ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Modern Dönemde ‘ Gelenek ‘ Eksenli Tartışma ve Arayışlar

Sosyal Medyada Paylaş:

Edebiyatta modernizm, yeni toplumsal koşulların ve sanayi toplumunun ortaya çıkış sürecinde,hayatın geleneksel tarzda algılanmasının yetersizleşmesiyle görünürlük kazanmıştır. Maddi alanlardaki değişimler; farklı gelenek ve göreneklere sahip insanların, birbirine uzak uç sınıfların kentlere akması ve bir arada yaşamaya başlaması sonucunu doğurmuştu. Batı’da Baudelaire ve Rimbaud’nun verimleri, hem bu karmaşayı yansıtmış hem de kendisine bir dünya kurarak şiir yoluyla bu karmaşayı aşmanın sancılı çabasını getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında modern edebiyat, birçok özelliğinin yanı sıra, yeni yaşama düzeninin eleştirisini de başlangıçtan itibaren daima bünyesinde taşımıştır.

Modernizmin, Türkiye’de bir tür oryantalizm olarak hayata geçirildiği savını da burada zikretmek gerekir. Geçen yüzyılın ilk yarısında, toplumun modernliğe geçiş sürecinde tecrübe ettiği kültür sorunlarına bütüncül bir estetik-etik yaklaşım geliştirmek gayretindeki kimi ‘muhafazakâr’ aydınlar, bu çerçevede sanat ve edebiyata da ayrı bir önem vermişlerdir. Değişimin dış dünyada yarattığı düzensizliğin iç dünyaya vuran yansımaları üzerinde yoğunlaşan geleneksel çevreler ve muhafazakâr edebiyatçılar, bireysel anomalilerin toplumsal nedenleri üzerinde düşünürken, edebi yazını da daha çok içe dönük, öznelci bir üsluba yaslayarak geliştirmişlerdir. Dış dünyada yaşanan ve genelde buyurgan bir nitelik taşıyan siyasal, ekonomik ve kültürel değişimlerin yıkıcı etkilerini yabancılaşma, kültürel ikirciklenme ve yozlaşma gibi vurgulara atfen dile getirmişlerdir.

Geleneksel zihniyetin kuşkuculuğunu popülerleştiren bir araç olarak edebiyat, modernliğe geçiş tecrübesini sancılı bir şekilde yaşayan insana kendi yaşantısını üzerine bina edeceği değerleri sorgulatan didaktik bir uğraş hâline de dönüşmüştür. Bu eksende, çok yönlü bir sembolizme dayanan bir çatışma edebiyatı da oluşmuştur. Bu işleyiş, modern edebiyat akımlarıyla ortaya çıkan değerleri tanımayı, onları ayıklayarak kullanmayı gereksindiği kadar modern hayata yönelik eleştirileri de kuvvetle içeren bir yolda yürümüştür. Bu arada “gelenek” çizgi olarak dalgalanıp kırılmış, taşıyıcı özelliklerini yitirdiği yerde tükenmiş; ama algı zenginliği olmakla, dönüşerek devam etmiştir.

Yirminci yüzyıl başlarında, eski şiirden / edebiyattan kopmuş olmanın örnekleri Tevfik Fikret ve Mehmet Âkif’in yazdıklarında aranmıştır. Seçilen şairlere bakıldığında; arayış sahiplerinin yeni bir şiir bilincinden çok düzyazının belirlediği bir algıya dayandıkları söylenebilir. Mehmet Âkif’in atak bir dille ortaya çıkan diyalogları, müşterek duyumda meydana gelen çatışmaların etkili bir yansımasıdır. Bu sıralarda iki kültür dünyası arasında sıkışan insanımızBda bireysel bir çatışma ortaya çıkmıştı. Dokularında İslâm’a ve onun toplumuna bağlılık bulunan Âkif’in endişesi sosyal yapıdaki çözülme karşısında acıya bulanmış ve somutlaşmış plandaki konularda birleşmiştir. Tevfik Fikret ise, dili ile de kültürel evreni ile de kökü eskiye gitmeyen bir şiir yazmıştır. Döneminde geçerli olan ortalama bir dili kullandığından aşılması güç olmamış, temelde yoğun duygusal gerilime yüklenmiş olan etkisi sonraya pek kalmamıştır.

Geleneğin reddi ve her gelenin kendi geleneğini kendisinin kurduğu iddiasına, daha Cumhuriyet öncesinde rastlamak mümkündür. Tanzimat edebiyatı, kendinden önceki beş altı asırlık edebî mirası dışlayıp olumsuzlayarak işe başlamak istemiştir. Servet-i Fünuncular hem Divan hem de Tanzimat edebiyatına karşı çıkarak yola koyulmuş ve daha çok Batı şiirini gözettiklerini ilan etmişlerdir. Fecr-i Âti’den sonra gelen Milli edebiyat akımı da yepyeni bir başlangıç olduğu iddiasındadır.

Şiirin hem kendisini hem de şiire yönelik ilgi ve sevgiyi taşıyan, sürdüren isimler Yahya Kemal ile Ahmet Haşim olacaktır bu dönemde. Modern şiirin oluşum evresinin başında, halihazırdaki birikimi oldukça iyi değerlendirdikleri kabul edilen bu iki şair, gelenekten yararlanmakla kalmayacak, aynı zamanda yazdıklarıyla kendilerinden sonra gelenlere şiirin saçağı altında yeşeren bir güven duygusu aşılayacaklardır.

Beş Hececiler’den sonra gelen ve Cumhuriyet dönemindeki ilk edebi topluluk olarak kabul gören Yedi Meşaleciler 1928 -30 yılları arasında ekinlik göstermeye çalışmışlarsa da şiir adına tam anlamıyla bir hayal kırıklığı yaşatmışlardır. Fecr-i Âticilerin, eleştirdikleri / yetersiz buldukları Servet-i Fünuncuların yanına yaklaşmakta bile zorlanmaları gibi, Yedi Meşaleciler de kendilerinden önceki şiirin silik bir sürdürücüsü olmaktan öteye geçememişlerdir.

Yedi Meşaleciler’in parlayıp söndüğü bu yıllarda eski ile yeninin çatışması da su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Artık epeyce tanınan bir isim olan ve serbest şiirin olanaklarını neredeyse tek başına ürettiği ve temsil ettiği kabul edilen Nâzım Hikmet; Putları Yıkıyoruz başlıklı iki yazı yazar. Bu yazılarında özellikle Abdülhak Hâmit’i ve Mehmet Emin’i hedef alır. Bu yazılar tartışmayı ve çatışmayı hızlandırır. Otuzlu yıllarda, aruzu savunanlarla öncü hececiler, serbest şiir taraftarlarıyla genç hececiler arasında tartışmalar yaşanır ve 1939’da Tasfiye hareketiyle birlikte okuyucu çeşitli polemiklere tanık olur. Nâzım Hikmet’in bu ortamda yazdığı kimi şiirler, “geleneğin, geleneksele karşı kullanımının” yetkin örnekleri olarak değerlendirilebilir.

Eski şiirin, estetik bir sorun olarak gündeme gelmesi, gelenekten yararlanma tartışmalarına koşut olarak gelişecektir. Aslında bu konuda belli bir bilincin ve billurlaşmış yaklaşımların geliştiğini söylemek de çok zordur. Divan şiiriyle ilgili temel birikim ve donanımdan bile yoksun kimi şairlerin öykünme yahut fantezi niteliğindeki bazı denemeleri vardır bu yıllarda. Fakat bu kadarcık bir sempati dahi, Divan edebiyatına yönelik eleştirilerin dozunun artmasına neden olacaktır. Muhsin Macit’in vurguladığı gibi, Divan şiiri konusunda dönem aydınlarının bakış açısını belirleyen şey estetik kaygıları değil, dinî içerikten soyutlanmış bâtıl itikatlarıdır.

