ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

İBRAHİM İNECİK KİMDİR

Sosyal Medyada Paylaş:

İBRAHİM İNECİK KİMDİR

“İbrahim İnecik, sıcak bir Temmuz gününün ikindi vaktinde Dünya misafirhanesine uğramış bir yolcu. Tarsus doğumlu, ama Aslen Şanlıurfalı. İlk-ortaokulu Şanlıurfa’da ve Adana’da, liseyi ise İstanbul’da okumuş. Ve halen şehr-i İstanbul’da nefes alıp veren fakir bir Ademoğlu. Kendini bildi bileli elinde kalemi hayatı yazmaya çalışan biri” olarak tarif ediyor, kendini.

 

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

Herkes “O”nu soruyor bana.
“Kime yazıyorsun bu şiirleri, şair” diyorlar…
“Boşluğa” diyorum.
Tebessüm ediyorlar.
Kimi mecnun gözüyle bakıyor.
Kimi derviş…
Orta yolu bir türlü bulamıyoruz.
Yani usta ben şair değilim ki sadece yazıyorum “onu” yazıyorum.
Onlar şiir sanıyorlar…
Tuhaf bir hikâyem var farkındayım, “tâ kalu belâ’dan” başlayan..

|İbrahim İnecik

 

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

BİZİM RADYO’DA CUMARTESİ GÜNÜ SAAT: 21.00 DA MAVİ PUSULA PROGRAMINDA DİNLEYEBİLİRSİNİZ.

/////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

Genç kalemlerden “Ölü Kentin Kitabı”nın yazarı İbrahim İnecik ile şiir ve radyo programcılığı üzerine konuştuk.
104.4 frekansından İstanbul’a ve “www.bizimradyo.com” internet adresinden dünyaya sesini duyuran Bizim Radyo’nun başarılı programcılarından, Mavi Pusula sunucusu olan İnecik, Cumartesi gecesi herkesi radyo başına dâvet ediyor… Niçin dâvet ediyor, sorusu için buyrun
röportajı okumaya…

*Kitap çalışmalarınız var. İlk kitabınız ismi “Ölü Kentin Kitabı.” İsmi niçin böyle oldu?

Evet… Söylediğim gibi, kendimi bildim bileli elde kalem yazmaya çalışıyorum… Yazmak fıtrattan gelir. Allah (c.c) bunu size vermişse bu özelliği bulup ortaya çıkarmak da pek zor değil. Her şeyden, herkesten yazacak bir şeyler çıkartabilirsiniz. Ölü Kentin Kitabı da ilk çalışmam. Kent, içinde binlerce on binlerce hayatı barındıran, ama o on binlerin içerisinde de yalnızlığın çepeçevre kuşatmış olduğu ömürler… Kent benim için yüreği temsil eder. Kitapta o yalnızlık kuşatması içinde kendini yitiren yüreklerden yola çıkarak bu ismi verdik. Bu kitabın bir de devamı olacak. Bir kaç ay sonra çıkacak inşaallah. Bu kitapta ise tam tersi bir konu işlendi: Adı da “Aşk”. Alt başlık olarak ise “Ölü Kentin Dirilişi” olacak.

*Kitabınız da Mavi ve Canfeza diye iki kahramanın hikâyesi anlatılıyor. Kitapta anlatılan, yaşanmış bir hikâyenin öyküsü mü, yoksa hayalî bir kahraman mı?

Ölü Kentin Kitabı, “Canfeza” ve ‘’Mavi’’ isimli karakterlerin üzerine inşaa edilmiş bir roman… “Canfeza” ile ‘’Mavi’’nin başlarından geçen maceraların anlatıldığı ve Canfeza’nın ‘’Mavi’ye yazdığı şiirlerin de içinde yer aldığı, roman arası şiir diye tabir ettiğim, yüzde yetmişi yaşanmış hayattan geri kalan kısmının kurgu olduğu ve olayın kahramanlarını yakinen tanıdığım ve yazarken beni de etkileyen bir kitap.

*Biz millet olarak ilkokul çağlarından beri akrostiş te olsa şiir yazan bir milletiz. Sizin şiire merakınız ne zaman başladı?

Her insanın içinde bir şair yatar lâkin benim şair olmak gibi bir iddiam yok. Sadece yazıyorum, yazı yazıyorum. O an ne hissedersem, onu yazıyorum. Bana şair; yazdıklarıma da şiir sıfatını okuyucular veriyor. Ne zaman başladık yazmaya; kalemi elime aldığım günden beri yazıyorum. Sanırım fi tarihinden önceydi, hatırlamıyorum.

*Kendinize has hayat tarzınızı şiirlerle anlatıyorsunuz. Bunu insanlarla paylaşmak nasıl bir duygu?

Herkesin dünyaya baktığı pencere farklıdır. Ben de kendi penceremden bakıp, o an hayatın hangi karesi yansımışsa penceremdeki cama, tutup onu nakşediyorum. Önceleri biraz çekinsem de… Benim özelim, benim dünyam kimseler bilmesin diye düşünürken, bir de baktım kitap çıkmış, elden ele dolaşıyor. Şaka bir yana, insanlara güzel bir şeyler verebilmek hoş bir duygu yani kalemle anlatılmaz.

*Günümüzün yetiştirdiği şairlerden üstad dediğiniz ve model aldığınız biri var mı? Varsa sizi nasıl etkiledi?

Olmaz mı. Örnek vermek gerekirse Nurullah Genç, Sezai Karakoç, M. Âkif Ersoy, N. Fazıl Kısakürek ve isimleri buraya sığmayacak değerli kalem erbabı büyüklerimiz. Onları okuyup onlardan esinleniyoruz. Meselâ ‘’Ölü Kentin Kitabı’’ndaki ‘’Canfeza’’ karakteri Nurullah Genç’in bir şiirin de geçen Canfeza’dır. O şiirden esinlenip karakterin adını kullandım.

*Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Bu soruyu tek kelime ile özetlemek istiyorum. Yazmak; ‘’Özgürlüktür’’.

*Yazar yönünüz dışında radyo programcılığı tarafınızda var. Radyoyla yolunuz nasıl kesişti?

Radyo, hayatımın en önemli kilometre taşlarından birisi. Daha ilkokula giderken radyo hayalleri kurmaya başlamıştım. O zamanlar babam belediyede çalışıyordu ve belediyeye ait yerel bir radyo vardı. Hafta sonları mesai olmadığı için, canlı yayın yapılmıyordu. Babam gider radyoya kasetleri çıkartır, takar ve beni de beraber götürürdü. O zamanlardan içimde bir ukde kalmıştı, “Bir gün şu mikrofondan anons yapacağım” diye. Sonra zaman geçti. Hayatın şartları değişti, her şey değişti, biz değiştik ve İstanbul’a geldik. Çeşitli sektörlerde çalıştım. Arkadaşım vesilesi ile önce Seyr FM’de başladım radyo hayatına ‘’Mavi Pusula’ adında şiir programı ile. Akabinde de ‘’Bizim Radyo’ ailesine katıldım ve halen her Cumartesi saatler 21:00’i gösterdiğin de “Mavi Pusula” ile 104.4 frekansından, başta İstanbul olmak üzere, www.bizimradyo.fm ile Türkiye’nin her yerine ve dünyaya sesleniyoruz. Sizleri de bekliyoruz.

