ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA,  ŞİİR OKULU

Lirik Şiir Nedir

Sosyal Medyada Paylaş:

1378787_637790449595255_1070662623_n 

29 Ekim 2013  salı günü lirik şiirlere bolca tanık olacağımız bir gün olacağı kesin.

Lirik Şiir nedir ki !

Duygu ve düşünceleri coşkulu bir dille anlatan şiire LİRİK ŞİİR denir.

Aslına bakarsanız en çok sevdiğimiz ve yazmaktan keyif aldığımız bir şiir türüdür Lirik şiir. 

Divan edebiyatındaki örnek gazel, şarkı;

Halk edebiyatındaki örnek ise güzelleme türündeki koşma, semai lirik şiirdir.

Lirikte  Divan şiirinde şair olarak  Fuzûli, Nedim’i görüyoruz.

Halk şiirinde ise Yunus Emre, Karacaoğlan, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’i sayabiliriz.

Her ulusun ilk şairleri yapıtlarını saz ile söylerlerdi. “Lir” de telli bir saz olduğu için, sonraları içe doğan türlü duyguları anlatan şiirlere LİRİK denmiştir.

 Lirik şiirin ilk önderleri Anadolulu ve Lesboslu Sappho’dur. Daha sonra Arion, İbikos, Semonides, Terpandros, Timokreon, Korinna ve Pindaros lirik şiir ozanları arasındadır.

Bu türe örnek olarak;

Fuzûli’nin “Su” kasidesi,

Yahya Kemal Beyatlı’nın “Hayal Şehir”

Mehmet Akif Ersoy’un “Bülbül” isimli şiirleri verilebilir.

SU KASİDESİ’nde :

Otuz iki beyitte “su” kelimesi redif olarak kullanıldığından şiir, Su Kasidesi adıyla meşhur olmuştur. Şiirin ismi bile insanlığın Efendiler Efendisi’ne (sallallahü aleyhi ve sellem) olan ihtiyacını çok güzel anlatıyor. Su kelimesinin her beyitte redif olarak tekrarlanması boşuna değildir, şair O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatımızdaki yerini ve O’na olan ihtiyacımızın bir defayla giderilemeyeceğini, insanlığın hayatta tekrar tekrar O’nun rehberliğine muhtaç olduğunu anlatır.

 

“Suya versin bağbân gülzârı, çekmesin zahmet

Bir gül açmaz yüzün tek, versen bin gülzâre su”

Bu mısralar, Türk edebiyatının en güzel mısraları arasındadır, şair bahçıvana şöyle seslenir: Ey bahçıvan, boşuna gül bahçesini sulamakla vakit kaybetme; çünkü binlerce gül bahçesine su versen bile Hazreti Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) denk bir gül yüzlü artık dünyaya gelmeyecektir.

 

Gül, Efendiler Efendisi’nin (sallallahü aleyhi ve sellem) sembolüdür; o güzellik olsa olsa ancak gülle anlatılır. Fakat gül, o tatlı simayı anlatmada ancak bir sembol olarak kalır; zîrâ o güzellik, güllerin ötesinde bir derinlik ve tesire sahiptir. Onun yüzüne bakınca kendinden geçen, o simayı bir dolunay gecesinde aydan pek ziyade nurlu gören, o çehrede şahit olduğu samimiyete iman eden, hayatın esenliğini bazen güç ve kuvvetini o gül gibi dalgalanan simadan alan ve onu bir gün görememenin hicranına dahi dayanamayan sahabe efendilerimizin (r.anhüm) anlattıkları, şairin ne kadar yerinde bir tespit yaptığını göstermeye kâfidir.

 Alıntı : sizinti.com.tr/konular/ayrinti/su-kasidesi-uzerine-dusunceler-subat-2012.html

SU KASİDESİNİ GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE OKURSAK :

 

1. Ey gözüm, gönlümdeki ateşlere gözyaşımdan su saçma. Çünkü böyle, alev alev tutuşan ateşlere su fayda vermez.

 

2. Şu dönen gökyüzü kubbesinin rengi su renginde midir? Yoksa gözümden akan yaşlar mı bu dönen kub¬beyi kaplamıştır, bilemiyorum.

