ÜYE : AHVAL D. BEYAZ,  ÜYELERİMİZDEN GELENLER

Konumuz: Unuttuklarımız!

Sosyal Medyada Paylaş:

Unutmak hastalık olsaydı ve yine bir hastalık olsaydı keşke hatırlanmak

ve şifası hatırlamak…

Kuyunun içindeki kurbağa gördüğü kadar zannedermiş gökyüzünü. Kuyuya dışardan bakmak lazım doğanın lütfunu görebilmek için.

Nasıl ekmeği fırından alan için ekmeğin geçmişi yoksa

ve nasıl akan bir suyun kaynağını merak etmeyen insanlar varsa öyle işte.

Aslında araştırılsa ekmeğin geçmişinin buğday olduğu, suyun özünün toprak olduğu anlaşılacak da onu da kim yapacak, yoracak aklı.

şiirde öyle sanki

duygu karmaşası gibi(derler) kafiyeler örülür, kifayetsiz kalır sözcükler şiirlerin temeli atılır yürekte.

Temeli atan duygular vefasızdan almışsa harcı, vay haline kalemin / yorulur.

 

Temeli atan duygu sevilense eğer ne mutlu yüreğe salına salına gezinir dizelerde binbir süslü kelimlerle.

Temel Allah içinse birde, yutkunulması gerekir bence, yutkunulması nutukların tutulması ve Allah için “okunması” gerekir ki Yaradan lutfetmedi mi zaten bu ayrıcalığı bizlere.

Bana kalsa şiir yazmak, sırrını çözebildiğim bir şey değil ama cevabı bulmak adına hani biraz cevap üretmek niyetine yormak istiyorum düşüncelerimi bu yönde.

Ya da okuduğum değerli bir düşünürün tarifi ile cevap vereyim kendime de:

“Bir şiirin kapısına geldiğinde, giydiğin bütün kelimeleri çıkarır, bildiğin bütün anlamları unutur

şairi çarpan cinin bütün kaprislerine kapılmaya peşinen razı olursun

kelimeler şiirde yeniden giyinir, anlamlar yeni renkler ve ışıklar altında kelimelerle yeniden buluşur

ve sen bu andırışlar, çağrışımlar, sezişler ve coşkular altında

başka bir sen olursun

bir şiirin kapısından girilir belki ama tekrar çıkılmaz

başka bir dünyadasındır artık şiir, ne yazanın fikri, ne hocanın bilgisi gibi bir şey içerir

şairin gönül dünyasında

bazen karanlıklar içinde kırpışan bir yıldız belirir

bazen boğulacakmışcasına kuşatan dalga tufanı ya da zifiri bir karanlık kaplar benliğini…

Insan kelime bulup yazamaz, anlatamaz kendini, bunalır

bazı hallerde ise şiir, kendisi seçer sözleri kişiye ufak tefek fırça darbeleri atmak kalır seslice”

işte böyle..

Şiir diyorum dalıyorum derinlere, oysa anlatmak istediğim ama lafa nerden başlayacağımı bilmediğim bir konunun ortasında biçareyim.

Yazacaklarım kimseyi yaralamak ya da hedef almak niyetinde değil, yazacaklarım kendi düşüncelerim ve aslında bu düşüncelerimi “sesli düşünüyor”(um) anlayışında algılanmalı kendimle alakalı olduğunu anlamalı okuyanlar -şimdiden anlayışları için teşekkürler.

Şiir evet okumaya kıyamadığım, okuyupta haksızlık etmemek için tekrar tekrar bakındığım satırlar.

Hani yazının başında da belirttiğim gibi:

Kuyunun içindeki kurbağa gördüğü kadar zannedermiş gökyüzünü.

sanırım bizler yani bazı şair/lik yolunda ilerlemeye çalışanlar bu kuyudan bakıyoruz gökyüzüne ki gökyüzümüz kocaman bir SIFIR..

Oysa görmediklerimizi bir göz doktorunun pusulası altından bakar gibi,

aklımızıda bir derviş çantasından kırıntılar ile yontmaya çalışsak belki doyar-görür ve duyarız.

Günümüzde okumak öyle ağır geliyor ki derecemiz öyle zayıf ki tabiri caizse resmen okuma özürlüyüz.

Okumaktan çok okunmayı yeğleyen insanlar olduk nerdeyse.

Elbette herkes kendi yazdığı okunsun ister ama okumayı bilmiyorsak hakkı ile

 okunmuş olmak ne verirki okuyanımıza, kısır bir döngü misali işte.

Kendim(c)e demek istedigim şu; hayranlık duyduklarımızı yavaş yavaş ele almaya başlasak,

hele de şiiri üstadlardan dinleyip okusak, okuyunca yine okusak da bir şiirin iki satırında ki bir sayfalık anlamı anlasak, bir sayfanın hiç olmayan anlamında zaman geçirmeden, iki satırın yağmurunda ıslansak.

Ama sanırım bu çok çok zor bizler için..

– Gururumuz, y’etkinliğimiz, eleştiriye tahammülsüzlüğümüz ve kalem tutuyor olmamız en büyük sebep mesela!

Kalemi yoruyoruz ya, budur iste şiir dercesine..

iyide şiir yansıması ise yüreğin, sıralı kayfiyelerden nasiplenmek midir doğru yol

ya da

(hayranı olduğum ama yazmadığım) hece babında ki şiirlerin hecelenmesine benzetilmesi midir şiir ?

-bunu çözmeliyiz-

Herneyse uzatmadan sadede geleyim.. Konumuz: Unuttuklarımız!

Hani o alıntı yapıp yapıp popüler beğenilme rekorları kıran ama gerçek şairlerini gizleyip kendisine zimmetlendiği sanılan esaslı şiir ve sözlerin esaslı şair ve yazarları!

Evet onlar!

Bunu yapanlardan tek ricam, yapmayın kul hakkı denen hesap da var!

Aksine   kendiniz okuyun okudukça kaynağınız ve ufkunuz genişleyecek ve birikintileriniz sizi kendinizi yazmaya yöneltecek zira başka hayatları okumak kendi hayatımızı tanımaya vesile olur.

Ve ayrıca bu yetmiyor yani çalıntı yaptıkları az gibi bu üstadları anımsamayı bile es geçiyor, unutuyoruz kaynağımız olan eski mücevherlerimizi. Ve şuan sadece sanki kendimizle meşgulüz bu da üzücü..

Diyorum ya okuma düzeyi azaldıkça aslında usta şairler unutulmaya mahkummuşcasına az anılmakta ve önemsenmekte.

Bu yazarlarımızda bile böyle yani roman, hikaye ve masallarda… Artık yazarlarımız sadece masallarda, şairlerimizde eski şiirlerde….

Oysa kültürümüzü barındıran eskiler değil mi…

Okuyanlar “aaah ah! eskiler mi kaldı” diye içgeçirebilirler,  dedim ya maal/esef eskilerin gölgesinde serinlemeyi unuttuk, değer vermemeye başladık.

Eskilerden bizlere kalan mirasların gölgesinde şimdiye kadar geldik belki, serinledik ama yineliYORUM böyle devam ederse bu gidişle bizlerden yeni nesillere kalma bir “eski” olmayacak..

Umarım yanılıyorumdur. Sürçü lisan etti isem affola.

Sonsuz saygımla.

Z. Nar

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın