ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

İslam ve Şiir

Sosyal Medyada Paylaş:

Değişik dallara ayrılan sanatın içinde şiirin özel ve önemli bir yeri vardır. Zira, insanlığın var oluşundan bu yana süregelen ve insanla özdeşleşen bir sanat dalıdır.

 İnsanın olduğu yerde şiir hep var olagelmiştir. Şiir, sonradan elde edinilen bir sanat dalı olmadığı ve doğuştan Cenabı Allah tarafından insana bahşedildiğinden diğer sanatlarla mukayese edilemez. Çünkü şiir güzel sanatlarda olduğu gibi yalnızca görünen değil, görünmeyen sezgi ve duygulara dayanır. Bu yönüyle şiir, deruni boyutuyla fiziki dünyayı aşar, metafizik ve ruhi bir alanda varlığını gösterir.

Bu anlamda şiire baktığımızda onun din ile arasında derin bir bağ olduğunu görürüz. İlahi dinlerde sözün/kelamın kutsal olduğunu ve İncil’de “Önce söz vardı”diyerek sözün öncelendiği yine Kuran-ı Kerim’de Allah’ın kaleme yemin içtiğini görürüz.

Hz. İsa’nın müjdeci olarak sıfatlandırılması aynı zamanda onun “Kelamullah” olarak anılmasının arkasında yine bu sözün gücü yatmaktadır. Kelamullah yani Allahın sözü kutsal söz anlamına gelmektedir. Vahiyle muhatap olan bütün peygamberler ilahi sözü insanlara doğru şekilde ulaştırmak için çabalamışlardır. Bu yüzden sözün, kelamın ve kalemin kutsiyeti vardır. Şiir insanın özünden yani deruni boyutundangücünü almasından dolayı yücedir.

Özellikle İslam dininin indiği Arap yarımadasında sanatlar içersinde hiç kuşkusuz şiirin apayrı bir yeri olmuştur. Cahiliye Arapları, iki şeye kutsiyet atfederek (put ve şiir) Kâbe’ye koymuşlardır. Bunlardan biri kendilerini Allah’a ulaştırmada bir araç gördükleri putlar, diğeri ise Kâbe duvarına astıkları şiirler… Dolaysıyla cahiliye Arapları arasında şiirin önemli, özel ve kutsal bir yeri olduğunu görürüz. Cahiliye dönemi

Araplarının şiire ve şairlere atfettikleri kutsiyeti göz önüne aldığımızda şiire verdikleri önemi daha iyi anlarız. Cahiliye Araplarının her ortamda konuştuğu hatta putlara imanını bile şiirle dile getirdiği Mekke’de şiir hayatın merkezinde duruyordu. Sözün gücüyle mest olan aşiret ve kabileler ancak yine sözün gücüyle ikna edilebiliyorlardı.

Bu öyle bir güç olmalıydı ki, daha önce bir benzeri olmayan, dinleyenlerin kendinden geçeceği ve doğruyu bulabileceği bir söz olmalıydı. Bu söz ise ancak ilahi olan vahiyle mümkün olabilirdi…

Şiir duygudur, duygunun ise doğuda çok güçlü damarları olduğu herkesçe kabul edilir. Hatta bu anlamda “Doğu duygusal Batı akılcıdır” diye yaygın bir kanaat vardır. İnsanın olduğu yerde duygu vardır ama doğulu insanda daha genellersek doğu toplumlarında bu duygusallığın bir davranış biçimine dönüştüğünü görürüz. Bu bağlamda Clament Haurt uçsuz bucaksız çöllerdeki Arap insanının ister istemez şiir söyleyeceğini söyler. Doğu ve Batı medeniyetinin kökenlerine baktığımızda gerçekten de birinin kökeninde duygu diğerinde ise akılın ön plana çıktığını görürüz.

İslam’dan önceki Arap toplumunda şiirin bulunduğu konuma baktığımızda şairlerin, insanüstü bir takım özellikler taşıdığına inanıldığını görürüz. Clament Haurt, bu konuda şöyle yazar: “Arap şiirinin en eski anıtları, bize kadar gelmiş olan, hica ile ilgili, satır türünde parçalardır. Bunlar da gereksiz inanışlara bağlı ve büyünün etkisi altındadır. Bilgin de olan şair bir kâhin (olayları önceden haber veren) idi. Yergiler düzmesi için kendisine başvurulur, yergileri aynı boydan olan kişiler arasında ağızdan ağza dolaşarak düşman boya ulaşır, bu yergilere düşman boyun şairinin kafasından çıkma yergilerle hemen cevap verilirdi.”1

Yukarıdaki satırlarda da görüldüğü gibi şiir vardı ve bugünkü anlamda tanımlarsakbasın işlevi yaptığını görürüz. Günümüzde dördüncü kuvvet olarak bilinen medya cahiliye döneminde birinci kuvvettir. Şiirin Arap coğrafyasında kutsallığını gösteren bir başka neden ise yazılan şiirlerin Kâbe duvarına asılmasıdır. Çünkü Cahiliye Arapları arasında Kâbe’nin dini bir yeri ve önemi vardır. Bu hem Hz. İbrahim’den gelen bir miras hem de Araplar arasında buranın bakım ve onarımını üstlenmenin vermiş olduğu bir şöhret/payeden kaynaklanmaktadır. Panayırlarda yapılan şiir yarışmalarda birinci seçilen şiirlerin Muallakat-ı Sab’a (Yedi Askı) adı altında Kâbe’ye asılması bunun bir göstergesidir. Cahiliye dönemi Kâbe’ye asılan şiirlerin konusu genellikle aşk, ölüm, kahramanlık, övgü, yergi, savaş ve barıştır. Bu döneminin meşhur şairleri;

Züheyr, Lebid, Antere, Tarefe, Amr, Haris’tir. “Allah sözünün Arap yarım adasına inişinden

önceki dönemde, Cahili Araplar arasında özellikle şiir, nefes kesici örneklerine

tanık olmuştur. İtibar, etki, şöhret ve güç şairlerin yaşadığı bir çağ… Edebiyat bir şölen

olarak, önemlilerinden birinin Ukaz olduğu panayırda, toplumsal bir ritüele ve bu ritüelin

etkin diline dönüşür.”2 O dönemin şiire bakışını tanımlayan Sadık Yalsızuçanlar

şöyle yazar: “Şiir Cahiliye Arapları arasında iman gibidir adeta. Sözün gücünün farkındaydı

o zamanların insanı… Bedevi bir Arap şairi, ‘Artık emrolunduğun şeyi açıkla

ve müşriklerden yüz çevir’ ayetini duyunca kendisinden geçer ve sözdeki güce secde

eder. Müslüman olup olmadığı sorulduğunda ’Hayır’ der,’Ben onun belağatına secde

ettim”3

İslam’ın şiiri bakışı konusunda iki farklı görüşten söz etmek mümkündür. Bunlardan

biri İslam şiire karşıdır yönünde iken diğeri İslam şiire karşı değildir görüşüdür…

Kuran ve hadislere baktığımızda her iki görüşü de destekleyen delillere rastlamaktayız.

Bu iki farklı görüş bir çelişkiden ziyade İslam’ın şiire temkinli yaklaşımından

kaynaklanmaktadır. Hiçbir şeye toptancı bir zihniyetle yaklaşmayın İslam, bu konuda

da şiirin içeriğine bakarak iyi veya kötü ayrımına girmiş, iyi onaylamış, kötü ise

kınamıştır. Şiirin reddi anlamında iki önemli neden vardır, bunlardan birincisi yukarıda

açıkladığımız gibi Arap insanının şiiri kutsaması ve ona tanrısal bir güç olarak

bakması, ikincisi şairlerinin karakter olarak tutarsızlığı daha açık ifadeyle devingen

bir ruha sahip olmaları…

Kuran-ı Kerim’e baktığımızda daha çok şairler üzerinde durduğunu görürüz.

Bunun nedeni İslam’ın sonucu değil de nedene bakmasıdır. Neden şiiri ortaya çıkaran

neden şairin içinde bulunduğu inanç ve şartlardır. Şiiri söyleyen şairin durumunu,

inancını şiirden ayrı tutamayız. Zira şairin kişiliği, bilgisi, inancı ve beslendiği kaynaklar

ile yaşadığı toplum onun şiirini etkiler. Bu yüzden Kuran-ı Kerim üretilen metine

yüzeysel yaklaşmaz daha çok o metnin içeriğine ve onu ortaya koyan şaire bakar.

