ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Muhibbi Mahlasındaki Kanuni Sultan Süleyman

Sosyal Medyada Paylaş:

Muhibbi Mahlasındaki Kanuni Sultan Süleyman

Muhibbî… Mahlasıyla fazla kişi tarafından tanınmayan bu şairi gerçek ismiyle anarsak, onu tanımayan kişinin çok az olduğunu göreceğiz: Kanuni Sultan Süleyman.

Kanuni’den bahsedecek olursak, ilk gözümüze çarpan şey siyasi başarıları olur. Kimileri için bu konu biraz tartışmalı olabilir, ama genel olarak başarılı olduğunu kabul etmememiz için de bir neden olmasa gerek.
Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti’nin 10. padişahıdır.

Babası 1. Selim(Yavuz Sultan Selim), annesi Kırımlı Hafsa Sultan’dır.

Babasının sancakbeyi olduğu Trabzon’da 1495 yılında doğdu.

1520 tarihinde Osmanlı tahtına geçti.

Hemen 1 yıl sonra da Belgrad’ı fethetti.

Bu fethi Mohaç Meydan Savaşı zaferi izledi.

1538 yılında Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, haçlı ordularına karşı Preveze zaferini Kanuni’nin döneminde kazandı.

1566’da 13. ve son seferi olan Zigetvar Seferi’ne çıktı ancak kalenin alındığını göremeden vefat etti.

46 yıl süren saltanatı sırasında Osmanlı Devleti hem en geniş sınırlara ulaştı hem de ilim, kültür, hukuk ve maliye gibi konular açısından, dünyanın en güçlü devleti haline geldi. Kanuni ünvanının da verilmesi de işte tam bu yüzdendir.

 

Kanuni’nin yaşamından çok kısa bir biçimde bahsettikten sonra edebi hayatından bahsedelim.

 

Mahlasından, yani takma adından başlamak gerekirse Muhibb seven, Muhibbî de sevene ait olan ya da sevene mensup olan demektir. Ancak şair, bu adı seven anlamında kullanmış olması daha büyük bir olasılıktır. Bir gazelindeki son mısralara bakarsak bunu daha iyi anlayacağız:

 

“Ey Muhibbî, bâşım üzre şûle-i âhım alem,

 

Şâh-ı aşkım, sağlı sollu aşk leşkerdir bana!”

 

“Ey Muhibbî, ahımın üzerinden çıkan parıltı başımın üzerindeki bayraktır.

 

Ben aşk padişahıyım; aşk sağımda solumda bulunan askerlerimdir!”diyor. Bir padişaha yakışır gerçekten görkemli dizelerdir bunlar.

 

Muhibbî’nin şiirlerinde Fuzulî’nin etkisi büyüktür. Önceden de şiirlerini okuduğu Fuzulî , kendisi Bağdat’ı fethederken orada yaşıyordu. Fuzulî ile konuştu mu konuşmadı mı bilinmez. Ama yine de Fuzulî etkisini görmek zor değildir. Örneğe bakalım:

 

“Ey Muhibbî âşık oldur ki derd-i yârı hoş göre,

 

Derdden kurtulmasın derdîne kim derman arar!”

 

“Ey Muhibbî, sevgiliden gelen dertleri hoş gören gerçek aşıktır;

 

Aşk derdine derman arayan dertten kurtulmasın”

 

Ne kadar açık değil mi? Ancak yine de Muhibbî’ nin eserlerini sadece Fuzulî’nin etkilerine dayandırmanın Muhibbî’ ye haksızlık olacağı görüşündeyim. O sadece aşk ve coşkuya sahip sanatını Fuzulî’nin dert isteğiyle adeta cilalamıştır.

 

Coşkudan bahsettik, coşkuyla devam edelim. Büyük devlet adamlarının sevgililerine gerçek bir tutku ile bağlı oldukları zaman içinde çeşitli şekil ve coğrafyalarda görülmüştür.

