ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

HAYATA KARŞI BİR SATRANÇ OYUNUDUR ŞİİR

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiir, kullandığı dilden öte, kendine özgü bir “şiir dili” taşıyan sanattır.

Tarihi de insanlık tarihi kadar eski. İnsanın iki ayağı üstünde doğrularak ilk haykırışıdır şiirin başlangıcı. Bugün kaygımız elbette çağdaş şiirdir. Şiir yazan insan beyit kullanmıyor artık. Koşma, dörtlük tarzında vezinli şiirleri tercih etmiyor. Hem imlada, hem dilde, hem de dize-uyak açısından özgür bir şiire doğru yol alıyoruz. Uyaktan kaçışın, şiiri yazanı özgür kılmasının yanında okuyana çok fazla tat vermediğini kabul etmek gerekir. Kulak uyağı özlüyor, arıyor. Bulamazsa sanki kalıcı olamıyor şiir.

Neden bu kadar çok insan şiir yazar?

Şiir yazmak, roman ve öykü yazmaktan çok daha kolay bir şey midir? İnsanlar bunaldıkları, sıkıldıkları, çok hüzünlenip çok sevindikleri zamanlarda neden heykel yapmazlar, roman yazmazlar, bir tablo ortaya çıkarmazlar? Şiir, diğer sanat dallarından daha mı az bir birikim ve yetenek gerektiriyor ki furya halinde yazılıyor? Bunalıma girmiş aşıkların “ben sana hayran, sen cama tırman” tarzında sözcükleri bir araya getirerek, alt alta yazmalarını şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Durup dururken, temel bilgisi ve birikimi yokken nasıl ki heykel yapmayı düşünmüyorsak, şiir yazmaya başlamadan önce böylesi bir kaygıyı taşımalıyız. İnandığı siyasi görüşün kilit sözcüklerini araya serpiştirerek, sözcükleri yan yana yazan ve dizeleri alt alta getiren insanların sırf dünya görüşlerine yakınız diye yazdıklarını şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Mitoloji sözlüklerini önlerine koyup, mitolojik tanrıların isimlerini kullanarak, mitlere gönderme yaparak sözcükleri bir araya getiren insanların dizelerini sırf bu içeriklerinden dolayı şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Köşe başlarını tutmuş insanların eşi dostu, akrabası, arkadaşı diye dergilerde yayınlanan ve birtakım anlamsız sözcüklerin bir araya getirildiği dizeleri, şiir olarak kabul edebilecek miyiz? Bir şiirin altındaki imzanın ünlü bir imza olması nedeniyle kötü bir şiiri, şiir olarak kabul edebilecek miyiz?

 

Neden illa şiir yazar insan?

Üzgünüm ki bunun asıl yanıtı şiirin nicel boyutunun küçük olması, bir solukta yazılıp okunabilmesidir. Oysa şiirin nitel boyutu, atmosferi ve yoğunluğu o kadar basit olmasa gerek. Aklıma geldi yazdım, hissettim yazdım gibi içgüdüsel bir yaklaşımın sonucu ortaya çıkan şiir kadük kalacak, çoğu zaman kelime çöplüğüne dönecektir. Elbette şiir yazmakla şair olmak aynı şey değil. Zor şartların adamıdır şairler; sorunsuz ve met-cezirsiz bir yaşamdan şair çıkacağını sanmam. Yaşamla çok barışık insanların işi değildir şiir. Dünya nimetlerinin çok ortasında gezen insanın işi de değil. Şair bu yeryüzünden havalanıp şiir yazar ve işini bitirince inip kuytu köşesine çekilir.

Çevresindeki insanlarla, dünyayla sorunları vardır şairin.

 Rahatsız adamdır şair.

Yalnız adamdır şair.

Bu yalnızlığı terk edilmişliğinden değil yaşamsal bir tercih olarak yaşayan insandır şair. Ya yüzlerce kilometre tek başına denizin üstünde kulaç atar şair ya da yüzlerce metre denizin dibine dalar şair. Şiir yazan arkadaşlar kendilerine şair demesinler. Yaşam onları şair yaparsa, çağdaşları ve gelecek kuşakları o payeyi ona verirler zaten. Adımız şiirsever olsun ne çıkar. “Merhaba! ben şiirseverim ya siz?”

