ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Firak * Yasemin Ekşi

Sosyal Medyada Paylaş:

BİR MENSURE ŞİİR ÖRNEĞİ

“dokun bak yüreğim sağ yanağındaki gamzende atıyor…”

Sessizce açtı odanın kapısını, ahh ne çok isterdi açılan kapıyla yüzüne bir evin kokusunun yayılmasını. Kapıda bir an durup öylece odaya baktı ne kadarda uzaksın yuva sözcüğünden diye geçirdi içinden.Üç ranza altı dolaptan oluşan küçücük bir odaydı karşısındaki.Başı boş köpekler gibi duruyordu duvar kenarına itilmiş minik masa ve tek sandalye. Daha önce hiç tanımadığı farklı şehirlerden kopup gelmiş beş kız arkadaşıyla paylaşıyordu normalde tek kişinin zor sığacağı alanı. Adımını atıp kapıyı kapattı, demir eşyaların soğukluğu daha bir yürüdü üstüne, ürperdi birden. “Hiç değilse ahşaptan yapsalardı şunları, belki biraz…” boğazında kaldı cümlenin gerisi. İsterse altından yapılsınlar tutar mıydı odun sobalı küçük evinin yerini.

 

 

Yatağın üzerine bıraktı çantasını, eğildi yastığının altından anahtarını almak için.Böyle yapıyorlardı kızlarla herkes anahtarını yastığının altında bırakıyor, birinin bir şeye ihtiyacı olduğunda rahatlıkla açabiliyordu diğerinin dolabını. Yastığın altında bir kağıt parçası eline deydi.koca bir gülümseme yayıldı yüzüne ,biliyordu bunun ne olduğunu…küçük bir zarf beyaz bir güvercin gibi konmuştu ellerine. Odada kimsenin olmamasına ilk defa bu kadar sevindi ,içine sindire sindire okuyacaktı mektubunu.

 

Kimdendi acaba? Kızlar duysa ne gülerlerdi ama, daha kimden olduğunu bile bilmeden sevindiğine. Biraz eski kafalı buluyorlardı onu sanırım, ne gereği vardı mektubun hem bak internet diye bir şey vardı, ee cep telefonları da aynı işi görüyordu. Çokta önemsemiyordu ne düşündüklerini, o’da farkındaydı teknolojinin nimetlerinin, onların anlayamayacağı bir keyifti aslında mektup almakta, yazmakta. Sevdiğin insanların ellerinin gözlerinin deydiği bir kağıttan daha değerli değildi metal bir eşyanın soğukluğu.Hem öyle kolay iş değildi mektup yazmak, bir kere küstü mü sana kelimeler sabahı dar ettirirlerdi de yine de bir taneciği gelip oturmazdı beyaz kağıdın üzerine.Emek isterdi mektup yazmak,insan sevdiğine , dostuna emek vermeyecekse ne diye nefes tüketsin bu dünyada.Yavaşça çevirdi zarfın arkasını. Gönderen kısmında tek bir kelime duruyordu: “şeyda” . Adı `şeyda` olan ne bir arkadaşı ne bir dostu vardı , alıcı kısmı doğruydu ,evet ona gelmişti bu mektup ama göndereni kimdi?

“yasemenim,

Beyaz kokulu mağrur çiçeğim,

Bir aşk ki an be an göğsümün orta yerinde oturur durur, sanki harlı bir ateş her gece eritip, aşk imbiklerinde süzer ruhumu. Asumani bir sevda kuşudur güneş her sabah penceremde, rahiyan mihman olur uykularıma.

 

Sana dokunmaya kıyamayan bu eller gök kubbenin yedi kat göğünü zorlar:“Tanrım aşk-ı od’undan mahrum eyleme beni. Yansın kavrulsun mecnun misali çöllerde ruhum, Seyit Nesimi gibi yüzülsün derim ,tek bir nazarına boynum vurulsun. Yeter ki sinemde yanan bu ateş-i suzan sönmesin.” derim.

 

Ben şeydayım zülf-ü perişanın içindir zar’ım. Ben ki şem’e koşan pervaneler gibi yanar, yanar,yine sana koşarım. Garibim beklemem maşuktan bir iltifat. Garibim ondandır geceyi yırtan ah-u zarım.

 

Ey sanem! Devrilir her gece düşüme uykuların, firakın kurşuni bir yorgan olur ezer ruhumu,ama bilesin talip değilim yüreğindeki hiçbir yere, aşkım yalnız sanadır,varsın yüreğin senin olsun .Sormadım ki severken,karşılık bekleyeyim.

