ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Kız Kulesi’nden, Oyuncak Müzesi’ne… – Sunay Akın

Sosyal Medyada Paylaş:

Aslı Gençay’ın Röportajı’ndan alıntıdır.

 

Kız Kulesi’ni ilk kez misafirlikte gördüm. Benden bir yaş büyük olan abim okula başlamıştı. Artık misafirliğe annemle ben gidiyordum. Bu çok kötüydü, çünkü gittiğimiz çoğu yerde çocuk yoktu ve ben hiç kimseyle oynayamıyordum. Bir gün yeni evli bir kadının evine gittik. 8 tane kadın var ve hiç çocuk yok, ben tek başıma… Çocuksuz bir evde oyuncak da yoktur. Çok canım sıkıldı. Ev sahibi misafirlere çay ikram etti. Ben de çay tabaklarını toplayıp onlarla oynamaya başladım. Anneme gelen çay tabağının içinde, denizin içinde duran beyaz bir kule vardı. Sordum anneme, burası neresi? “Kız Kulesi, yavrum” dedi. Kız Kulesi’ni ilk gördüğüm yer orasıdır. Sonra karşıma çok çıktı. Kibrit kutusunda, takvim sayfalarında, sinemada gördüm Kız Kulesi’ni. Gerçeğini ilk gördüğümde ise 6 yaşındaydım. O yaz İstanbul’a geldiğimizde Harem’de oturan akrabalarımızda birkaç gün kalmıştık ve Kız Kulesi’ni ilk kez görmüştüm. O gün bugündür çok etkilenirim. Kız Kulesi’ni Şiir Cumhuriyeti ilan ettim 92 yılında. Orası bir sanat merkezi, bir müze olsun istedim. Bana inanmayanlar kimlerdi biliyor musunuz? Şairler. Ne acı değil mi? Oysa en çok yanımda olması gerekenler şairlerdi.

 Neden inanmadılar?

Daha doğrusu şiir yazanlar diyelim. Her şiir yazan şair değildir. Benim o yıllardaki kabahatim herkesi kendim gibi sanmamdı galiba. Hâlâ da o yanılgıyı çok yapıyorum ve hayal kırıklığına uğruyorum. Onlar anlayamadılar. Ben müzeleri çok severim ve bir toplumun, bir ülkenin müzeleriyle var olabileceğine inanırım. Her şairi, yazarı da kendim gibi sanıyorum. Sanıyorum ki bu; insanlığın, edebiyatçıların ortak kaygısıdır. Edebiyatçı olmak, şair-yazar olmak bu kaygıyı gütmek demektir. Böyle bir şey göremeyince de üzülüyorum.

 Şiirlerinizde Orhan Veli ve Cemal Süreya etkileri görülüyor ama siz tamamıyla kendinize özgü yazıyorsunuz. Dışarıdan bakarak kendi şiirlerinizi nasıl görüyorsunuz?

Ben hiçbir zaman kitabım başka bir dile çevrilsin diye ödül peşinde koşanlardan değilim. Ama bundan üç yıl kadar önce çok güzel bir şey oldu. İtalya’da profesörleri Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerine diyor ki; “Çağdaş Türk edebiyatından iyi bir şairi hiç çevirmedik. Son 30-40 yılın bütün şiir kitaplarını tarayın, sizce en özgün, farklı kimse, onun kitabını İtalyancaya çevirelim.” Bunu bir çalışma olarak planlıyorlar, kitapları seçiyorlar, okuyorlar ve bende karar kılıyorlar. Bizde bu tür işler biraz danışıklı dövüş gibi yapılır. Şimdi hiç haberim yokken İtalyancaya çevrilen şiirlerimi İtalya’nın en önemli edebiyat dergisinde yayımlıyorlar. Dahası bir yayınevi o şiirleri görüyor, beğeniyor, bana teklif getiriyor ve kitap İtalyancada çıkıyor. Bir şairin başka bir dile çevrilmesi edebiyat ajanlarının işidir. Bu pazarlık, ticari bir meseledir ve başka dümenler döner. Demek ki bu sulara girmeden de yol alınabiliyormuş, o mutluluğu yaşadım. Nedeni sizin de sorarken söylediğiniz farklılık, özgünlük. Şiirimin Türk edebiyatında nerede olduğunu çok iyi biliyorum ama ben hiçbir ödüle katılmadım, kazandığım iki ödülü de yayınevi gönderdi, benden habersiz bana verdiler. Şiir ödüllendirilecek, alkışlanacak bir şey değil. Şiir yaşanacak bir şey. Tek yargıç ve tek jüri de zaman. Zaman herkesi hak ettiği yere koyuyor, yerleştiriyor. En sevdiğim dört büyük şair; Orhan Veli, Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Attila İlhan’dır. Ben de bendeki şiiri anlatıyorum. Bugün Orhan Veli ve Garip şiiri denilen şeye baktığınız zaman benimkilerle benzerlik var ama aykırılık daha çok bence. Cemal Süreya derseniz imge anlamında benzerlik var ama farklılık da var. Şiiri tabiî ki ben keşfetmedim ama etkilendim. Şiiri öğrendim ve üstünden çıtayı devirmeden kendi atlayışımı yaptım galiba. Benim için şiirde önemli olan dize değil, şairin dize gelmemesidir.

 Yeni dönem yetişen genç yazar ve şairler var fakat baktığımızda pek kayda değer bir şey bulamıyor, dönüp dolaşıp eskileri okuyoruz. Neden ülkemizde eskisi kadar kalıcı ve yetenekli genç yazar ve şairler yetişmiyor?

Çünkü biz edebiyat ortamını kuruttuk. Şairin yolculuğu kurumaların yolculuğudur. Suda dünyaya gelir, aykırıdır, karaya çıkar. Herkes bataklığı olumsuz olarak kullanır, halbuki bataklık bilimin merkezidir, hayat kaynağıdır. Ben bataklıkları çok severim. Hayat oradan doğdu. İşte biz de şiirin, şairlerin çıkacağı bataklıkları yok ettik, kuruttuk. Bunu biz yaptık. Edebiyatın mutfağı dergilerdir. Dergileri de yok ettik. Çeteleştik. Yeni yetenekler var ama olmayan şu; Cağaloğlu yok. Televizyonlar desek, kaç televizyon edebiyat programı yapıyor? Orada da bir çeteleşme var. Asıl çeteler sanatta ve edebiyatta, bunlar da gençlerin yetişmemesinde en büyük etken.

 Her sanatçının ellerinde, avuçlarında ışık birikir. Ya bu ışığı kendi yüzünü aydınlatmada kullanacaktır ya da karanlığa sunacaktır. Ben ikinci yolu tercih ettim ve biriktirdiğim bütün ışığı karanlığa sunuyorum.

 Yazının Alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!