 

Şiir bir Şiirden, şairlikten dünya nimetleri adına sebeplenmek çok mümkün değil. Zaten sebepleniyorsanız sizin şairliğiniz şüphelidir. Şiir, dert üstü, murad üstü yaşayan; mala-mülke gömülmüş; mevki-makam düşkünü insanlardan uzak durur.

Ne diyor Can YÜCEL :

“Şiir bir mutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız dünya için bir söz. Çünkü kağıt bir umutsuzluktur. Boş kağıt… Tuğlalar, briketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur. (…) Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de… Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllığı, uslanmadan akıllığı anlamaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisiyim.” Elbetteki bir humor var Can babanın sözlerinde. Şiir umudun en biricik çiçeğidir. Şiirsiz bir dünya düşünsenize. Şiir yok. Her türlü teknoloji var ama şiir yok. Böyle bir dünyada yaşasak çıldırırdık değil mi?

 

Peki neden çok yazılır da çok okunmaz şiir?

Şairlerin kitapları zar zor basılır ama satılmaz? İnsanoğlu şiirsiz yaşayamaz ama şiir satın alınmaz. Estetik olanın izleyicisi azdır. O yüzden nicel boyutuyla nitel boyutunu ayırabilmeli bu işin. Bakın spor dallarının en estetiklerinin seyircisi azdır. Eskrim gibi, golf gibi, su balesi gibi… Şiir de böyle bir sanat. Şiirin bir farkı var; özellikle gençlik yıllarında çok yoğun ilgi duyuluyor ve yazılıyor ama iş o kültürü uzun soluklu kılmaya ve geliştirmeye gelince çok az insan kalıyor bunu başarabilen. Eski yılların şiir tutkunları üretmeseler de şiir kitabı satın alırlar diye düşünüyoruz ancak bu konuda da rakamlar hayal kırıklığı yaratacak kadar düşük kalıyor. İnsanlar satın almayınca şairler de aklınıza gelebilecek her türlü işi yapmak zorunda kalıyorlar.

Şairlikle geçinen var mı?

Oysa istiyoruz ki şairler başka işle uğraşıp kirlenmesin. Peki bu mümkün mü? Cumhuriyetin ilk şairlerinin devlet memuru olmasını kınamamak gerekir; ama bunu bilmek de rahatsız ediyor doğrusu insanı. Her şairin Nâzım gibi olmasını beklemek haksızlık olsa da, medya kartelleri arasına sıkışmış şairleri gördüğümüzde bir terk edilmişlik duygusunu da üstümüzden atamıyoruz.

 

Neden şiir yazar insanlar?

Bu yazının yazılma nedeni  şiirdeki prangaların ve derebeyliklerinin ortadan kaldırılmasıdır aslında. Buradaki en ince nokta; bunca toz duman arasında şiir yazmak için yaratılmış, birikim sahibi ve yetenekli insanların heba olmasıdır. O insanların yollarının kesilmesi, önlerinin tıkanmasıdır. Türkiye’de şiir ağırlıklı birçok dergi yayınlanıyor. Bu dergilerin büyük kısmı İstanbul’da çıkıyor. Çok satan dergilerin medya holdingleriyle hem finansman, hem de dağıtım açısından bağlantıları var. Hatta bizzat bu holdinglerin yayın organları olarak çıkıyorlar. Bu dergilerde şiirler yayınlanıyor. Her sene ödüllü yarışmalar yapıyorlar. Şiir adına söyleşiler yapıyorlar. Şiir adına toplanıp kafaları çekiyorlar. Şiir üzerinden toplumsal bir kimlik elde eden insanlar yaratıyorlar. Güzel şeyler değil mi? Ödülleri kendileri verip kendileri alıyorlar. Dergilerinde benim, bizim anlam veremediğimiz garip -sözüm ona- şiirler yayınlanıyor. Sahip oldukları güçleri kullanarak kendi şiir kitaplarını yayınlıyorlar. Ben bunlara şiir klanı diyorum. Bu klanın merkezi de İstanbul’da. Dışarıdan bir insanın bu klana girmesine pek sıcak bakmazlar. Kendilerini bir dağın tepesinde görüp şiir yazan insanları küçümserler. Gerçek sohbetlerinde birbirlerinin arkasından sarf ettikleri sövgüleri bir yazıda , bir söyleşide birbirlerine övgüye dönüşür. Birbirlerini de hiç sevmezler. Büyük bir aşkla şiire tutkun insanlar, Anadolu’nun dört bir yanından şiirlerini ulaştırır onlara. Onları görmezler. Kendisinden daha iyi şiir yazan biri onlara ancak düşmandır. Bu klanı sarsacak bir yeni oluşuma asla izin vermezler. Şiir yazmak, şiir eleştirmek, şiir yayınlamak ancak onların tekelinde olacaktır, yoksa rahatsız olurlar.

 

Şiir kimsenin tekelinde olmamalı. Ahbap çavuş ilişkisiyle dergilerde yayınlanan şiirlerle, al gülüm ver gülüm tarzı düzenlenen şiir yarışmalarıyla, Türkiye şiiri çok fazla gelişme gösterememekte. Ben, dergilerde yayınlanan şiirlerin çoğundan bir tat alamıyorum. İçlerinden bir iki güzel şiir, şiir gibi şiir yakalayınca da mutlu oluyorum. Bu abuk sabuk şiirlerin altlarındaki tanımadığım imzaları hoş görüyorum; ancak bu şiirlerin altında ünlü isimleri gördüğümde yadırgıyorum, kınıyorum. Ama onlara da hak veriyorum. Yozlaşmış bir klan ilişkisi içinden arınıp şiir yazmak çok zor. Şiir, kirliliği hele ki içsel kirliliği asla kaldırmaz. Şiir çamur deryası içinde bile bir temiz yürekten sürgün olup gelir. Kokuşmuş içsel hesapların sonucu ortaya çıkan şiir ancak bu kadar olabilir diyorum. Yani alta konan bir tanınmış imza, çoğu zaman kötü bir şiiri kurtaramıyor.

 

Şiir eskiden daha masumdu.

Piyasa düzeninden daha arınmış, hatta piyasa ilişkilerinin pek sevmediği, para etmeyen bir sanat dalıydı. Ama ne olduysa oldu. Şiirlerin üzerinden rant sağlayan bir güruh ortaya çıktı. Önce masumca, televizyon programlarında, renk katmak için kullandılar şiiri. Sonra baktılar ilgi görüyor şiir, kasetlerini çıkardılar. Türkiye’nin gelmiş geçmiş tüm popüler şiirleri tarandı; birçoğuna beste yapıldı. Bazı güzel örnekler ve istisnalar dışında bize yakın şiirlerin, kötü bestelerle tecavüze uğradığına şahit olduk. O sevdiğimiz şiirleri okuyamaz olduk. Ne zaman okumaya kalksak şarkıları aklımıza geldi. Sevdiğimiz şiirlerin işgal edilmiş olduğunu gördük. Hele ki sabah şekerleri programlarına, ellerinde sazla çıkan insanların “şimdi size son çıkacak kasetimden bir şarkı okuyacağım” sözleri ardından, tutkunu olduğumuz dizeleri duyduğumuzda hem içimiz burkuldu; hem de o şiirden ve besteleyenden soğuduk.

 

Şiir yazmak roman öykü yazmaktan daha zor olabilir bazen. Bir romanda bir öyküde verilebilecek duygu yoğunluğunun, çok daha az sözcüklere sığdırılması kolay olmasa gerek. Şiirin matematiksel bir şey olduğunu düşünürüm; sesi bir eksiltseniz yıkılıp gidecek bir bina gibi. Bir kelime çıkarsanız sonuçları yanlış çıkacak bir denklem gibi. Zordur şiir. Bir mimarın hatalı bir bina yapmasına benzer kötü şiir. Yıkılır, dökülür. Hem mimariyle hem de matematikle çok ilintili şiir.

 

İnsanoğlunun hayata karşı bir satranç oyunudur şiir. Kötü şiiri hayat mat eder. İyi şiir hayata galebe çalar. Gelecek kuşaklara ses verir. Umut verir. Sevgiden, umuttan, aşktan, dünya nimetlerinden uzak insanların uğraşıdır şiir. Olmayana ergi metoduyla yaşar. Bu yoksunluklardan yaşamı üretir.

 

Şiir bir bestedir.

Öyle ki dilini hiç bilmediğiniz bir şairin iyi bir şiirini duyduğunuzda tat alırsınız. Bir misafir Japon kızın, bir aile toplantısında Türkçe okuduğum bir şiiri dinlerken ağladığını anımsıyorum örneğin. Şiir, sözcüklerin tıpkı nota gibi kullanıldığı bir bestedir. Şiirin boyutu ve derinliğine göre, kimi zaman şarkı olur, kimi zaman arya olur ve kimi zaman senfoni olur. Nâzım’ın Kurtuluş Savaşı Destanı böyle bir senfonidir işte. Hiç piyano çalmayı bilmeyen birisini piyanonun başına oturttuğunuzu düşünün. Rasgele basılan notalar ancak bir kakofoniye dönüşecektir. Şiir de böyle bir şey. Her sözcük bir notadır sonuçta. Kelimelerin anlamsızca dizilmesi ancak kelime çöplüğü olacaktır. Şiirin kulakla, sesle çok büyük bir ilintisi var. Eğer bir şiirde besteyi yakalayamıyorsanız, o şiirin niteliği hakkında bir vargıya ulaşabilirsiniz.

“Şiir gürültüden müziğe geçmektir. Şiir, evrenin içinde büyük seslerin, molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir.” diyor Can YÜCEL…

Attilâ İLHAN bir söyleşisinde çeviri şiirin, güzel bir reçeli ancak kavanozunu dıştan yalamak kadar tat verebileceğini söylemişti. Bunun nedeni o şiirin bestesinin yok olmasıdır.

Ben çeviri şiirde bu besteyi yakalayabilen çok az örnek gördüm. Bunlardan birisi Cevat ÇAPAN’ın Kavafis’ten Şehir şiirinin tercümesidir. O şiirin bestesinin, o çeviriden daha iyi olduğunu sanmam. Ama bu örnekleri yakalamak çok zor. O yüzden biz çeviri şiirden tat almıyoruz. O yüzden Ahmet ARİF’i dünya tanıyamaz. Çünkü “karanfil kokuyor cigaram”ı çevirdiğinizde, o dizede “cigarette” yazdığınızda şiiri yıkılır, yok olur.

 

Şiir bir ırmaktır. Şairin yüreğinden akar gelir.

Beyninden gelen kollarla bireşime girer, güçlü bir ırmak olur. Çağıldayıp başka yüreklere akamıyorsa şiir, şiirliğini yitirmez belki ama iyi şiir de olamaz. O yüzden devingendir şiir. Yolunu bulur, kendi yatağını bulur. Bazen tek bir dizede koca bir ırmak olur şiir. Bazen iki dize bizi tam alnımızın ortasından vurabilir.

Bunu İsmet ÖZEL’in “Gözlerim nemli değil, gözlerim namlu” dizesinde görürüz örneğin. Ahmet ARİF’in “Yokluğun cehennemin öbür adıdır / Üşüyorum kapama gözlerini” dizeleri böylesine bir ırmak olur ve bizi içine alır. Şiir arı, duru bir ırmaktır. Yalındır şiir. Tek başlarına masumca ve kolay duran kelimelerin, birleştiklerinde çok güçlü bir söyleme döndüğü bir bireşimdir, sözcüklerin sinerjisidir. Bu konuda Abdulkadir BUDAK şöyle der:

“Öyle bir su olacak ki yalınlık, dibindeki çakılı gösterecek; ama siz değil elinizi, kolunuzu omuz başına kadar soksanız o taşa ulaşamayacaksınız.”

 

Şiirin mistik bir yönü var.

Mistik şiirden söz etmiyorum. Çoğu zaman şiir bir güç tarafından şaire yazdırılır. Şair kalemi elinde tutandır, şiiri onun bedeni içindeki onu aşan bir güç yazar. Bu açıdan gerçek şiir kutsaldır bir anlamda. Şairler ülkesinin içinden çıkar gelir. Şiir yazıldığı ve bitirildiği andan itibaren yazanına düşmandır. Onun önüne geçer. Şair, şiirine hayretle bakakalır; yabancılaşır. Şiir, mükemmelliğiyle şairin bireysel zayıflıklarına kafa tutar. Şair, şiiri karşısında zaaflarından utanır çoğu zaman.

 

Şiir bir estetiktir.

Düzyazı bir buluta bulut der örneğin; bir böceğe böcek; bir aşka aşk. Şiir birebir karşılığı asla kaldırmaz. Bu yüzden imgeye muhtaçtır şiir. Öyle barış şiirleri vardır ki içinde barış sözcüğü geçmez. Öyle aşk şiirleri vardır ki içinde aşk sözcüğü geçmez. Doğrudan söylemez şiir. Belki bu yüzden bütün şairler yalancıdır. Şiirde estetiği kurmak ve yakalamak çok zor. Şiir zaten bu yüzden zor. “sen benimsin ciğerparem sevdiğim / gülden ağır söyleyemem sana” dır seni seviyorum demek. “Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç” der şair ayrılığı anlatırken. Şair onu o basit haliyle söylemez, söyleyemez. Şairliği buna el vermez. İnsan bakar, şair görür; insan görür; şair yakalar; insan yakalar şair dönüştürür.

Şair her zaman insandan bir adım öndedir şiir yazarken. Şiir, politik söylemi ve bu alanda birebirliği çok fazla kaldıramaz. Çünkü şairin şiirsel ve yaşamsal kaygıları ve şiirdeki estetik duygusu bunun önüne geçer. Slogana dönüşen bir şiir, şiirin estetiğini yıkar. Her zaman yıkar demiyorum. Çok güçlü, yere basan bir politik şiir, kitleleri arkasından sürükleyebilir. Dünyadan ve bizden çok güzel örnekleri var bunun. Öyle estetik ve ustaca yazılmış şiirler de vardır ki, yumuşak bir kadife gibi üstümüzü örter, güzel bir ninni gibi sarar bizi ve politik mesajlar verir rahatsız etmeden, incitmeden.

Bakın ne diyor Behçet NECATİGİL: “Biz bu kadar eğilmezdik / çocuklar olmasaydı.”

 Ne kadar güçlü iki toplumsal dize değil mi? Düzyazı, birebir söylemi daha çok kaldırabilir; rahatsız etmez. Oysa şiir bundan çoğu zaman incinir. Düzyazı her gün doğan güneş gibidir. Şiir ise bir gökkuşağıdır. Ne zaman ve nerede şairin karşısına çıkacağı belli olmaz. Çok da kolay yakalanmaz. Şairler o gökkuşağını yakalayıp altından geçebilecek güce sahip olan insanlardır. Hiç geçen olmamıştır; bunu bilir şair, gene de inadına gökkuşağına koşacaktır; bıkmadan, usanmadan.

 

Sonuç olarak şairlerin buluştuğu başka bir dünya var. Bu dünya şiirin matematiğidir, şiirin estetiğidir, şiirin müziğidir. Gerçek şiir, bu gerçeği yakalayabilen şairlerin elinden çıkıyor sonuçta.

Gerçek şiir iz bırakandır.

Her kuşağa, her zamana ve her mekana seslenebilendir, kalıcı olandır. Editörlerin yaptığı seçkiden çok daha önemli, toplumun bir eleği var. İyi olan kalır, kötü olan uçar gider. Bu yüzden Pir Sultan hala yaşıyor, bu yüzden Yunus yaşıyor, bu yüzden Nâzım yaşıyor. Yaşayan çağdaşlarımız arasında da buna layık insanlar var. Bunu zamana bırakacağız elbette. Bazıları için beklemeye gerek yok; şimdiden, yaşarken efsane oldular. Benim sözüm kendisini şair sananlara. Bu dünyadan göçüp gittiklerinde sadece soluk dergi sayfalarında kalacaklar. Gelecek kuşaklar asla onlara sarılmayacaklar.

 

Şairleri, şiirseverleri kışkırtmayı amaç edindim bu yazıda. Sitemlerimi kim üstüne alındıysa, kim hak verdiyse hepsine sağlık olsun diyorum. Her insan şiir gibi yazar, ama her insan şiir gibi yaşayamaz. Şiir gibi yaşayan insanlara merhaba…

Bülent Top 

Alıntı : anafilya.org/go.php?go=7d341600a0336

Bülent Top a şiire katkı sağlayan bu değerli yazısı için çok teşekkür ediyoruz.

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!