Antoine, Kleopatra için; Baltacı Mehmet Paşa, Katerina için; Mussolini, Klara için başlarını; İngiliz Kralı VI. Edward, Madam Simpson için tahtını verdi. Avrupa’nın kartalı olarak görülen Napolyon Bonapart, Jozefin’in her türlü ahlaksızlığını bilmesine rağmen ona yıllarca taptı, aşkının ıstırabına dayandı. İşte Kanuni’yi de bu devlet adamları arasında saymak gerekir. Evet, Kanuni başını vermedi ya da tahtından vazgeçmedi ancak Hürrem’in aşkından kör olup çevirdiği entrikaları göremeyince oğlu Mustafa’nın kendine karşı taht mücadelesine gireceğini sanıp onu öldürttü. Kanuni’nin Hürrem’e olan tutkusunu, sefere çıktığı veya onun yanında olmadığı bir zamanda yazmış olduğu düşünülen bir gazelle örneklendirelim:

 

“Sorma aşkın hâletin Mecnûn’a bir divânedür

 

Açma aşkın sırrını Ferhâd’a kim efsânedür

 

 

 

Sor bana aşkın rumûzun sana takrîr eyleyem

 

Can u baş terkin urur âşık heman pervânedür.

 

 

 

Gel temâşa eyle bir sırça sarâyın gönlümün,

 

Eşk-i surhiyle münekkaş zeynolmuş hânedür.

 

 

 

Gamzesi kanım içerse dostlar olmaz aceb

 

Kâfir-i bed-mest olanın meyli dâim kânedür.

 

 

 

Yâre varub dün gice dil-i derûnum arzeyledüm

 

Hâbe varı gözleri yanında san efsânedür.

 

 

 

Nola baksam şem’-i hüsnüne gönül pervane-veş

 

Dostum sen şem’ olıcak âşıkun pervânedür.

 

 

 

Gülşen-i hüsnünde dil mürgün yine saydetmeye

 

Zülfünün ağında “Muhibbî” hâli anın dîvânedür.”

 

 

 

“Sorma aşkın halini Mecnun’a,Mecnun divanedir

 

Açma aşkın sırrını Ferhad’a ki efsanedir.

 

 

 

Sor bana aşkın gizli işaretlerini, sana anlatayım

 

Can ve baş boyar vurur aşık hemen pervanedir.

 

 

 

Gel seyret gönlümün sırça sarayını

 

Kırmızı gözyaşıyla nakış olunmuş, bezenmiş evdir.

 

 

 

 

 

Dostlar, gamzesi kanımı içerse şaşırtıcı olmaz

 

Fena sarhoş olanın meyli de böyle gerçekleşir.

 

 

 

Yara varıp dün gece gönlümün içini sundum

 

Uykuya vardı gözleri efsaneymiş gibi dinledi.

 

 

 

Gönül pervane gibi, güzelliğinin mumuna baksam ne olur

 

Dostum sen mum olacak aşığın pervanedir

 

 

 

Güzellik bahçende gönül kuşu yine avlanmaya

 

Zülfünün ağında “Muhibbî” onun divanesidir.”

 

 

 

Gazelde görüldüğü gibi imge kullanımı hayli yoğundur. Muhibbi söylemek istediği şeyleri doğrudan söylemeden, güzel nedene dayandırma söz sanatını da kullanarak eserine apayrı bir hava vermiştir. Şem(mum) ve pervane imgelerine sıkça yer vermesine, bunun yanında kan ve kırmızıya dair kelimelere sıklıkla yer vermesi bu düşüncenin en basit örneğidir. Bu açıdan da üslup ve içerik açısından şairin hiç de toy olmadığını, söz sanatlarını ve imgelerini ustalıkla kullandığını görmek hiç de zor değildir.

 

Muhibbî genellikle az önceki gazelde olduğu gibi fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün vezninde eser vermiştir. Ancak bu, şairin aruzun diğer kalıplarında eser vermediği anlamına gelmez.