Şiirin iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış olması şairin durduğu yerle alakalıdır. Bu

açıdan bakıldığında İslam şiiri reddetmemiştir. Ama şiirin içeriğine istinaden temkinli

ve mesafeli yaklaşmıştır. Muhatap olarak şairi almıştır…

Bu iki nedenin dışında bir başka etken daha vardır ki, onu görmezden gelmek

mümkün değildir. Kuran’ın indiği Arap toplumunda edebiyat ve şiir zirvedeydi.

Her peygamberi döneminin en üstün özellikleriyle donatan Allah, Hz. Peygamber’i

de edebiyatın zirvede olduğu Arap toplumuna gönderirken edebi bir mucize olan

Kuran-ı Kerim ile desteklemiştir. Böylece Edebiyattan hoşlanan bir toplumu edebiyatın

şahikası olan Kuran ile imana çağırmıştır. Böylece insanların iman etmesi daha

kolaylaşmıştır. Çünkü ilahi kitaplar hitap ettikleri insanlar tarafından kolayca anlaşılabilecek

bir özellikte mesajlarını sunmuşlardır…

Örneğin Hz. Musa devrinde sihirbazlık, Hz. İsa devrinde tıp ilmi zirvede olduğundan

Allah onları bu şeylerin (sihir/tıp) üstünde mucizelerle desteklemiştir. Sihirbazlar

ellerinde tuttukları sicimleri yere atıklarında küçük bir yılana dönüşürken, Hz.

Musa’nın asası ise büyük bir yılana dönüşür ve diğer bütün yılanları yutar… Hz.

Musa’ya ilk iman eden sihirbazlar şöyle derler: ‘Bu sihirden öte ancak bir mucize

olabilir. Hiçbir sihirbaz bunu gerçekleştiremez.’ Hz. İsa’nın peygamber olarak ortaya

çıktığı dönemde tıp ilmi zirvede olduğundan Hz. İsa’ya ölüleri diriltme mucizesi

verilmiştir. Edebiyatı ve belagatin en son noktaya ulaştığı cahiliye döneminde ise Hz.

Peygamber Kuran’dan ayetler okuduğunda ilk sarsılanlar hiç kuşkusuz şairler olmuştur.

Cahiliye devrinde şiir canlı bir varlık olarak vardı ve hayatın her alanını kuşatıyordu.

Kuran’ın ilk ayetlerini işittiklerinde müşrikler bir zihin tutulmasına yakalanmış ne

diyeceklerini şaşırmışlardır. Şair olmayanlar bu sözler şiirdir diyerek tepki göstermiş

fakat Cahiliye Araplarının meşhur şairlerinden bazıları Hz. Peygamberi Kuran-ı Kerim

okurken duyduklarında ‘vallahi bu şiir değildir. Olsa olsa Allah kelamıdır’ demişler.

Ayrıca bütün müşrikler biliyorlardı ki, Hz. Peygamber okuması yazması olmayan

ümmi bir elçidir. Hayatı boyunca onun ne bir şiir okuduğuna ne de bir yazı yazdığına

şahit olunmamıştır. İnen ayetleri dahi vahiy kâtipleri aracılığıyla yazdırmıştır… İslam

dininin en önemli özelliklerinden biri sanırım toplumlarda yer etmiş tabuları sarsması

ve insanları atalarımızın dinidir diyerek peşinden gittikleri şeylerden doğruya ve

hakka yöneltmesidir. Şiir sihir, büyü, kehanet, övünç, şöhret ve benlik gibi bir takım

güçleri şairlere yakıştıran cahili zihniyeti çok iyi bilen Peygamberimiz bunlardan bazılarını

zararlı gördüğü halde silip atmamış ıslah etme yoluna gitmiştir.

Yukarıda belirttiğimiz şairlere yakıştırılan bir takım özellikleri Kuran-ı Kerim boşa

çıkarmış ve şöyle seslenmiştir: “Şairlere gelince onlara da azgınlar uyar. Görmedin mi

onlar(şairler) her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ve onlar gerçekten yapmadıklarını

söylerler.”4 Böylece şairlere atfedilen kutsiyeti sarsmış, şiirlerinin ilhamdan (heva)

başka bir şey olmadığının altını çizmiştir. Hz. Peygamber’in şiire bakışını özetleyen

yaklaşık otuza yakın hadisi şerif bulunmaktadır. Bu hadislerin geneli şiirin mahiyetine

bakarak olumlu veya olumsuzluk içermektedir. Bu hadisleri ikiye ayırırsak birincisi

