliği kanımca. Geçmiş bir yılın şiir bilançosunu çıkaran yıllıkların müdavimi olan şairler neden rahatsız olsunlar ki bundan!.. Şiirimizin soyunma odasında açıklanan takım listesinde yer alıyorlar her yıl.Yıllıklar asıl “şair locası” işlevi görüyor bana göre; Cemal Süreya’nın sözünü ettiği… Kimileri “lonca” da diyor. ABD’de, Fransa’da olduğu gibi bir şairler derneği kurulabilir ülkemizde pekala. Şiir yıllıklarını bu dernek hazırlar. Daha demokratik bir iyi şiirler şeçimi yapılmasının yanısıra şiirimize bir tür kurumsallık da kazandırılmış olur. Düşünülmeli bu bence. İran’da Tebriz’de şairler mezarlığı bile var!… Etkin biçimde örgütlü şairler olamaz mı ülkemizde de… Şiir müzesi bile kurulabilir.

Bir şey daha var: Edebiyatımızda şiir yıllığına ya da ciddiye alınacak bir derlenceye girmişsen “tescilli şair” oluyorsun. Az bir şey değil bu… “Ölümsüzlük” ve “tescilli şair” olamama durumları canını acıtıyor her yıl yıllıklara giremeyen ama şiir yazıp duran şairlerin.

Gazeteler gündeme getirmezse, özel izler kitle dışında, kamu oyunun fazla bilgisi olamıyor bu olgudan doğal olarak. Zaten toplumumuzda Yahya Kemal, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Yılmaz Erdoğan, İbrahim Sadri vs. şair olarak tanınıyorlar. “Öteki” konumundaki şairler de(iyi şiir yazanlar ve yazdığını düşünenler) birbirini biliyor dar çerçevede.  Bankaların, holdinglerin, medyanın, büyük yayınevlerinin şiir yıllıklarına girmeyi umuyor her yıl ortalama bir şair. Yıl biterken şiir bilançosu çıkartmak bağlamında başka değişik sorular da gelebiliyor akla.

Yıllık denildiğinde otomatik biçimde gelişen “ölümsüzlük” itkisiyle, daha çok, yayıncı da olan şairlerin yararlandığı bir etkinlik karşısında oluyoruz açıkçası. Geçmiş yıllarda yayımlanan dergi eki olarak verilmiş herhangi bir şiir yıllığının içindekiler listesine göz gezdirin ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Öte yandan, banka yayınlarından çıkan bir şiir yıllığının ağırlığı olduğu kabul edilemez peşinen. Ama böyle bir anlayış oluşmuş durumda entelektüeller arasında. Kalite sorunu kendini göstermeye başladı şiirle ilgili banka yayınlarında özellikle içerik açısından. Sübjektif olmaları ölçüsünde bunlar edebiyat tarihi çalışmalarında bilimsel kaynak olarak kullanılabilir mi? Mesela YKY kendi Kitaplık dergisinde yıl içinde yer vermediği şairlerin şiirlerini pekala yayınladığı şiir yıllığına alabiliyor. Büyük bir çelişki değil de nedir bu? Kitaplık dergisiyle yıllık için yapılan şiir seçimleri birbirini tamamlamıyor.

Biten bir yıl, önceki yıllar, dediğim gibi yazılan şiir temelde pek değişmiyor genellikle. “Türk tipi” şiirimiz işte!… Edebiyat dergilerinde şiir üzerine yazanlar hep olumsuz tarafından bakıyorlar konuya bir de olumlu tarafından bakılarak “iyimser” yazılar yazılsa nasıl olur acaba? Şiirimiz adına olumlu gelişmeler de yok mu? Şairler birer “amentü” misali şiirimizi yerden yere vurmak zorunda mı düz yazılarında?

Mesela YKY’den şiir kitabı çıkan başarılı şairler… Neden kırbaçlayıp duruyoruz Türk tipi şiirimizi sürekli?.. Bir şey daha var: Şiir ödülü verilenler  değişmiyor aramızdan ayrılmadıkça. Geçtiğimiz yıl art arda şair ve yazarlarımızı  yitirdik. Ölü şairlere daha fazla ödül verilmelidir! Bunu bir düşünün ödülcüler isterseniz.  Daha önce de yazmıştım. Şiirin ideolojik, siyasi işlevinin olabildiğince geri plana düşmesi iyi değil günümüzde. Şimdilerde ortaya çıkarılan “tüketici okur” has şiirden anlamıyor açıkçası. Aramıyor has şiiri… Portekizli şair Fernando Pessoa’nın Can Yayınları’ndan çıkan “Uzaklıklar, Eski Denizler” (2009)adlı şiir kitabında etkileyici şiirler var. İyi iş çıkarmış Cevat Çapan ustalıklı çevirileriyle. Okyanusa bakan bir ülkede yaşamak ne iyi. Şiir yazmak… Pessoa’nın şiirleri İngilizce’den çevrilmiş Türkçe’ye. Müzikal dil Portekizce’den çevrilseydi keşke dilimize doğrudan…

