ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA,  ŞİİR OKULU

Şiir Nedir, Ne Değildir ?

Sosyal Medyada Paylaş:
 Sanıyorum şiirin varlık alemine çıkışı,”kelam”ın sırrını keşfetme tarihiyle yaşıt.O halde şiirin düz sözden başkalığı sözün sırrıyla ilintili.Yani o sır,şiire bulaşmış gibi.
Nasıl ki sözün sırrı aşikar değilse şiirdeki efsun da öyle.

Şiirin ne olduğuna ilişkin söylemlerden çok, tarih boyunca şiirin “ne olmadığı”, “neler olamayacağı” üzerinde durulmuş.Herhalde şiirden anlaşılan,o kadar berrak değil ki,tarifi de karışık ve göreceli.

Şiire bulaşmış her yürek şiirin ne olduğu,ne olabileceğine dair sezgiye sahip. “Şiir budur.” diyenlerin şiir diye tarif ettikleri bile asırlarca öznel kalmış.

Şiirin öznelliği galiba onun “duyguyla” irtibatından geliyor.Duygular o kadar yoğun, o kadar coşkun ki,herkeste onun vücut buluşu ile o duygunun sahibinin algılama biçimi arasında paralellik var.Zaten şiiri öznel kılan da bu paralellik .

Şiirin epistemolojik bir alt yapısı mutlaka var.O yapı ile şiir arasındaki bağı açtığımızda “şiire dokunmak” kolaylaşıyor gibi.Arapça “şeara” kökünden,yani “bilmek” kökünden geliyor.o halde şiir her şeyden evvel “bilmeyi”, bilgi sahibi olmayı zaruri kılıyor.Temel soru şu: Şiir,”bilmek (şeara)” kökünden geliyorsa,şiir neyi bilmeyi gerektirir?Zor olan soru bu.

Fuzûlî bu soruyu, çağın sahip olduğu bütün bilgi sistemlerini bilmek olarak algılamış ve devrinin bütün bilimlerini öğrenmiştir.Yani şiir yazmak için,bütün bilimleri öğrenmeyi kendine vazife edinmiş.Üstelik bilim kelimesini sadece “müspet (ispatlı)” bilimler olarak algılamakla kalmayıp aklî ve naklî bütün bilimler olarak algılamış.Hatta mantığı 20.yüzyılın penceresinden anlaşılmaz gibi de görünse şiir için kum falı demek olan “remil”i bile öğrenmiştir

Şimdi biz Fuzûlî’nin bu tutumunu, “şiir adına fuzuli bir uğraş” olarak sayabilir miyiz?Sayabilmek için,evvela ona remili bile şiir için elzem olarak düşündürten bilgi birikiminin,algılama seviyesinin üstünde olmalıyız ki 20.yüzyılın müstakbel bu yaftasını cehaletten kurtarabilelim.Aksi bir tavır,Türk edebiyatının bu en büyük şair kimliğini yok sayma cehaletine götürür.

Fuzûlî,kendi şiirinin “şeara” ile ilgisini kurmuştu ki Divan’ının “dibace”sindeki bir kıt’asında şöyle diyordu:

“Şi’r zevkinden olmayan âgâh
Ehli nazmı mezemmet eylemesün
Kendü cehline i’tiraf etsün
Her kerâmâta sihr söylemesün”

Mealen; “Şiir zevkinden anlamayan,nazım sahiplerini kınamasın.Kendi cahilliğini itiraf etsin de her keramete sihir demesin!” (Türkçe Dîvân Dîbâceleri,Tahir ÜZGÖR,Kültür Bakanlığı,1990)

Şiirden âgâh olmak,şiirden haberdâr olmak,onu idrak etmek,sezmek demek.Kümülatif bir anlam yumağı “âgâh”.Bilgi , sezgi ve kültür kavramlarının bütün çağrışımlarını barındırır.

Şiirin ne olmadığı sorusu bilinçli bir soru olarak (aklın devreye sokulduğu pozitivist yaklaşımlar,dolayısıyla da kaoslar asrı) ilk defa Tanzimatla ortaya çıkmış.Çünkü Tanzimat süreci,düşüncenin,yaratıcılığın bütün şubelerine Avrupaî sorgulama tarzını,rasyonalist yaklaşımı hakim kılmış.

Böylece “Şiir ne değildir?”e ilk cevap, “Divan şiiri gibi değildir.” hükmü konulmuş.Bundan şunu çıkarmak mümkündür:Osmanlı edebiyatında şiir,polemik konusu hiçbir zaman olmamış.Çünkü şiirin kulvarları kendiliğinden belirmiş. Osmanlı aydını şiiri,kutsileştirmeden bir hüner arenası olarak görmüş.Oysa Tanzimatla birlikte şiire “ödev verilmiş”,şiire misyon yüklenmiştir.