Yasemenim ,

Beyaz kokulu mağrur çiçeğim,

Dokun bak yüreğim sağ yanağındaki gamzende atıyor.”

Bir süre elinde asılı kaldı mektup. Neydi bu şimdi? Biri şaka yapıyor dese, şaka olsun diye yazılacak sözler değildi bunlar.Beyni hala yazanları algılamaya çalışmakla meşguldü. Tam o sırada zarfın iç kapağına yazılmış iki satır gözüne çarptı:

 

“Şirler pence-i kahrımda olurken lerzan,

Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.”

(yavuz sultan selim)

 

( aslanlar pençemde korkudan titrerken,

Felek beni ahu gözlü bir güzele mahkum etti.)

Bu iki mısra yazı değildi sanki , Kerem’in ahından arta kalan iki kor parçasıydı yazıya bürünmüş , daha söylerken yakıyordu insanın bütün uzuvlarını.

 

Özenle katlayıp zarfa yerleştirdi mektubu .Masadan kalkarken sandalyenin zeminde çıkardığı o tiz sese bile aldırış etmedi. Derse gitmek için çıktı odadan. Dış kapıya vardığında arabaya binmekle yürümek arasında gidip geliyordu.Ne zaman aklı karışsa ne zaman düşünmeye ihtiyacı olsa Karadeniz’in hırçın dalgalarla dövdüğü sahilde buluyordu kendini. İşte şimdi o anlardan biriydi, hızlı adımlarla geçti önünde uzanan geniş yolu.Ayakları gitmek istediği yöne doğru yolları adımlarken, yürüyüşün ritmi dalga sesleriyle buluşuyor, kalbinin ve beyninin gizli dehlizlerine yönelen bir serüvene başlıyordu o. Ama bu sefer cevabı sahibinde gizli olan bir soruyla baş etmek zorundaydı. Kim?

 

Kimdi bu asırlar öncesinin ateşiyle kavrulmuş olan sözcükleri gönderen? Hem mümkün müydü kalbine talip olmadan birini sevmek? İlk soruda olduğu gibi bu sorularında cevabı onda değildi.Tanıdığı herkes gözlerinin önünden geçti, çevresinde olan hiç kimse rağmenli bir sevgiyi taşıyabilecek kadar büyük yüreğe sahip değildi.

Aradan geçen zamana inat her gün kontrol ediyordu mektup kutusunu , içini kemiren merakın önünü alamıyordu. Her ne yaparsa yapsın beynini o cevapsız soruyu yargılarken buluyordu.

KİM?

&

İçinde tarifi imkansız bir heyecanla koşuyordu sahile doğru, sonunda olmuştu işte “şeydası”, deli aşığı tekrar hatırlamıştı onu.Üstünün kirlenmesine aldırmadan bıraktı kendini soğumaya yüz tutmuş kumların üzerine, büyük bir özenle açtı elindeki zarfı:

“yasemenim,

Beyaz kokulu mağrur çiçeğim,

Beyhude geçen ömrümün gecesi bende günü sendedir,sihr-i efsun gibi sarar dört yanımı aşkın, yakar kavurur cehennem ateşleri ruhumu, biçareyim “of” diyemem yinede sana.

 

Ak bir yıldız doğar bahtımdan kara gecelerin sabahlarında. Şimali sana dönmüş ömrümün kıblesi sayar , kıyama durdururum ruhumu kan kızılı şafaklarında.

 

Küçüğüm,

Ne zaman ki sesini duysam ,Nuh tufanından bir gün dolar avuçlarıma, ne zaman ki sesini duysam mısralar yağar üzerime dür-daneler gibi, ne zaman ki sesini duysam bu şehir ağır gelir düş yorgunu ayaklarıma.

Firakın şerha şerha bölerken ruhumu, senli demlerden bir ağıt takılır dudaklarıma, o dudaklar ki kaşının köşesindeki boşluğa gömülmek için gelmişler bu cihana.

Yasemenim,

Beyaz kokulu mağrur çiçeğim,

Yıldızlar seninle kavuşur yeni mahreklerine,bense vuslatı sildim çocuk gözlerimden.Vuslat ki aşkın en son katili , sen ki sonsuz kere ruhumda yankılanmalı, deva olmamalı hiçbir merhem dertlerime.

Küçüğüm,

Dokun bak yüreğim sağ yanağındaki gamzende atıyor…

 

N : Beni bir gün portakal şarabı içmeye çağıracaksın diye çok korkuyorum…”

Son cümle yanıt oldu bütün sorularına, gözleri takılı kaldı aynı yerde duran iki mısraya:

“o gül-endam bir al şale bürünsün yürüsün,

ucu gönlüm gibi ardı sıra sürünsün yürüsün.”(Enderunlu vasıf)

“ateş kesilir geçse saba gülşenimizden” II.selim

Seni her gördüğümde ardından yürürdüm , bilir misin nasıl kokardı Karadeniz saçlarında..hem istemezdim gelişini görmeyi, alışsın isterdim bu deli yürek gidişlerine.

Yasemen, beyaz çiçek!

Hayat sana mühürlü zamanlar sunar ben kıvranırım yokluğunun aynasında.Aşk bilenir yürek taşında , sunamam sana kan sızar ellerinden. Sen dalgalar eşliğinde şiirler okursun :

“Uy havar!

Muhammed, İsa aşkına,

Yattığın ranza aşkına,

Deeey, dağları un eder Ferhadın gürzü!

Benim de boş yanım hançer yalımı

Ve zulamda kan – ter içinde asi,

He desem, koparacak dizginlerini

Yediveren gül kardeşi bir arzu

Oy sevmişem ben seni…

 

Bense gruplarda demlenirim ,“benzemez kimse sana tavrına kurban olayım” acılı bir ezgi gibi dağılır dudaklarımda.

 

Sen İstanbul olursun , gözlerinde Haliç`in ışıkları , gelmiş geçmiş ne varsa insanlık adına teninden süzülen bir ciğ tanesidir.Bense karla kaplı yolarında tek ayak izinin olmadığı, hoyrat şimal rüzgarlarına gebe , açlığın , yokluğun , yoksulluğun bile terk ettiği bir doğu şehri.

 

Sen gecenin koynunda tam bir dolunay, ben zifirin en kırık noktası.

 

Olmadı küçüğüm olmazdı… Sen ayrılık kokardın , ben tepeden tırnağa aşkın adı.

 

Bilirim yarım bir öyküdür benden sana kalan, bilirim silik bir yazıyım hatıralarında , zerrem dokunmaz aklının ucuna.

 

İşte bu yüzden dilim lal, işte bu yüzden sesim kısa bir türkü oldu kulaklarında.

 

Sen her bahar takarken çiçekten taçlarını , sararken misk-i amber rahiyan dört yanı, bana firakın zindanlarında çürümek düşerdi.

 

Gelemezdim yanına beyhude çırpınışlarda kirlenmemeliydi senli düşlerim.

Sen her dem portakal şarabı kokmalıydın , bense sana gelme hayalleriyle avunmalıydım.Tek ortak anımızın hikayesi gibi:

 

“ genç adam düşmüştür aşkın avuçlarına , her gece bir mum yakar sevdiğinin gözlerine benzeyen. Gece güne nasıl koşarsa oda sevdiğine koşar hayalin kollarında.

 

Bilmez kadını kavuran ateşin gücünü , ta ki portakal şarabı içmeye davet edilene kadar.

 

O kadar uzun zamandır beklemektedir ki bu günü , o kadar çok hayal etmiştir ki gitse bozulacaktır o hayalin büyüsü gitmese yutacaktır vuslatsız anların kuyusu.

 

Ve genç adam gitmemeyi sever , genç kadın beklemeyi…portakal şarabı tadında kalır aşkın yıllanmış öyküsü…”

 

 

Gelemem küçüğüm gelemem, kağıda düşmedikçe bodur kalan kelimelerimle sana içimdeki seni çizemem…

 

Bende olanı, sana ait olanı bildirmekti görevim, şimdi içimde derari bir ışıksın sen ,ben bu ışıkla yolumu çizip gitmeliyim…

 

 

&

 

Soğuk kumların üzerinde silik bir suliettir gözlerinde beliren , gecenin içinde sönük bir ışık gibi kalır.Nerden bilsin küçük bir kız çocuğu olan yüreği , suskun limanlar gibi sessizliğe gömülü , ruhunun ağır aksak ilerlediğini düşündüğü , kısa merhabalara yüklediği arkadaşlığın koca bir ummanı gizlediğini.

 

Artık bilmektedir ama heyhat ! Ondan geriye iki mektup ve portakal şarabı tadında bir aşk kalır. İlker-i şeydası çocuk ellerini vuslatsız bırakmayı sevmiştir.

 

Hiç başlamayan bir aşk asla yarım değildir…

 

Yasemin Ekşi

 

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!