Her neyse, şu yıllık konusunda bir iki şey daha söylemeliyim: Şiirimizde her yıl bilinen adlara yeni eklemeler yapılıyor kimi yıllıkçı-yayıncı şairler tarafından. Yaratıcı yazarlık kurslarının iyi öğrencileri de olabilir bazıları bu şairlerin… Binlerce yıl sonra nasıl bir şiirimiz olacak; şiir olacak mı acaba? Boşuna mı uğraşıyor şiir yazarak ölümsüzlük peşinde koşanlar? İyi bir şiirin en fazla yüz yıllık ömrü olabilir diye düşünüyorum. Kültür değişiyor.

Elektronik edebiyat, e-şiir klasik kitaba dayalı kağıt edebiyatının yerini alacak yakın zamanlarda. Kağıt inceliğinde kullanışlı ekranlar, akcamlar olacak. Başka edebi- estetik anlayışı olan kuşaklar oluşacak. Çoğumuz sadece sevgilimize, annelerimize şiir yazmakla sınırlandıracağız bu kağıt üzerine şiir yazma hevesini, üretkenliğini bir süre sonra. Bu arada, tasfiye edilen “şiir yazarları”nı da bilebilmeliyiz her yıl. Şiir yazmakta ısrar edenleri de. Hep aynı şiiri yazıp duran dinozorları. Belli bir sayıda şiiri olmalı her şairin kanımca. Bir yerde durmasını bilmek ne iyi. Yaşam boyu şiir yazılmalı mı? Bir de şiirlerin konuları neden hep hüzün, aşk bu ülkede, kötü, itici, gotik konularda da şiirler yazılabilir. Bir denense diyorum. Tek dizelik şiirler… Böylelikle şiirimizde çeşitlilik gelişmiş olur.

Taşrada çıkan dergilerin bazıları da iyiden iyiye kötü şiire pirim verir durumda.Bu da bir editör ve düzeysizlik sorunu ne de olsa. Dergiler seçici olmalı. Kabaca sürekli şiir üreten şairlerin taşra dergilerine yönelmelerinden anlıyoruz bunu. Nasıl olsa ada hürmet ettiklerinden, bir de bu dergiler belirgin adları dergi vitrinine doldurup ciddiye alınmak istediklerinden(Mor Taka dergisi örneğin) her yazdıkları şiiri özellikle taşra dergilerine gönderiyor yaşlı şairler. Karşılıklı çıkarlar dizgesi işliyor bu konuda. Afrodisiyas-Sanat örneğin; doldurma bir dergi olarak… Akatalpa’da şair sayısını artırdı. Bir zamanlar yaptığı gibi “nitelikliyim” savında bulunamayacak kadar.

Bana göre künyedeki ticari yayın olmadığı tümcesini kaldırmalı ve artık ticari yayına dönüştüğünü, meta-dergi çıkardığını kabul etmeli Ramiz Dara. Akatalpa öykü dergisi de bunun başa bir kanıtı. Eski kadrosu iyiydi Akatalpa’nın. Fayrap dergisinin yayın yönetmeni Hakan Arslanbenzer’in şiir yıllığı düzenlemek açısından farklı bir şeyler yaptığı kanısındayım. Onun şiir yıllıklarında nesnel eleştirel ve de radikal şiir değerlendirmeleri okuyabiliyoruz. Şiir adına yeni olanları, arayışları, deneysellikleri ortaya çıkarmaya çalışıyor Arslanbenzer, yorumluyor; onu görmezlikten gelmeye çalışmamalıyız. Edebiyat adına katı ideolojik-siyasi bir çizgi izlediğini düşünmüyorum Arslanbenzer’in ama dergisini kendisiyle bu ölçüde özdeşleştirmekten vazgeçse daha iyi olacak. Fayrap bir “Made in Arslanbenzer” olduğunu bağırmamalı. Fayrap iyi, en önemlisi de içeriği farklı, eleştirel duruşu işe yarayan, dikkate alınan tipik postmodern bir yazın dergisi. Solda ve sağdaki bazıları sevemiyor bu dergiyi ama dikkate almaktan da vazgeçemiyor.

İyi şiirden anlayan çok az editör var dergi çıkaranlar arasında. Bazı dergi sahibi editörler de işin tadını çıkarıyor ve gönderilen şiirleri düzelterek yayınlama gayretkeşliğine yöneliyor. Bunu yazıp itiraf edenler de yok değil. Empatik düşünülerek böyle yapılmaması gerekir. Kendi şiirinin düzeltildiğini düşünmeli editör-şair. Nasıl tepki verirdi acaba? Düzeltilmiş şiir şairine ait olmaktan çıkar. Hiç yayınlamamak daha iyi beğenilmeyen bir şiiri. Hem sonra etik değil düzeltme davranışı yayıncının. Şiirlerin bir çırpıda yazıldığı önyargısı da buna yol açıyor olabilir.