şairi övmek ve şiiri teşvik etmek, ikincisi şairi yermek ve şiiri yasaklamayı içerir. Tabi

Peygamberin şiire bakışını değerlendirirken hangi şartlarda yasakladığı veya teşvik

ettiğini hadisin söylendiği dönem içinde değerlendirmek gerekir. Zira hayrı ve güzelliği

öven şiirleri teşvik ederken, kötülük ve günahları yayan şiirleri yasaklamıştır. İlginç

olan bugün birçok şairin cevapsız bıraktığı veya kendilerine göre bir yorum yaptığı

şiir nedir sorusuna, Peygamber Efendimiz gayet açık bir şekilde tanım getirmiş ve

“Şüphesiz bazı şiirlerde hikmet vardır”5 demiştir. İyi ve güzel şiirleri teşvik ettiğini gösteren

birçok hadis bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Bir bedevi Peygamber’e geldi ve (dikkat çekici bir üslupla) konuşmaya koyuldu.

Peygamber(SAV) şöyle buyurdu: Şüphesiz bazı sözlerde büyüleyici güç vardır, Bazı

şiirler de hikmet mevcuttur”6 “Peygamber (sav) (şair) Hasan’a mescit de hususi bir

minber yerleştirdi. Üzerine çıkıp oturur ve Peygamber (sav)’ı savunacak bazı şiirler

söylerdi. Allah Resulü(sav) de şöyle dedi: Allah, Hasan’ı Allah Resulünü savunduğu sürece

Ruhül Kudüs’le teyit eder.”7 “Amr bin Şerid, babasından(ra): “Bir gün Resulullah’ın

terkisindeydim, bana dedi ki, ‘Ümmeyye bin Ebi’s Salt’ın şiirlerini biliyor musun? ‘evet’

dedim. ‘Haydi, söyle’ buyurdu. Bunun üzerine O’na bir beyit irşat ettim. ‘Bir daha

söyle’ dedi. Biraz daha söyledim, tam yedi yüz beyit söyledim.”8 “Hz. Peygamber (sav)

Kurayza günü Hasan’a şöyle dedi:‘müşrikleri hicvet, şüphesiz Cibril seninledir.”9 “Şiir

söz gibidir güzeli güzel, çirkini de çirkindir.”10

Bu hadisi şeriflerden anlaşılacağı gibi güzel olan şiiri övmüş, beğenmiş, dinlemiş

hatta şairlere mescitte apayrı yer vererek onlara olan sevgisini göstermiştir. Zaten

İslam hayatı bütün yönleriyle kuşatır ve belli bir diyalektik üzerine kurgular. Bu yüzden

doğru-yanlış, hak-batıl, iman-küfür, faydalı-zararlı, güzel-çirkin ekseninde “hak geldi

batıl zail oldu” düşüncesini ortaya koyar. İslam, Allaha ve dine küfretmeyen, insanı

günaha boğmayan hiç şeye karşı çıkmaz. Onun helal ve harama bakışında mutlaka

bir hikmet vardır. Yeter ki İnsanlar onu görebilsinler. Peygamber en çok ağızdan çıkan

söze önem vermiştir. Bu yüzden güzel olan şiiri övmüş, kötü olanı ise reddetmiştir…

“Yolda düzgün ve dürüst yürü ki umduğunu bulasın

Çünkü ölüm herkesin başına gelecektir

Haremde akşamlasan bile ölümden sakın emin olmayasın

Her dost, dostundan, bir gün mutlaka ayrı düşecektir

Her azık, saklansa bile bir gün mutlaka bitecektir

İyi ve kötü birliktedir

Her biri gelirken sana yeni olarak gelecektir ”11

Hz. Peygamber bu şiiri dinlediğinde şöyle demiştir: “Bu şair bana ulaşsaydı mutlaka

Müslüman olurdu”12 Bu da gösteriyor ki, Peygamber efendimiz, bir şiiri değerlendirirken

daha çok içeriğine bakıyor ve ona göre övüyor ya da yasaklıyor… O

bazılarının dediği gibi hiçbir zaman kesin çizgilerle şiiri yasaklamamıştır. Peygamber

(sav) in şiire olumsuz baktığını bildiren Hadisi şerifler ise şunlardır: “Birinizin içine

onu bozacak irin dolması, onun içine şiir dolmasından daha iyidir.”13 “Hz. Peygamber

(sav) Kureyşi (müşriklerini) hicvedin. Bu onlar için ok darbelerinden daha ağırdır”14 Hz.