Alıntı Yapılan Link

//////////////////////////////////////////////////////////////

İBRAHİM İNECİK TWİTTER SAYFASI

////////////////////////////////////////////////////////////////

Hayırlı olsun ilk kitap ilk heyecan. Kitaba ”Ölü Kentin Kitabı” isminin verilmesinin hikayesiyle başlayalım istersen?
Ölü Kent… 

Bir zamanlar diri bir kent vardı. Gün geldi bir savaşa girdi. Amansız ve acımasız bir savaş.. Çok yara aldı, çok hasar gördü ve sonunda öldü.
Benim tasavvurumda kent yüreği temsil eder. Yaşanmış ve yaşanılacak ne varsa orada biriktirilir ve insan hayatını onun gösterdiği yol ile şekle sokmaya çalışır.
İşte Ölü Kent’in kitabı da bu minval üzere kaleme alınmış bir çalışma.
Canfeza Ve Mavi’nin arasında geçen bir olaylar silsilesi.. Ve bu olaylar neticesinde Canfeza’nın ruh dünyasına bir yolculuk yapıp, fani bir aşkın bir kenti.. Bir yüreği ne hale getirdiğinin öyküsüdür Ölü Kent. 

Kitap kaç yıllık birikimin, yaşantının sonucu ortaya çıktı?

Ben yazma olayına fıtrat gözü ile bakıyorum. Yani fıtratta varsa vardır. Yoksa zor iş yazmak. Zaten yazan, çizen eli kalem tutan insanların hayatlarına baktığınız zaman bu kalem sevdası yaşamlarının büyük bir bölümüne siret etmiştir. İlk yazma deneyimim 7 yaş civarında olduğunu söylesem abartmış olmam. Çünkü, okuma yazma öğrendiğim ilk anda sarılmıştım kaleme ve karalamıştım çocukça bir şeyler. O zamanlar çocuktuk ve dünya da bizim için çocuktu. Sonra biz büyüdükçe dünya da bizimle büyüdü ve yaşanılan olaylar kaleme de aksetmeye başladı. Biz gülünce kalem güldü, hüzünlenince o da bizimle hüzünlendi. Yani demem odur ki; bu kitap çocukluk evrelerini saymazsak 16-17 yıllık bir birikmişliğin son 4 senede iyice alevlenmesi ile ortaya çıktı. Yani temel 17 yıl. Ama kitabın bahsettiği yaşantı son 4 yıllık bir yaşantının ürünü.

 

Kitabın kapağında ”Mavi’ye Şiirler” var. Bir şiir kitabı ile mi karşı karşıyayız, yoksa öyküler mi var ?

Kitap ilk zihnimde tasarlandığı an aslında şiir kitabı olarak tasarlandı. Lakin sonra bu şiirlerin bir de hikayesi var. Okuyucu önce hikayeyi bilip ardından şiirleri yorumlasın istedim ve kitap 90 derece değişti. Şu anda karşımızda bir öykü kitabı var ve bu öykünün kahramanlarından Canfeza’nın yaşadığı olaylardan sonra Mavi’ye yazdığı şiirler var.

 

Radyo programcılığının yanında bir de kitap var şimdi. İkisini karşılaştırınca ne çıkıyor ortaya, ne düşünüyorsun?

Evet, radyo programı. Radyo apayrı bir dünya, bir alem.. Çocukluğumdan beri hayalim idi. Şükür Rabbim nasip etti. 
Yaklaşık bir seneden beri 102.2 Seyr fm frekanslarında pazar geceleri ”MAVİ PUSULA” ile haftaya şiirler ile nokta koyuyoruz.
Bizi dinleyen dostların hanelerine, gönüllerine misafir oluyoruz ve seslendirmek dile getirmek istedikleri ama bunları içinde saklayıp dışa vuramayanların sesi oluyoruz. Tarif edilemez bir duygu bu. Allah inşallah ömrümüzün sonuna dek bunu icra etmemizi nasip eder.
Ve Kitap.. Radyo her ne kadar geniş kitlelere hitap etse de, sonuçta bu dünyadan el etek çekince giden ruh gibi, ses gibi.. Yani insanların nezdinde pek hatırlanacak gibi değil. Anlık lezzet. Ama kitap öyle değil. Kitaplar kalıcı eserlerdir. Belki bundan bir yüz sene sonra birileri halen ”Ölü Kentin Kitabı”nı okuyup bilecek bizleri. Bir zamanlar bu adam vardı yaşadı ve yazdığımız eserde kendinden bir şeyler bulup. Belki de bir dua yollayacak bizlere.. İz bırakmak istiyoruz inşallah bir şekilde. O yüzden kitap daha ağır basıyor bu konuda.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Evvela teşekkür ederim sizlere, vakit ayırıp bu güzel söyleşiyi yaptığınız için. Az önceki cümlemi tekrar kurmak istiyorum. İz bırakmaktır bizim derdimiz. Çünkü bu dünyaya boşuna gelmedik. Ye, iç, çalış, para kazan, yat, uyu ve öl.. Bunlar için gelmedik. Eğer elim kalem değil de demir tutsaydı demirci ustası olsaydım yine aynı şeyi söylerdim. Allah’ın bize verdiği nimetlerin hele ki akıl nimetinin kıymetini bilmek adına yaptığımız her işte en iyisi olmak için uğraşalım. Bize verilen hakkın hakkını vermeye çalışalım.
Kitaba gelirsek, zaten yukarda anlattık öyküsünü. Okuyan dostlar kitaptaki kahramanlar ile benim aramda bağlantı kurmaya çalışıyorlar. Tamam her kitap yazardan bir şeyler yansıtır ama sonuçta bu bir öykü ve hayali.. Herkesin içinde kendinden bir şeyler bulacağı bir kitap. Hayatın içinden ve ondan kopmadan. Biraz da ibret alınacak mevzuları barındıran bir kitap. Tüm dostlarımıza hayırlı günler ve ömürler diledikten sonra ”iyi okumalar ” diyelim.
Ve ”Ölü Kentin Dirilişi ” adlı ikinci kitabımızı da müjdeleyelim buradan.

Rukiye Günal

HaberKültür.Net

Alıntı Yapılan Link

 

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

İBRAHİM İNECİK FACEBOOK SAYFASI

//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

Susmak, bazen yaptığınız en hayırlı iş olur.

Sen samimi iste! Açılır kapılar, sonsuzluk ötesine.

İçimden şöyle bir dua geçti ‘O’nu görünce. Allah’ım sen bizi kördüğüm eyle.

Hayat; Merceğin önünde poz vermek gibidir. An’ı yaşarsın. Ve biter.

Nasibim kadar sevdim. Nasipten ötesi haram’dı. Ama kalbime söz dinletemedim.

Ve başımız düşmüşse önümüze; İncinen gönlümüzün ağırlığını taşıyamayışındandır. Böyle biline.

Kalbin Memleket. Ruh’un dünyam olsun.

Bazen ‘yeter’ dersin hayat seslenir ardından, – Dur daha yetmedi.

Kalbi kırık bir şehirdir şimdi yalnızlık.

Nasibim kadar seviyorum seni… Ötesini bekleme. Haram!

Payıma düşen yalnızlığın; ömrümün ”sus” payı oldu şimdilerde.

Yüzünde dolaşan her yabancı ”Göz” düşmanımdır.

Nefes Aldığım Her an; Sadece ”Sen” ol.

Aşk Sonsuz. Sonsuzluk Biz Olalım.

Hiç bir kış beni böyle üşütmemişti. Yokluğun Zemheri gecelerin en zalim hali.

Nârdan da Nurdan da Olsa. İki yakasını Bir Araya Getirmem. İstanbul Gibi.

Dumanımı sisinde tutuyorum. Sokak lambalarının altına sensizliği dokuyorum. Yalnızlığımı döküyorum gözlerimden. Tüm zaman kervanları umuduma hamallık eder. Hayatıma yüklemişken seni, tüketecek yol arıyorum. Sen bitti say. Ben üç nokta koyuyorum.