Cumhuriyet döneminde eski şiir, gelenek ve Divan edebiyatıyla ilgili olarak vuku bulan tartışmalara, 1930’da başkentte toplanan Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’ndeki görüş ve yaklaşımlar örnek gösterilebilir. Daha sonraları, Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünün başına getirilecek olan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu kongrede yaptığı meşhur konuşmada, Divan edebiyatının lise müfredatından kaldırılmasını önermiştir. Mustafa Nihat Özön de Tanpınar’ın söylemiyle örtüşen görüşler ileri sürerek eski şiiri ve kültürü sert bir dille eleştirmiştir. Aynı tartışmaların yetmiş yıl sonra yeniden alevlenmesi, edebiyat dışı yaklaşımların bitmeyen basıncına işaret etmesi açısından anlamlıdır. Tanpınar, daha sonra yazdığı Eski Şiir ve Eski Şairleri Okurken başlıklı yazılarında, geçmişte yanıldığını itiraf edecek ve divanları okumaktan artık büyük bir zevk duyduğunu söyleyecektir.

Sözü edilen kongrenin düzenlendiği yıl kendisiyle yapılan bir söyleşide Nurullah Ataç, içinde çeşitli güzelliklerin olduğunu kabul etmekle birlikte, Divan şiirinin Doğu-İslâm medeniyetinin ürünü olduğunu vurgulayacaktır. Ataç’a göre, yeni bir kültür dairesine adım atan ülke gençlerine bu şiirin okutulması sıkıntı ve zarar verecektir.

Şiirlerinde eski / geleneksel edebiyatın tasavvuf ve Halk şiiri birikiminden sıklıkla yararlanan; fakat bu şiirin dünyasını ve estetiğini yazdığı şiirlerde belirgin bir şekilde yansıtmayan Necip Fazıl, Yeni Adam dergisinin 26 Mart 1934 tarihli 13. sayısında düzenlediği ankete verdiği cevapta “Divan şiirini güzellik ve ideal Türk sanatı açısından önemsiz bulduğunu, ancak eski eserlerimizin birer kültür belgesi kabul edilip yeni harflere aktarılması gerektiğini” belirtmiştir.

İlerleyen yıllarda, Necip Fazıl şiirinde öne çıkan bireyin derinliğindeki varolma problemi ve hafakan, aslında bu yıllarda yaşayan ve söz konusu tartışmaya katılan herkesin hissettiği köksüzlük ve dağınıklığın ifadesi olmuştur. Aynı zamanda şair ben’in oluşumunun izlenmesine ve bütünlenme umuduna da karşılık düşmüştür. Necip Fazıl’da merkezî bir yer edinen varoluş sancısı, “ben” ile öteki varlıklar arasında beliren gerilimde yoğunlaşmakta, izahını da gerilimin bozulmadan sürmesinde aramaktadır. Aynı şekilde, Fazıl Hüsnü Dağlarca’da gerilim çizgisinin uçları kozmik bir alana doğru giderek belirginliğini kaybetmekte ve böylece gerilim azalmış ya da daha sonra yazdığı Âsu’da görüleceği üzere zamana yayılmış görünmektedir. Varoluş, ölüm, dramatik gerilim, okuru biçimleyen şiirin ortak özelliği olduğu halde, şiir malzemesini günlük hayatın görünümlerinde değil, şairin iç deneyimlerinde bulmuştur. Ebubekir Eroğlu’nun belirlemesiyle söylersek, şiirdeki insan, eski şiirdeki idealize edişe benzer biçimde hızla soyutlaşmıştır. Diğer taraftan “ben” şiiri, en iyi örneklerini belki de bu dönemde bulmuştur. Şiir ve daha genelde edebiyat, toplumun içine sokulduğu zeminle ve kimi çevreler tarafından dayatılan rezervlerle sınırlı kalmamış, Türkçenin oluştuğu daha eski ve daha geniş bir süreç içindeki aranışını sürdürmüştür.

Bu aranış; ritmin, mecazların, mazmunların, biçim ve biçem yakınlıklarının yanı sıra iç dünyaya, sezgiye, mistisizme yahut tasavvufla yoğrulan bir şiir evrenine sokuluş bağlamında da karşımıza çıkmaktadır. Sözgelimi Âsaf Hâlet Çelebi; mistik eğilimlere, İran ve hatta Hint felsefesine bilinçli bir çaba ve tutumla ulaşan bir şair olarak öne çıkmaktadır. Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nun kimi şiirlerinde modern mistik tecrübenin izdüşümlerine fazlasıyla rastlanabilmektedir. Ebubekir Eroğlu da bu şiirsel çevrinin içinde değerlendirilebilecek şiirlere imza atmıştır. İlk kitaplarından sonra, Hilmi Yavuz’un da tasavvufun istiareli dilinden yararlandığı; hatta Paulo Coelho’nun romanda yaptığını menkıbevi söylem ve söyleyişler üzerinden şiirde gerçekleştirmeye çabaladığı iddia edilebilir. Nihat Hayri Azamat, Ali Günvar gibi şairlerin de tasavvufi şiirin öncülerine öykündükleri fakat bu eksende yeni ve sürdürülebilir bir dil yakalama konusunda çok da başarılı olamadıkları söylenebilir.

Tartışmaların hemen yanında boy veren aranışların, söz sanatları alanında da gelenekten etkilendiği söylenebilir. Şiirin bütün tür ve dönemlerinde kullanılan ve çok bilinen söz sanatlarının yanı sıra “tehzil”, “tazmin” gibi sanatların Orhan Veli’den Can Yücel’e kadar birçok şair tarafından boy ölçüşme, şakalaşma, dünya görüşünü eleştirme gibi çeşitli amaçlarla kullanıldığı görülebilmektedir. Sözgelimi, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinin başında yer alan ve “kamışlıktan koparıldığı için ayrılıktan yakınan ney”i hatırlayalım. Divan edebiyatının imge ve anlatım olanaklarını simgeci bir şiirle örtüştüren Ahmet Haşim’de bu “ayrılıktan yakınma” olgusu, “Göllerde bu dem bir kamış olsam” dizesine bürünecektir. Orhan Veli’nin yazdığı “Bir de rakı şişesinde balık olsam” dizesi, buna şaka yollu bir naziredir. Can Yücel, dizeyi aslına döndürürken şakayı elden bırakmaz: “Göllerde bu dem kılkamış olsam”.

1940’lı yıllarda, edebiyat ortamında yeni ya da yıkıcı bir anlayışla öne çıkan Garip şiiri, kendinden önceki bütün edebi birikime tepkisel yaklaşır. Garipçiler, gelenekten kopuşun şiirini ortaya koymak için uğraşırlar. Bununla birlikte onların da zaman zaman gelenekten kopamadıkları, Divan ve Halk şiirinden yararlandıkları görülür.

Şiire klasik tarzda gazeller yazarak başlayan Âsaf Hâlet Çelebi, şiirlerinde eski şiire özgü imge, kahraman ve motifleri sıkça kullanır. Âsaf Hâlet Çelebi’nin şiiri Garip’le bağlantılı olmanın yanında ‘soyut’ niteliğiyle İkinci Yeni’ye de kimi yönlerden kaynaklık etmiştir. Ardından Behçet Necatigil’in, Divan şairleri gibi yoğun bir söyleyiş ve mükemmel bir istif arayışı içinde eski şiire bağlanan bir tutum ve izlekle de ilgilendiği söylenebilir.

İkinci Yeni ile Türk şiiri farklı boyutlar kazanmaya başlar. Divan şiiri, gelenek ve modernizm tartışmaları, bu yıllarda tekrar ve yoğun bir şekilde gündeme gelir. Onat Kutlar, 1959’da İkinci Yeni’yi kastederek Yeni Bir Divan Şiiri mi? başlıklı bir yazı yazar ve İkinci Yeni şairlerini, Divan şiiri muhipliği yapmakla suçlar. İlginçtir ki aynı Onat Kutlar, 1981’de Peralı Bir Aşk İçin Divan adlı bir kitap yayımlayacaktır.

Divan edebiyatının biçim özelliklerini ve edasını / havasını yeni bir içerikle kullanan şairlerin başında şüphesiz Attila İlhan ve Turgut Uyar adlarına rastlarız. Âhenk, ritim, gönderme ve alıntıların yanı sıra gazel, murabba, muhammes biçimli şiirler vardır kitaplarında. İkinci Yeni’nin önde gelen şairlerinden Turgut Uyar, 1970’te adı Divan olan ve içinde modern şiirin gereklerini gözeterek yazılmış gazeller, kasideler, naatlar, münacatlar bulunan bir kitap yayımlayınca bazı eleştirmenler şairi oldukça sert ifadelerle eleştirirler. Bunlardan biri olan Asım Bezirci, daha önce Osmanlı geleneğine yaslanmanın saçma olduğunu iddia eden Uyar’ın, bu yönelişini tuhaf, yersiz ve tutarsız bulur ve kitabını kötüler. Kemal Tahir ise şairin çabasını över ve bu kitabı epeyce geç kalmış bir dönüşün önemli belirtilerinden biri sayar.