 

3. Senin kılıç gibi keskin bakışlarının zevkinden gönlüm parça parça olsa şaşılır mı? Su da akarken duvarlarda yarıklar bırakır.

 

4. Yaralı gönül senin ok temrenine benzeyen kirpiklerinin adını korkarak söyler. Nitekim hasta olan da suyu korkarak, sakınarak azar azar içer.

 

5. Bahçevan boşuna yorulmasın; gül bahçesini sele versin, mahvetsin. Çünkü bin gül bahçesini sulasa, senin yüzün gibi bir gül açılmaz.

 

6. Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, uğraşmaktan gözlerine kalem gibi kara su inse, kör olsa, yine de gubar yazısını senin yüzündeki tüylere benzetemez.

 

7. Güle benzeyen yanağını hatırlayınca ağlarım, kirpik¬lerim ıslansa ne zararı var? Çünkü gül elde etmek için dikene su verilirse boşa gitmez.

 

8. Gamlı, acılı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme, karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir, sevaptır.

 

9. Gönül, sevgilinin ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste; onun yokluğunda ateşini, arzunu söndür. Susuzum, bu aşk çölünde bir kez de benim için su ara.

 

10. Ben sevgilinin dudağına susamışım, sofular ise kevser isterler. Tıpkı sarhoşa şarap içmek, ayık olana da su içmek hoş geleceği gibi.

 

11. Su galiba o güzel, salınan selvi boylu güzele âşık olmuş ki, her an durmadan onun bulunduğu cennet gibi bahçede dolaşıyor.

 

12. Sevgilinin bulunduğu yere gitmesin diye toprak olup suyun yolunu tutmalıyım. Çünkü su da benim rakibimdir, oraya gitme-sine göz yumamam.

 

13. Dostlarım, eğer sevgilinin elini öpemeden, bu arzuyla ölürsem, toprağımdan testi yapıp onunla sevgiliye su verin.

 

14. Selvi, kumrunun yalvarışına aldırmıyor, dik başlılık ediyor. Eğer su eteğine sarılır, ayağına kapanır ve yalvarırsa, belki onu bu inatçılığından vazgeçirebilir.

 

15. Gülün dikenli dalı, bülbülün kanını içmek istiyor. Su, bir hile ile gül dalının damarına girer, onun isteğine göre davranırsa belki bülbülü kurtarabilir.

 

16. Su, Hz. Muhammed’in gösterdiği yola, Müslümanlığa uymakla temiz yaratılışını bütün dünyaya apaçık göstermiştir.

 

17. Hz. Muhammed insan cinsinin efendisi, seçkin incile¬rin çıktığı denizdir. Onun mucizeleri, kötülerin ateşine su serpip söndürmüştür.

 

18. Peygamberlik bahçesinin parlaklığını tazelemek için Hz. Muhammed’in mucizesiyle sert taş su çıkarmıştır.

 

19. Onun mucizeleri âlemde ucu bucağı olmayan engin bir denizdir. Bu denizden kâfirlerin binlerce tapınağını su basıp ateşlerini söndürmüştür.

 

20. En şiddetli, yakıcı günde parmağından Ensar’ına su verdiğini kim işitse, şaşkınlıktan parmağını ısırır.

 

21. Onun dostu yılan zehiri içse Âb-ı Hayat olur. Düşmanı ise su içse, içtiği su yılan zehrine döner.

 

22. Hz. Peygamber abdest alırken avucundaki suyu yana¬ğının gülüne vurunca, bunun her damlasından binler¬ce merhamet denizi dalgalanmıştır.

 

23. Su ömürler boyunca Hz. Peygamberin ayağının topra¬ğına erişeyim diye başını taştan taşa vurarak başıboş gezer, dolaşır.

 

24. Su, zerre zerre Peygamberin eşiğinin toprağını parlatıp nurlandırmak ister. Parça parça da olsa o eşiğe varmak isteğinden dönmez.

 

25. Sarhoşlar, baş ağrılarını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlarda naatını dillerinden düşürmemeyi dertlerine derman bilirler.

 

26. Ey Tann’nın sevgilisi, insanlığın hayırlısı! Dudağı susamışlar yanıp nasıl durmadan su isterlerse, ben de seni istiyorum.

 

27. Sen öyle bir iyilik ve bağış denizisin ki, Miraç gecesinde bolluk ve bereketinin çiğ taneleri yıldızlara ve gezegenlere su yetiştirmiştir.

 

28. Türbeni tamir edip yenileyen mimara su gerekse güneşin pınarından her an çağıl çağıl berrak sular iner.

 

29. Cehennem korkusu yanan gönlümü üzüntü ateşleriyle doldurmuş. Bağışlama bulutunun bu ateşlere su serpip söndüreceğin-den umutlanıyorum.

 

30. Nisan yağmurunun büyük, değerli inciye dönüşmesi gibi, Fuzûlî’nin sözleri de senin naatının bereketinden inci olmuştur.

 

31. Kıyamet günü gaflet uykusundan uyandığında, ayrılık gözyaşlarını uyanık gözümü suya boğarken

 

32. Bu günde bağışından nasipsiz kalmayacağını, sana kavuşma pınarının yüzünü görmeye susamış olan bana, su vereceğini umu-yorum.

Bir Lirik Şiir olarak şu şiiri de özümseyelim mi : 

HAYÂL ŞEHİR

 

Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir’den bak!

Bir zaman kendini karşındaki rü’yâya bırak!

Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;

Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;

O ilâh isteyip eğlence hayalhânesine,

Çevirir camları birden peri kâşânesine.

Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka

Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.

Mestolup içtiği altın şarabın zevkinden,

 

Elde bir kırmızı kâseyle ufuktan çekilen,

Nice yüz bin senedir şarkın ışık mîmarı

Böyle mâmûr eder ettikçe hayâl Üsküdar’ı.

O ilâhın bütün ilhâmı fakat ânîdir;

Bu ateşten yaratılmış yapılar fânîdir;

Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.

 

Az sürer gerçi fakîr Üsküdar’ın saltanatı;

Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;

Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,

Ezelî mağrifetin böyle bir iklîminde

Altının göz boyamaz kalpı kadar hâlisi de.

Halkının hilkati her semtini bir cennet eden

Karşı sâhilde, karanlıkta kalan her tepeden,

Gece, birçok fıkarâ evlerinin lâmbaları

En sahîh aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı

 

Yahya Kemal Beyatlı

MEHMET AKİF ERSOY’un BÜLBÜL şiiri LİRİK ŞİİR‘e güzel bir örnek teşkil eder.

Ülkesinde yaşanan kara haberler bütün millet fertlerini olduğu gibi, Mehmet Akif’i de derinden sarsıyordu.

 

Duyduğu acı haberlerin parçaladığı hassas kalbinin sızılarını, karargah haline getirdiği Taceddin Dergahı’nda “BÜLBÜL” adını verdiği şiirinde dile getirdi.

 

Akif, bu eserini yakın dostu Hasan Basri (Çantay)’e ithaf etti. Hasan Basri Çantay Bülbül’ün yazılışı ile ilgili şunları nakleder: “(1921) yılının Mayıs iptidalarında idi, Ankara’da idik. Üstad alessabah bize geldi, yazdığı bir şiirini okuyacağını müjdeledi ve okudu. Bu, Bülbül’dü. Beğenip beğenmediğimi sordu; Kendisine acizane, şu kanaati arz ettim: “Üstad, Bülbülünüz Gülistanı asarınızın en bedii ve coşkun bir dilidir.”

Şiiri yorumlayan Nihad Sami Banarlı, “Bülbül” şiirinde kelimeler ağlıyor, millet ise kan ağlıyor” diyordu.

 

BÜLBÜL

Bütün dünyâya

küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,

Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl…

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl

Muhîtin hâli ‘insâniyyet’in timsâlidir, sandım;

Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

 

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu

Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

 

-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.

Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,

Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın – kanadlandım mı – eb’âda;

Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda

,

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?

Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!

Ne husrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,

SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ’lerin, FATİH’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden YILDIRIM Hân’ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN’ın!

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz

binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

 Mehmet Akif Ersoy

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!