Bir Tüyap Fuarı’nda standında görüştüğüm Berfin-Bahar dergisinin yayıncısı İsmet Arslan konuşma sırasında bir ara, dergisinde, mizanpaj yapılırken, düzyazıları yerleştirdikten sonra kalan boşluklara denk gelecek boyuttaki şiirleri seçip yayınladığını söylemişti. İlginç değil mi? Dürüstçe söylüyor dergisinin şiir yayınlama biçimini İsmet Arslan hiç olmazsa. Bir de şunu eklemeliyim: Akademisyen olarak yıllık derleyen Baki Ayhan T.’nin iyi şiirden anladığını kim savlıyor? Ne öznellik… Postmodern anlayışla, Dergah’ta ve ilkesizce her yerde şiir, şiir incelemeleri yazan biri hangi şairlerin şiirlerini alabilir hazırladığı yıllığına acaba? Seçimleri açısından da kuşkulanmanızı öneririm YKY’nin şiir yıllıklarından. Bütün sene şiir okumayıp da yayınlanan yıllıkları satın alan “şiir okurları” nı anlamak da çok güç gerçekten. Baki Ayhan T., Hüseyin Atlansoy’u mu, Shakespeare ve Mevlana karışımı duyarlılıklı tekdüze şiirlerin şairi Cahit Koytak’ı mı ya da kimi alabilir ve ilerici bir şair bu adların yanında görünmek ister mi onun yıllığında iyi şiir adına?

Akademisyenler bu ülkede nesnel, eleştirel ve hatta bilimsel şiir yıllığı hazırlayamaz kanımca. Profesör olduklarında, kariyer endişesi sona erdiğinde belki. Akademisyenlerin çoğu gerçek ideolojisini gizleyip, takıyyeci oluyorlar. Milliyetçi, tutucu, Kemalist, faşizan görünmek zorundalar çünkü. Ayrıksılar bu kuralı bozamaz.   Şiirde ideoloji olmalı. Var da… İdeolojinin Althusser yorumu kastettiğim. Prof. Doğan Aksan’ın şiir yıllığı ile Prof. Nurullah Çetin’in şiir yıllığı aynı olabilir mi hazırlasalar örneğin? İkisinin de şiir değerlendirme kitapları var biliyorsunuz. Yineleyeyim: Kendi payıma bağnaz, militanca olmamak koşuluyla ideolojik olabilmeliyiz diye düşünüyorum edebiyatımızda.

Yeni sivil şiirin, yeni bir sivil ve gerçekten demokrat ideolojisi olmalı toplumun içinde bulunduğumuz tarihsel aşamasında. Burada son olarak şunu ekleyeyim: Kesinlikle nesnel-eleştirel olmalı şiir yıllıkları, şiirimizi yorumlamalılar gelişimi açısından, hazırlanıp yayınlanması zorunluysa bu yıllıkların.

Şiir açısından batılı ülkelerde buluş ve arayışlar giderek öne çıkıyor. Oysa yeni bir şiir ortaya çıkartmak için poetika geliştiren, ciddi biçimde çalışan, araştırma yapan bireyler, gruplar ve devinimlere rastlayamıyoruz ülkemizde. Yapılanlar ün kazanma çabalarının ötesinde değil. Yanıp sönen saman alevleri…

Şiirimizin ruhunu oluşturan temel bir felsefe olmalı. Batılı anlamda felsefesiz olan bizimki gibi ülkede olabilir mi böyle bir şey? Yıllıklara dönersek: Şiirde olağandışı bir gelişme yoksa “bilanço” saplantısıyla her yıl başlarında “kadrolu ve doldurma” şairlerden oluşan şiir yıllıkları yayımlama saplantısından vazgeçmeliyiz. Şiir yıllıkları birer eleştiri ve buluş yıllıkları olmalı, yeni ve estetik olan şiirleri sunmalı bize. Derleme-toplama yıllıklara ne gerek var? Kağıt savuranlığı olmaktan öte… Yıllığın “antoloji”den bir farkı olmalı. “Ortaya karışık” tan başka bir şeye benzemiyor şiir yıllıkları bizi alıştırmaya çalıştıkları kadarıyla. Yeni ve farklı bir gelişme olmadı şiirimizde bu yıl da; doğrusu özgün bir yıllık oluşturamayacak kadar az güzel ve yeni şiir yazıldı. Şiir yıllıklarının nesnel ve profesyonelce eleştirel yönü zayıf kaldığından edebi değerinin yeterli olmadığı, şiirimize önemli bir katkıda bulunmadığı kanısındayım.

Abdullah Şevki 

Haziran-2010, Ankara.  Bu yazının alıntı Linki (   www.mevsimsiz.net  )

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!