Ayşe’den: Ona Peygamberin (sav) nezdinde şiir dinlenir miydi? diye sorduklarında şu

cevabı verdi: en nefret ettiği söz o (şiir) idi.”15 Ebu Hureyre’den: “Allah Rusulü (sav)

buyurdu: “İmreu’l Kayr cehenneme gidecek olan şairlerin sancaktarı olacaktır.”16

Bu hadisi şerifler gösteriyor ki, Peygamber şiirin içeriğine göre kimi zaman övmüş

kimi zaman yermiştir. Sözün güzel olanına önem verilmiş, güzel olan teşvik edilmiş,

çirkin olan yerilmiştir. Kuran-ı Kerim şairleri yapmadıklarını söylediklerinden dolayı

ikaz etmiştir. Onlar heva ve heveslerinden konuştuklarından dolayı “şairleri sahralarda

dolaşan mecnunlara” benzetmiştir. Kuran’ın ‘olmayan’ şey özerinde durması

oldukça önemlidir. Çünkü Kuran burada ilham ile vahyi birbirinden ayıran kesin çizgi

ortaya koymuştur. İnsanların heva ve hevesinden bir takım şeyler söylemesi, süslü laflar

etmesi şiirdir. Ama bir Peygamberin insanları doğruya hakka çağırması ve bunu

çok güzel bir ifade ve kitapla ortaya koyması vahiydir. Bu konuda yine Kuran’dan

ayetler bulunmaktadır. Örneğin; “Biz O’na vahiy ettiğimiz şey dışında konuşmaz” ayeti

Peygamberin günlük hayatta ki ikazları dahi Cenabı Allah’ın kontrolü ve denetimi

altında olduğunu gösterir. Şairlerin ise böylesine kontrol ve ikaza tabi tutulacağı bir

mekanizma olmadığından dolayı iyi veya kötü her sözü söyleyebilmektedirler. Kuran-ı

Kerim’in şiirden daha çok şair üzerinde durması oldukça anlamlıdır. Tabi en ilginci

de onları mecnun/delilere benzetmesidir. Edebiyat dünyasına baktığımızda gerçekten

şairlerin delilik sınırında dolaştıklarını görürüz. Hatta bu sınırı aşıp çıldıranlar

da olmuştur. Nietzsche, Hölderlin gibi… Mayakovski gibi şairler intihar etmiştir. Bu

örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Bütün bunların ışığında İslam’ın şiire nasıl baktığını özetleyecek olursak, insanlığa

hizmet ettiği, iyiyi, güzeli, hakkı ve doğruyu söylediği müddetçe teşvik edilmiş,

övgülere mazhar olmuştur. Kötülüğe hizmet ettiğinde ise yerilip yasaklanmıştır. Şiir,

Necip Fazıl’ın deyişiyle “hakikati arama işi” olduğu müddetçe teşvik edilmiştir. Bu

bağlamda şairin yeri ise şiirinin durduğu yer ile doğru orantılıdır. Peygamber Efendimizin

cübbesini şairlere giydirmesi dinimizin bu konudaki bakış açısını ortaya koyması

anlamlıdır…

 

 

1 Clament Haurt, Arap ve İslam Edebiyatı, sh. 14

 

2 Sadık Yalsızuçanlar, Muallakat-ı Saba, sh. 7

3 Sadık Yalsızuçanlar, Muallakat-ı Seba, sh. 8

4 Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, cilt 4, sh. 301–305

5 Rudani, age, Sh. 301–305

6 Rudani, age, Sh. 301–305

7 Rudani, age, Sh. 301–305

8 Rudani, age, Sh. 301–305

9 Rudani, age, Sh. 301–305

10 Rudani, age, Sh. 301–305

11 Rudani, age, Sh. 301–305

12 Rudani, age, Sh. 301–305

13 Rudani, age, Sh. 301–305

14 Rudani, age, Sh. 301–305

 15 Rudani, age, Sh. 301–305 

Mehmet Kurdoğlu

Yazının alıntı yapıldığı Link 

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!