Şiirini Batılı / modern bir kanona oturtmaya çalışan İlhan Berk de 1968’de Âşıkane adıyla yayımlanan kitabında modern gazeller yazarak gelenekten yararlanır. Asım Bezirci, onu da “ölmekte olan bir edebiyatı diriltmek”le suçlayacaktır.

Hasan İzzettin Dinamo, “toplumcu gazeller” yazmaya soyunan bir şair olarak göze çarpar bu dönemde. Daha sonraları da Metin Altınok, “gazel” olarak adlandırdığı birçok şiirinde, gazelin uyak biçimini ödünç alır.

Cumhuriyet dönemi şiirinde, Divan edebiyatı nazım biçimlerinden en çok kullanılanı rubaidir şüphesiz. Yahya Kemal ve Arif Nihat Asya’nın geleneksel edayı boşlamayan bir yaklaşımla kaleme aldıkları rubailerin yanı sıra aralarında Nazım Hikmet, Ataol Behramoğlu gibi isimlerin de bulunduğu çok sayıda şair bu tür şiirler yayımlayacaktır. Bu arada, Hasan İzzettin Dinamo’nun Tuyuğlar adını verdiği bir kitabının da olduğunu yeri gelmişken zikretmiş olalım.

Diğer taraftan Ahmed Arif, Enver Gökçe, Gülten Akın, Cahit Külebi, Hasan Hüseyin, Yaşar Miraç, gibi isimlerde Halk şiirinin, folklorun biçim ve içerik yönünden kimi etkilerini, izdüşümlerini görmek mümkündür. Türkü, koşma, ağıt, ilahi ve destanların, aruzdan heceye geçiş ve Garip döneminde etkili olduğu söylenebilir. Orhan Veli’nin Pireli Destan, Melih Cevdet’in Karacaoğlan’ın Bir Şiiri Üstüne Çeşitlemeler adlı şiirleri, bu konuda hemen akla gelebilecek örneklerdendir.

Daha önce değindiğimiz Behçet Necatigil, şiir serüveni boyunca geleneğin evine sokulmaktan asla geri duymayan bir şairdir. Onun şiirinin özelliklerinden biri de eksik bırakılmış dizelere, dizelerden eksiltilmiş sözcüklere yer vererek okurun şiiri yeniden yorumlamasına olanak sağlamasıdır. Bu tutum; Necatigil şiirinde öne çıkan çekingen, tutuk, ürkek, itilip kakılan insan tipine de denk düşmektedir. Yutkunan, kekemeleşen, diyeceğini tam olarak dışa vuramayan bir öznenin sesi dolaşır onun birçok şiirinde. Bu, Divan şiirindeki söz sanatlarından biri olan kat’ sanatının yeniden yorumlanışı olarak da düşünülebilir. “Sözü, etkisini artırmak amacıyla, devamı kendiliğinden anlaşılacağı ve susmanın söylemekten daha etkili olacağı bir noktada kesmek” şeklinde özetleyebileceğimiz bu söz sanatını Necatigil; dize sonlarında olduğu kadar dize içlerinde de kullanmış görünmektedir.

Bu bağlamda sosyal konulara açılan yola bireysel inceliğini serpiştiren Gülten Akın’ın verimleri, şiirle ilgisini sonradan tazeleyen Ahmet Oktay’ın ürünleri ile Ülkü Tamer şiirinin de dikkate değer bir seyri vardır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Şeyh Galib’e Çiçekler başlığıyla Hüsn ü Aşk veznini gözeterek yazdığı şiirler bu çerçevede değerlendirilebilir. Ülkü Tamer, her kitabında, dönemin belli özelliklerini iyi işlenmiş örneklerde yansıtmış, son ürünlerinde ise Halk şiirinin sesine ve mahallileşmeye dönmüştür.