Böylece bitmeyecek bir tartışmalar furyası başlatılmış: “Sanat sanat için mi,sanat toplum için mi?” Tabii ki bu süreçte sanatın topyekun Avrupalı duyuş biçimiyle yorumlanmaya başlanmasından kaynaklanmış.

Tanzimat kültürü,şiiri toplumsallaştırmak istemiş.Yani şiir hatip olsun,vaiz olsun,demogog olsun gibi bir beklenti içine girilmiş.Devrin siyasal ve toplumsal gelişmeleri elbette ki bunda ana saik.

Şiirin muhtevasında bu türden bir beklentiyle yetinmeyip,şiirin omurgasıyla da oynamak istemiş Tanzimat şairi.Oysa bunların hiçbiri gerçekte şair değil,bir misyonun dava adamıydı.Yani kanaatimce “şiirden o kadar da âgâh değillerdi”.Fakat şiirle bu cesurca oynayış şiiri anlam kurgusu ve müzikal değerleri bakımından sığlaştırıp adeta bülbülü sakaya çevirmiştir.

Dolayısıyla bütün bir Tanzimat nesli gibi şiir de “kaos”tan payına düşürüleni almıştı.
Serveti Fünûnla şiirin özü,tekrar bireye döndürülmüştür.Tabii şiirin ifade kudreti ve imkânları da genişletilmiştir.Bir anlamda şiire iadei itibar edilmiştir.Ancak şiir anlam olarak da müzikalite olarak da genişletilirken,dil bir hayli zorlanmış ve şiir külfetli bir hal almıştır maalesef .Şiir bu devirde nazım olmaktan kurtarılıp şiire yaklaştırılmıştır.

1908-1923 arasında dönem Türkiye’sinin tarihî şartlarından ötürü,şiirle oynanma,şiire dokunma gene ivme kazanmış.Fakat “şiire yeniden çekidüzen verme” kadirşinaslığı millî bir dava olarak algılatılıp,bir, lâyüs’ellik havası oluşturulmuş.

Şiire tekrar ödevler verilmiş,adeta şiiri meydanlara indirtip siyasî,toplumsal,dinî nutuklar irad ettirilmiş.Yani şiir tekrar nazımlaştırılmış.İçinde birey yok,bireysel duygu yok;misyon var.Dönem şartları elbette şiirin bu kaderini hoş karşılamayı sağlıyor.Ancak aynı dönemde batılı duyuş aktörleri şiirin müzikal hüviyetini her şeye rağmen ihmal etmemiş (Haşim,Y.Kemal).

Cumhuriyet devri aynı inançla tam yol ileri derken,”öz şiirciler” daha fazla dayanamayıp,demogogluk çağının artık gerilerde kaldığını hatırlatmak isteyip “şiire,yani estetiğe” dönmüşler.

A.M.Dıranas,C.S.Tarancı,A.H.Tanpınar,N.F.Kısakürek gibi bu günün de büyük ustaları şiir müziğini ihmal etmemişler.Kimseyi adam etmenin kaygısını duymayıp,yalnız şiirde kalite peşinde koşarak bugüne kalmışlar.

Garip ekolü dengeyi kuramayınca şiiri sığlaştırmış,şiiri sokak lisanına indirgemiş.Yani şiirden şearayı söküp atmışlar.B.Necatigil’in deyimiyle “bir lunapark şiiri” oluşturmuşlar.

1950 sonrasıTürk şiiri çok güçlü ozanlar (Veysel gibi),çok kıymetli şairler (Attila İlhan,Sezai Karakoç gibi) yetiştirirken,okuyucusuna burun kıvıran patetik ruhlu (hırçın) nesiller de yetiştirmiş.Daha kötüsü,şiirin “ahlakı”hiçleştirilip erotizmi şiir diye yutturan kitleyi de yaratmış.

Şiir içine kapanıp şairinden başka kimseye seslenememiş. “İkinci Yeni” markasıyla Türk şiirine girmiş.Bireyselliğin kaosu ayyuka çıkmış.Duyurabilen bir estetik olamamış.
1980 sonrasında ise hayat karşısında lâkayd ve boş olan neslin ruhu şiire de yansıyıp “cehl ile iftihar” devri at koşturmuş.Uzantısı ise devam ediyor. Her devirde istisna kalabilmeyi başarabilen şairlere haksızlık etmemek gerekiyor.

Not:2. bölümde “Şiire Yüklenilen Anlamlar Yahut Şiiri Anlamlandırmalar”a değineceğim inşallah…

MUSTAFA TUNÇ-Edebiyat Öğr. – Yazının Alıntı Yapıldığı Site

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!