 

Muhibbî ile ilgili önemli bir şey daha söyleyelim. Halk edebiyatında “dedim dedi’li” olarak adlandırılan biçimde de bir eseri vardır şairimizin. Muhibbî’nin halk edebiyatıyla ne kadar alakalı olduğunu bilmiyoruz ancak aruz kalıplarıyla da olsa bu tip bir eser vermiştir:

 

“Didüm aşkına düşdim pür niyâzum

 

Didi başdan başa ben dâhi nâzum

 

 

 

Didüm gönlümü gel yıkma habîbüm

 

Didi sandın beni ben dil-nüvâzum

 

 

 

Didüm dil mürgini benden ayırdın

 

Didi bilmez misin kim şahbâzum

 

 

 

Didüm bâlâ mıdur kaddün ya tûbâ

 

Didi andan yüce ben ser-firâzum

 

 

 

Didüm Mahmûd’un olmuşdur Muhibbî

 

Didi hüsn ile ben dahî Ayaz’um”

 

 

 

“Dedim aşkına düştüm duacınım

 

Dedi ben baştan başa bela nazım

 

 

 

Dedim gönlümü gel yıkma sevdiğim

 

Dedi beni gönül okşayan mı sandın

 

 

 

Dedim dil kuşunu benden ayırdın

 

Dedi bilmez misin ki ben doğanım

 

 

 

Dedim yüksek midir servi boylu güzel

 

Dedi ondan yüce ben daha yüksekteyim

 

 

 

Dedim Mahmud’un olmuştur Muhibbî

 

Dedi güzellikle bende dahî Ayaz’ım”[1]

 

 

 

Kanuni, yetmiş yaşını geçmişti; bu sırada da hastalandı. Bu hastalık döneminde sağlığın ve huzurun önemini daha iyi kavramış olacak ki birçok insanın dilinde olup da kimin yazdığını bilmediği şu atasözü değerindeki dizeleri yazmak gereği duydu:

 

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihan gavgasıdır

Olmaya bahd ü saadet dünyada vahdet gibi

Ger huzûr etmek dilersen ey Muhibbî, farig ol;

Olmaya vahdet makaamı kûşe-i uzlet gibi!”

“Yani halk içinde devlete sahib olmak ya da hükmetmek çok itibarlıdır

Ancak en büyük mutluluk sağlıklı olmaktır

Saltanat dedikleri ancak dünya kavgasıdır

Ancak baht ve saadet gibi dünyada birlik yoktur

Ey Muhibbî huzura kavuşmak istersen ayrıl

Uzlet köşesi gibi birlik makamı yoktur”

 

 

 

Bu dizeler ve elbette diğerleri Kanuni’nin yaşam kavrayışını, kişisel bilgi birikimini, ki bu söz sanatlarını uygulayabilmek için bilgi birikiminin yüksek; şiir geleneğinin yerleşmiş olması gerekir, net olarak görüyoruz.

 

Sonuç olarak vardığımız noktayı sorgulamamız gerekir. Kanuni son derece başarılı bir devlet adamıdır ve bu başarıyı da hem siyasi düzlemde hem de sanatsal düzlemde Türkçe dili ile kazanmıştır. Kanuni’nin Fransız kralı François’e mektubu Osmanlıca yazdığını, cevabı da yine Fransız kralın bizzat Osmanlıca cevap verdiği arşivler arasında yer almaktadır.

 

Şiirlere dönersek, Kanuni’nin sadece bir şiir heveslisi olmadığını düşünmek zorundayız. Çünkü Kanuni bir divan oluşturabilecek kadar şiir yazması ve bu eserlerin sadece sayıca değil nitelikli de olması Kanuni’nin şair ünvanını almayı sonuna kadar hak ettiğini bize göstermektedir.

[1] Gazneli Mahmud’un has gulamlarından olan Ayaz akıllı, bilgili olduğu için kendini çok sever ve güvenirdi. Onun Ayaz’a aşkı doğu edebiyatında Leyla ve Mecnun, Ferhad ile Şirin gibi önemli konulardan biri olmuştur.

Alıntı : http://edebiyatcesnisi.blogcu.com/muhibbi/4006669

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!