Cahit Zarifoğlu, yaş ve kuşak olarak o dönemdeki şiir dilinin olgunlaştığı yerde söz almıştır. Ancak, öncülerin bıraktığı yerden değil, başladığı yerden başlamış gibidir. İlk şiirlerinde bile özgün bir şiir için gerekli sese ve tekniğe sahip olduğu söylenebilir. Öyle ki Turgut Uyar ve Edip Cansever’in ilk kitaplarında bulunabilecek geçiş döneminden izler taşımaksızın, tariflerden değil şiirden yola çıkmıştır. İçsel olmaktan, manevi olmaya doğru bir çizgi yansıtan eserinin bütününde, Sezai Karakoç’un prizmasından serpilmiş bir iklim hakim olmuştur.

Söz buraya gelmişken Yakup Kadri’nin, Peyami Safa’nın ve Tanpınar’ın romanlarını hatırlamak da yararlı olacaktır. Özellikle Tanpınar’ın yazdıklarına bakıldığında şunları söylemek mümkündür: Tartışma konuları farklı kültürel temellerden gelmekte, tartışmalar aynı kültürleri işaret etmekte; ama aynı tartışmalar farklı kültürlerin üst düzeyde temsilcileri arasında olmaktan çok aynı kültür ortamında yetişmiş insanlar arasında geçmektedir. Benzer şekilde; birçok yapıtında yozlaşmayı eleştiren, Doğu-Batı çatışmasına merkezî bir yer ayıran ve geleneksel değerleri öne çıkaran Peyami Safa’nın Divan edebiyatına “işkembe-i kübra edebiyatı” diyerek yaklaşması da en azından ilginçtir.

Postmodernizmle birlikte, tüm dünyada egzotizm merakını yedeğine almış seküler bir eksende temellendirilen metafiziğe yönelik bir ilgi de gözlemlenecektir. Bu akımdan Türk şair ve yazarları da etkilenmiştir. Özetini verdiğimiz tartışmalar da bu atmosferde devam etmekle birlikte artık tavsamıştır. Özellikle postmodernizmin önerdiği ve içselleştirdiği rölatif dünyaya, Divan edebiyatının, geleneğin ve tasavvufun bazı ilke ve motifleri kimi zaman boca edilircesine aktarılmıştır. Bu durum, postmodernizmden çok aslında bir eklektizm olarak da değerlendirilebilir. Eklektik tutumda bütünü oluşturmuş gibi görünen ögeler birbirlerine eklemlenmiş değil, eklenmiştir. Ögeler arasındaki yan yanalık ilişkisi belirleyicidir ve her öge bir başınalığını korur, bizi sürekli asıl dizgesine götürür. Eklektik bir bütünde ögeler tam da bu doğal konumlarından ötürü hiçbir çatışma üretmeyebilirler. Farklılıklar böylece silinir, eski–yeni, seçkin–sıradan her şey aynı değer düzlemine çekilerek büyük ölçüde eşitlenir.

Roman ve hikâyenin yanı sıra şiirde de gelenekle modernizmi sentezlemeye çalışan ya da yapıtlarına gelenekten biçim ve içerik özellikleri aktaran, bu eksende yeni bireşim ve duyarlık örgüleri geliştiren çok sayıda şairden söz edilebilir. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Arif Nihat Asya, M. Âkif İnan, İsmet Özel, Metin Altıok, Erdem Beyazıt, Ebubekir Eroğlu, Ali Günvar, Enis Batur, Arif Ay, Hüseyin Ferhat, İhsan Deniz, Murathan Mungan, Necat Çavuş, Süleyman Çobanoğlu, Ömer Erdem, Yücel Kayıran gibi sayısı çoğaltılabilecek farklı kuşak ve eğilimlere sahip çeşitli şairlerin yazdıklarına bu gözle bakıldığında çok kapsamlı ve zengin ipuçlarına ulaşılabilecektir.

Düşünsel ve toplumsal altüst oluşların, dünya görüşlerinde meydana gelen fay kırıklarının arttığı bir dönemde, “gelenek” şiirin ve daha genelde edebiyatın hem başını ağrıtmaya hem de çeperlerini genişletme konusunda katkıda bulunmaya devam etmektedir.

Ali Emre

Yazının alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!