/////////Ölü Kent Kitabından////////

Elini tutsam, dünyanın öbür ucuna benimle birlikte gelir misin?

Bekle desem, dünyanın bir ucunda beni bekler misin?

Denizimde fırtınalar çıktığında limanım olur musun?

Karanlık bastırdığında deniz fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun; bulutlar göğü kapladığında pusulam?

Mihengim, turnusol kağıdım olur musun?

Yüreğimin suyu bulandıkça onu durultacak iksirim?

Kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı vakit yolum, saklanmak istesem duvarım olur musun?

Özgürlüğüm ve mapusanem?

Üşürsem evim olur musun?

yorganım, ana kucağım?

Çölümde vaha olur musun?

Vahamda hurma ağacım?

Dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri bağrına bastığı gibi beni bağrına basar mısın?

Şak şak yarılsa bile gökten umudunu kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar mısın bana?

gitmek istersem kanatlarım olur musun?

Kalmak istersem ayağımda prangam?

Hurilerim olur musun?

Kudret helvam ve bıldırcınım?

Soğanda sarımsakta gözüm yok, tih çölü sürgününde gözüm yok. Ateş almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem bile aynı yerde beni bekliyor olur musun?

Kavmim beni terk ederse ve ben kavmimden kaçarsam, bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin?

Ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah (c.c)’a emanet edip gidersem, sen de beni kınamaksızın O’na güvenir ve say eder misin?

Ümidimi kaybettiğim anda ümidim, neşemi kaybettiğim zamanlarda coşkum, kalbim işgale uğrarsa halaskârım ve rehberim olur musun?

Arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, huzurum, sürurum, nurum, ziynetim, nimetim, cennetim, cennetim olur musun?

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

Ayrılıkları oldum olası sevmem veda sözcükleriyle kanlı bıçaklıyız
Otobüsü kaçırmıştım ,bir yanım sevinirken,
Diğer yanım gitmem gerektiğini fısıldıyordu,
Sitare’min yanındayken aklımın etekleri rüzgarda fır fır dönüyordu
Ama o ayrılık vakti gelip çatmıştı.
Bir diğer otobüse atlayıp Sitare’siz bir iklime doğru yola çıktım
Ve başladı sessizliğimin sesi …
Zihnim beni dört yıl öncesine ruhum ise Kalû bela’ya doğru götürüyordu
Onunla ilk göz göze geldiğim anda buldum kendimi
Ve dudaklarımda ince bir tebessüm
Kapadım gözlerimi Sitare’mi düşlerden bir masal perisi ile hayal ettim
Eskişehir’deyiz , Ankara garında , İstanbul’da eski bir iett otobüsünün arka koltuğunda başı omuzlarıma düşmüş ,
Kalbim aşktan lal olmuş bir serçe misali , ellerim sonsuz bir arzuyla özlüyor ellerini
Kulağına eğilip fısıldıyorum , ” Anılar defterinde unutulmuş bir gül yaprağı ” olmayacaksın !
”İnşallah” … diyerek karşılıyor sevdamı Sitare
Deliler gibiyim , beş mevsim, yedi iklim ,iki ömür ve üç bahar ardından
İlk yazımı yaşıyorum , iliklerime varana dek ‘ben’ artık yokum
‘Ben’likten sıyrılıp ‘BiZ’ olmanın kıvancıyla kokluyorum avuçlarını
Ve unutuyorum nefes aldığımız yerin ‘dünya’ olduğunu
Çetin bir ‘imtihan” düşüncelerimin kıyısına bile yanaşmıyor .
Nefsinle seversen eğer illa ki ayrılırsın ,sevdiğinden
Oysa aşk bizi ”O’na götürmeli , derdi sürekli Sitare
Önceleri anlayamamıştım , kördüm ve sağır
Alabildiğince serseri, mavi gök kubbeye sığmayacak kadar asi
Hiç bir şeyin sonunu düşünmeyecek kadar aptal
Derken çehreme yansıdı , göz bebeklerime işledi ‘ayrılık’ hüznü
Gitmişti Sitare , beni severken hem de
Bir başıma tenhalarda , geceleri karanlık odamda aklımla , yüreğimle
Dört duvara dönmüştü şu kocaman dünya
Oysa kim bilir Sitare, sen kim bilir ne halde …?
Sınanmamış aşk , aşk değildir
İbrahim gibi ateşlerden , Yûsûf misali kuyulardan geçip
Yâkub olup gözlerinden geçip,  yüreğindekinden geçmemektir , Aşk …
Çok kalabalıklar içinde ki yalnızlığımdı Sitare
Epey zaman sonra fark edebildim
Kalbimde ki ateşlerden , ruhumda ki kuyulardan çıkınca anladım
‘Anılar defterin de ki gül yaprağı ” değildi Sitare
Alın yazımdı
Sınanmaların ardından tekrar düştüm yola
Yollar uzadıkça uzadı , denizler daha bir deniz
Dağlar daha bir dağ , ve Aşk daha bir Aşk olmuş akıyordu göz kapaklarımdan
Aylar , yıllar sonra ..onun şehrindeydim ..
Ve Sitare karşımdaydı ..
Bakışlarının mesafesinde durup kalbini dinledim ,
Kalbi adımla atıyordu , kalbimi dinledim , kalbim onunla atıyordu
Göz gözeydik ve gözlerim gözlerini ölesiye özlemişti
Sımsıkı sarınmak istedim , o an sarılıp dünyayı durdurmak
” Hoş geldin” dedi naif ve şefkatli sesiyle
Toprağa diktim gözlerimi, şöyle fısıldadım içten içe
”İnşallah seni çok bekletmedim ”
Ardından onun şehrinde onun sokaklarında yürüdük
Aynı güneşin altında , aynı çeşmenin suyuyla
Aynı demlikte demlenen çay ile o güzel günü yudumladık
Rüzgar onun kokusunu taşıdı ciğerlerime ..
Ardından arşı süsleyen bir sâdâ ,ikimizi ‘O’nun huzuruna çağırıyordu ..
Daveti kabul etmemek olmazdı ..
‘O’ ki bizi yoktan var edip , kalplerimizi bir birine kör düğüm eden ,
Gerçek Aşkın sahibiydi …
Ve bizi onca zaman sonra tekrar aynı sofraya oturtandı …
‘Sevmekte yorulur ” demişti ya zarif şair …
Oysa ki sevmek bizde güneş gibiydi , her sabah tekrar doğan ,
Her akşam doğmak için tekrar güç toplayan..
Sitare ile el ele değildik artık , ama gönül gönüle , yan yana
Aşk ile dolaşıyorduk şehirde …
Kendimi tutamadım ve dedim ki ” Şehrin ne güzel öyle ”
”evet , güzeldir ” dedi…
Oysa şehri güzelleştiren kendisiydi , gözleri gülümsemesi …
O var diye bu kent bu kadar çekiciydi …
Derken saatler geçti , gün bitti , ayrılık saati gelmişti ..
Ama biliyordum ki bu ayrılık yeni bir başlangıcın ilk cemresiydi..
Ayrılırken çok fazla bir şey diyemedim ,sözcükler düğümlendi..
Kelimeler kilitlendi …
Ve dedim ki ; ‘Sana deliler gibiyim’ …
Otobüs hareket etti ..
Sağ elimi kaldırıp aşk ile salladım …
Sitare dışarıda , ben otobüsün tenha bir koltuğunda içimde onun aşkıyla, başbaşa
Bir birimize sonsuza dek kavuşmak için ayrıldık bu defa ..
Olsun artık mevsimlerimiz birdi ya …
Benim iklimim o , onun iklimi bendim ya .

İbrahim İnecik – Nasibin Kadardır Aşk

//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

 

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın