ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Necip Fazıl Kısakürek’in Şiirlerinde ‘ Hayat ve Ölüm ‘

Sosyal Medyada Paylaş:

Necip Fazıl Türk edebiyatının önemli şairlerindendir. Edebî hayatında derin kırılmalar yaşayan sanatçı, varlığını şiirin iklimine derin izler bırakacak şekilde örgütlemiştir. Şiir onun iç dünyasının aynası niteliğindedir. Necip Fazıl, bu aynaya her bakışında insanı trajik bir çıkmazın içinde dondurur ve öteler.

İnsanın yaşam içinde oturduğu yer şaire göre bir trajedinin oynandığı sahnedir. Şair bu sahneyi farklı dekorlarla süsleyerek, oturma yerini karanlık, derin, geçici ve ölümcül bir arenaya dönüştürür. O, şiirlerinde içinde yaşadığı anı kendi benliğinden öteleyerek, görünmeyenin ardındakini görünür kılar.

Necip Fazıl “aslında bir iç huzur arayışındadır. Ve yaşamından memnun değildir.” (Oktay 1993: 993).

Şair, etrafındaki her şeyi “öteki ve ötelerin bakışı” altında karamsar bir yapıya dönüştürür. Her dönüşüm, onun içsel kırılmalar yaşamasına sebep olur. Etrafındaki nesne ve varlıkları gerçek kimliklerinin ötesinde bireysel bir dönüşümün merkezine çeken Necip Fazıl, şiirlerinde korku ve tedirginlik nedeniyle karamsar bir atmosfer yaratır.

Modernlik ve mistisizm onun şiirinin temelini oluşturur. Bireysel ve toplumsal olarak yaşamın kirlenmiş kutsallığı, şairin nevrotik sancılar çekmesine sebep olur. Fransız şiiri ile klasik şiiri aynı potada eriten Necip Fazıl, hayatın küçük anlarını yakalar. Yakalanan bu anlar, şairin ruhsal ve düşünsel olarak ürpermesine neden olur. Böylece “Toplumsal sorunlardan olabildiğince uzaklaşır, insanın bireysel varoluşunu sorgulayan iç benliğe yönelir.” (Korkmaz vd. 2007a: 238). İç benliğe yönelen sanatçı, hayatın kabalaşan ve sömürücü yönlerini şiirin içine sıkıştırır. Bu sıkıştırma onun şiirlerinin temel izleğini oluşturur. Dış dünyanın kabalaşan biçimi, Necip Fazıl’ı kendine ve derinlerdeki ötekine sürükler. Bu sürüklenişte sanatçı, kendini trajik bir çıkmazın içinde bulur. Şairin trajik çıkmazlıkları yaratıcı düşüncesini harekete geçirir. İçine düştüğü ruhsal ve düşünsel bunalımlar şaire “daima trajik olan duyguları düşündürmektedir.” (Okay 1998: 44).

Şiirlerini bu duygular içerisinde oluşturan sanatçı, reel yaşamın üzerine adeta hayat, ölüm, zaman, varlık, ben/lik ve yalnızlık, gibi düşünceleri örter. Karanlık bir yapıya dönüşen dış âlem artık onun için trajik bir “gayya çukuru” haline gelir. Şairin şiirlerinde sıklıkla yaşadığı bu ürperiş, sıkıntı ve korkular onun psikolojik yapısını ortaya koyar.

1. HAYATLA İNSANIN TRAJİK YÜZLEŞMESİ

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…”

(Kısakürek 2003: 35)

Necip Fazıl, şiirlerinde hayatın işleyişi karşısında insanın trajik çıkmazını ortaya koyar. Hayatla insanın karşılaşması, insanın kendini hayat karşısında sonsuzlama arzusuyla büyük bir çatışmayadönüşür. Şaire göre hayat, insana emanet edilmiş kutsal bir süreçtir. İnsana emanet olarak verilen bu kutsal süreç, onu kendi kaderiyle baş başa bırakır. Tek başına kendi rolünü oynayan insan, her ne kadar hayatı dizginlemeye çalışsa da bunu başaramaz. Bunun nedeni, hayatın insana istenmeden verilmesi ve istenmeden alınmasıdır. Nitekim şaire göre hayat, insanı kaçınılmaz olana taşıyan tek gerçektir. İnsan hayatta iken ölüme her zaman çok yakındır. Hayatta kalma ve hayata tutunma çabası şaire göre insanın yaşamla kavga etmesine neden olur. Kavganın şiddeti, insanın kimsesiz, çaresiz ve acizliğini gösterir. Bu yüzden şair, hayata hep başkaldırır. Bu başkaldırış ve çıkamazlar hayat karşısında hissedilen acizliğin trajikliğidir. Necip Fazıl, “Hayat” adlı şiirinde;

“Ne acı, kaybetmek için sahiplik!

Ölümlüyü sevmek, ne korkulu iş!..

Hayat mı, püf desen kopacak iplik,

Çıkmaz sokaklarda varılmaz gidiş.”

(Kısakürek 2003: 298)

diyerek hayatın insan ile münasebetini ortaya koyar. İnsan için hayat, güzelliklerle dolu olabileceği gibi korku, acı ve sıkıntılarla da dolu olabilir. Burada önemli olan kişinin hayattan ne beklediği ve onu nasıl algıladığıdır. Hayat aslında insanın kendisidir. Kendi psikolojik ve ruhi sağaltımlarının dünya üzerinde yaşayan/yaşanmış görüntüsüdür. Necip Fazıl, dünya/hayatı, karamsar bir ruh hali ile insana yaklaştırır.

Şairin yukarıdaki şiirde de ifade ettiği gibi insanın hayatını yitirmesi acı bir durumdur. Çünkü insanı dünyalık kılan tek gerçek, beden ve ruh birlikteliğidir. Bu birliktelik insan hayatını simgeler. Şairin insanı kendi hayatının sahibi olarak algılaması ve gerçekte bunun böyle olmadığını ortaya koyması, “kaybetmek” kavramıyla acı bir trajediye dönüşür. Zira insan, sevdiklerinin hayatlarını sahiplenen tek canlıdır. Çünkü insan, hayatı müşterek yaşayan tek canlıdır. İnsanın bireyselleşmesi sahiplenmekten geçer. Her ne kadar sahiplendiğimiz varlıkların öleceğini bilsek de o acıyı yaşamak hayatın tek trajiğidir.

Şair, “Ne acı kaybetmek için sahiplik/ Ölümlüyü sevmek ne korkulu iş?” diyerek, insanın hayat karşısındaki çaresizliğini dile getirir. Şaire göre insan, hayatın biteceğini bilen ve onu yaşama ve tüketmekten başka yapacak bir şeyi olmayandır. Hayat, insan için püf dendiği an kopacak kadar ince ve narindir. “Hayat mı, püf desen kopacak iplik” ibaresi Necip Fazıl’ın hayata karşı takındığı tavrı ortaya koyan “açar ibaredir”*. Şair, hayatı çok kısa, bir soluk kadar anlık ve geçici olarak görür. Bunun nedeni hayatın insan için kısa olmasıdır. Necip Fazıl’a göre hayatın kısa ve anlık oluşu, insanın korkulu tek gerçeğidir. Hayatla anlık bir sürçme/düşme sonrasında karşılaşan insan, yükselişin de kısa sürede ve anlık olacağını bilir. Bu yüzden şair için “insanın” varlık düzeni içindeki yeri ve değerini konumlandırmak ve * Açar ibare, bir şiirin en anlamlı şekilde açıklanmasını sağlayan anahtar görevindeki mısralardır. Açar ibare, şiirde bir kelime, bir mısradan oluşabildiği gibi birden fazla kelime veya mısradan da oluşabilir. Açar ibarenin, anlamlı bir bütünlük kurmasında yardımcı ibare (aracı ibare) devreye girer ve açar ibarenin anlam bütünlüğü ve derinliği kazanmasını sağlar. Şiirde yardımcı ibare, kavram, simge ve imgeler arasında ilişkiyi güçlendiren, şiirin dokusunun oluşmasına katkı sağlar. Bu yönüyle açar ibarelerinin bütünlüğü ve zenginliğine yardımcı olur.

Bütün hazinelerin yerin derinliklerinde saklı olması gibi şiir de kendini açar ibare altına saklar. Biz de açar ibarenin rehberliğinde şiirin eşsiz ve sırlarla dolu evrenine girer ve onu yeniden keşfederiz. Nitekim şiirin içindeki anlam yoğunluğu en fazla olan kelime veya mısraı, şiiri açan, onu yorumlamamıza yardımcı olan ibaredir. Biz bu tür kelime ve mısralara açar ibare diyoruz.

3

anlamlandırmak” (Öztürk 2001: 43) hayatın anlık kopuşu karşısında bir tutunma olarak görülür. Necip

Fazıl, kendini anlamlı kıldığı bu dünyada hayatla var olacağını bilir ve hayatın bir soluk gibi insan elinden koparılarak alınmasına isyan eder. Onun isyanı, “Çıkmaz sokaklarda varılmaz gidiş”in ince bir iple dünyalaştırılmasınadır. Sartre’a göre, “hayatın önsel bir anlamı yoktur. Hayatı yaşamadan önce hayat bir anlam ifade etmez. Ona anlam kazandırmak ve kopuşu trajikleştirmek insanın eseridir.” ( 2001: 62).

Şair, “sevmek”, “sahiplenmek” ve “ölmek” kavramlarıyla hayatı gereklilikler arasında sabitler. Bu sabitleyiş, şairin bütün algılarını tek yönlü çatışmalar yumağı haline getirir. Hayat karşısında bu tek yönlülük, onu “çıkmaz” ve “varılmaz” bir sokağa doğru iteler. Bu sokak, onun hayatla yüzleştiği, gerçek ve kopuşlar arasında sıkıştığı ve sonsuza doğru yürüdüğü trajik ilkidir.

Şiirde “sevmek”, “sahiplenmek” ve “hayat” ibareleri insanî edimlerdir. Bu edimler, incecik bir

iple dünyaya bağlanmıştır. Burada şair, ip sembolüyle hayat ve insan arasındaki bağıntının düzeyini

belirtir. Şiirde ip sembolü, yaşamın insan için kuruluşunu, yükselişini, düşüşünü ve bağlayıcılığını

gösterir. İp simgesi şiirde bu yönüyle kendi anlamının yanında yan anlamlarıyla şiirin merkez gücünü

oluşturan bir değeredir. Şiirde ip sembolü, hayat ve ölüm metaforları ile “sevmek, kaybetmek, gerçek ve

sahip olmak” gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Şiirdeki “Hayat mı, püf desen kopacak iplik,” mısraında ip

simgesi, hayat ve ölümü trajedisini yatay ve dikey boyutları ile sembolize eden aktif bağlayıcıdır. Bu

yönüyle hayat ve ölüm çıkmazı, ip simgesiyle akıl ve ruhun, en geniş anlamıyla insanın, derinliklerinde

yatan gücü/leri aşağıdaki şekilde de görüldüğü üzere hem dikey (yukarı ve aşağı yönde) hem de yatay

(tepe noktası, hayat, insan ve gerçek düzleminde) yönde birleştirir.

İp

Şekilde görüldüğü üzere şair, insanı merkeze alarak insanın hayat ve gerçekler karşısında yaşamış olduğu

çatışmaları trajik son olan ölümle çözer. Hayat, gerçek, ölüm ve insan denklemi dikey boyutta bir

yükselişle yataylığını yitirir. Hayat, bir iplik kadar incedir ve nerede, ne zaman kopacağı belli değildir. Bu

belirsizlik/kader, insanı hayat karşısında korkutan en önemli şeydir. Çünkü hayatı anlamlandıran “sevme,

sahiplenme” gibi kavramlar, insanın ölümle yüzleşme anını acı bir çığlığa dönüştürür.

4

İnsa

n

Hayat

Ölüm

Gerçek

Çatışm

a,

Hayat,

Ölüm

Necip Fazıl, hayatın trajikliğini bazı şiirlerinde ironik bir şekilde dile getirir. Ona göre insanın

değişen hayat düzeni içinde kendi yerini belirleyememesi, insanın kendisi ve hayat/kaderle alay etmesine

neden olur. Şair, bu çaresizliği hayata/kadere başkaldırarak trajikomik bir şekilde ifade eder. Necip Fazıl,

“Hayat Mayat” adlı şiirinde;

“Hayat, mayat diyorlar;

Benim gözüm mayat’ta.

Hayatın eksiği var;

Hayat eksik hayatta.”

(Kısakürek 2003: 417)

diyerek hayatın işleyiş biçimi ve gerekliliklerini kendi hayat felsefesine göre açıklar ve hayattan hiçbir

beklentisi olmadığı için de bu hiçliğe, boşluğa savaş açar. Hayatı önemsememek, insanın ve dünyanın

işleyişini önemsememe anlamına gelir. Şair, eksik özne olarak gördüğü hayatı, düzeltmek ve onu anlamlı

hale getirmek arzusundan çok uzaktır. Çünkü ona göre hayatın ne olduğu ve nasıl anlamlı hale geleceği

meçhuldür. Hayatın eksik özne oluşu ve bilinmezliği, Necip Fazıl’ın çaresiz kalmasına, hayat ve

işleyişiyle çatışmasına neden olur. Bu trajik durum şairi, hayat ve varlığın akışı karşısında çaresiz bırakır.

Şair bu çaresizlikle hayatın işleyişine başkaldırır. Ancak hayat kuşatmasıyla çepeçevre sarılan

şairin/insanın ona uymaktan başka yapacağı hiçbir şey yoktur.

İnsan, kendi varlık alanını ihlal eden tek canlıdır. Lakin sürüp giden hayatı ihlal edememe ise

onun tek trajiğidir. Ontolojik olarak hayat karşısında varlığını tamamlamayan insan, fenomenolojik olarak

kendini başka varlıklara dönüştürme arzusundadır. Necip Fazıl da hayatın insanı sıradanlaştıran bu

yönünden kurtulmak ve kendini ötelere taşımak ister. Ancak hayat, insanı dünyaya öyle sıkı bağlar ki,

ondan kurtulmak, ölümün kollarına atılarak gerçekleşir. Şair;

“Gönlüm uçmak isterken semavî ülkelere;

Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere…”

(Kısakürek 2003: 251)

diyerek hayatın insanı “yere” mahsus bir canlı yapışını dile getirir.

Şair hayatın trajik işleyişinden kopup kurtulmak için uçmak ister. Dünya, yer ve topraktan

ayrılış arzusu, hayatın işleyişine bir alternatif sunmadır. Şair, gönlündeki semavî ülkelere kaçma arzusu

karşısında “yerdeki gölgeler”, onu biçare hayata ve dünyaya bağlar. Şairin semavî ülkelere ulaşma isteği

aslında onun içtenlik mekânlarına açılma arzusudur. Şair, bu mekânlar sayesinde kendini tamamlamak

ister. Korkmaz’a göre insanlar içtenlik ve “geniş mekânlarda kendini güvende hisseder; kimliği, varlığı,

değerleri koruma altındadır. Ontolojik anlamdaki bu huzur ve güven duygusu varlığın içten dışa doğru

açılmasını akmasını sağlar. Mekândaki genişlik algısı da fenomenolojik anlamdaki bu akıştan

kaynaklanır.” (2007b: 411). Şairin uçarak varmak istediği ülke, hayatın yersel işleyişine alternatif olarak

5

sunulur. Fakat şairin ayağının takılı kaldığı “gölgeler” ise dünyanın insanı bedensel olarak kendine çektiği

değerlerdir. Şair, gölge sembolüyle insanın topraktan ve geçici bir suretle yaratıldığını vurgular. Aynı

zamanda şaire göre gölge, karşıt gücü de simgeleyen bir değerdir. Yani düşmandır. Jung; “Gölge,

rüyalarda, genelde rüya gören kişi ile eş cinsiyette sahip, uğursuz ve tehditkâr bir figür olarak belirir. Bu

kişi çoğu zaman farklı bir millete ırka veya renge sahiptir. Bununla beraber şüphe, öfke ve korku gibi

duygulanmalar yol açan düşmanca bir tavır söz konusudur.” (Stevens 1999: 65-66) der. Şair de dünya ve

dünyadaki hayatı korku verici, geçici bir güç/gölge olarak muhayyilesinde canlandırır. “Ayağım takılıyor

yerdeki gölgelere” diyen şair, insanı hayat karşısında aciz bırakan güç karşısında çaresizliğini ortaya

koyar.

İnsan, hayat karşısında mutluluğu arayan bir varlıktır. Mutluluğu, rahatlığı ve sevgiyi hayatın

içinde bulamaya çalışan insan, şaire göre “bir mesut zalim”dir. “Aramak”, “çabalamak” ve “yitirmek”

onun tek kaderidir.

“İnsan, bir mes’ut zâlim, insan bir mağrur cahil;

Tekne kırık, su azgın ve kayıplarda sahil…”

(Kısakürek 2003: 107)

Şair yukarıdaki mısralarda insanı, hayat karşısında cahilliği ve bilgisizliğinden dolayı azgın bir

su içinde yüzen kırık bir tekneye benzetir. Şaire göre hayat bir sudur. Ancak azgın bir sudur. Bu azgın su,

rahminde durmadan kendi değerler dünyasını doğurur. İnsan ise bu azgın suyun içinde kendini bulmaya

çalışan yalnız ve cahil/eksik bir varlıktır. Şaire göre insanın hayat karşısındaki mutluluğu, onun cahil ve

eksikliğinin bir göstergesidir. Dünya hayatında mağrurlanan insan, hayatın trajikliğini unutan “bir mesut

zalim”dir. Oysaki hayat denizinde tekne, muhakkak batacaktır. Sahile ulaşmak ancak hayatın tezadı,

ölümle gerçekleşecektir. İnsan ancak ve ancak bu trajik olaydan sonra sahile ulaşabilir.

Şair hayatı, insana geçici olarak verilmiş kutsal bir emanet olarak ele alır. İnsan ise ona verilen

hayatı/kaderi yaşamaktan başka yapacak bir şeyi olmayan mesut bir zalimdir.

2. YAŞAMI ELDEN ALAN ÖLÜM/ ÖLÜM TRAJEDİSİ

“Ölümü sığdıramaz,

Akıl daracık koğuk.

Ölemez, çıldıramaz,

Ağlarlar boğuk boğuk.”

(Kısakürek 2003: 131)

Necip Fazıl, şiirlerinde ölüm izleğini çok sık kullanan bir şairdir. Ölüm, onun için hayatın

karşısında çekilmiş karanlık bir settir. Ölümün karanlık oluşu, Necip Fazıl için büyük bir trajedidir.

Çünkü şaire göre ölüm, insanı yok eden bir fonemendir. Şair, şiirlerinde ölüm metaforu ile insanın ölüm

karşısında ürperişlerini ortaya koyar. O, şiirlerinde insanı, hayata her zaman aç ve hayatı tüketen bir

varlık olarak görür. Şaire göre insan, ömrü boyunca hayatı yer, fakat ona asla doymaz. Ancak ne var ki

6

“her canlı ölümü bir gün tadacaktır”. Ölüm bu yönüyle gerçeğin ta kendisidir. Hayattan ayrılmak,

kopmak, düşmek ve sona ermek ölümle gerçekleşir. Bundan dolayı şair/insan, gerçeğin kendisi olan

ölümü trajik bir çığlık olarak duyumsar. Şarin/insanın istemi dışında gerçekleşen bu durum, onun ölüme

başkaldırmasına neden olur. Bu yönüyle ölüme karşı yapılan her başkaldırı, bir trajediyi de beraberinde

getirir. Nitekim ölüm aç bir kurttur ve her zaman insan bedenini kemirir. Necip Fazıl da bu yüzden

şiirlerinde, ölümle hep savaş halindedir.

“Köpek korkusiyle korktum ölümden,

Ölmeden ölmeyi anlayamadım.

Ne güneşler doğup battı üzerimden;

Bir günü bir güne bağlayamadım.”

(Kısakürek 2003: 71)

diyen şair, ölüm korkusunu köpek korkusuyla özdeşleştirir. Çünkü insan, ölümü hayattayken asla tecrübe

edemez. Ölüm, tecrübe edildiğinde varlık canlılığını yitirir. Necip Fazıl’ın ölüm korkusunu hayatta

yaşanabilecek bir korkuyla eşleştirmesi, o korkuyu yaşayan için verdiği trajediyi ortaya koyma

çabasındandır. Şaire göre hiçbir insan, tam anlamıyla ölmeden ölmeyi anlayamaz. Çünkü ölüm, bir

bilinmezliğe çekiliştir. Nitekim “Epikür, ölümü, duygu ve şuurun kaybolup, insanın yok olması şeklinde

yorumlamıştır.” (Koçer 1997: 22) der. Ölüm, bir zaman kesitinin sona ermesi ve insanın bu akışkan

zaman diliminde kendini tamamlayamadan veya kendini kutsal olan yaşama bağlamadan ayrılmasıdır.

İnsan, farkında ya da farkında olmadan kendisine verilen zamanı ölümle tüketir. Ölüm, bize emanet

olarak verilen zamanı, tükenişe çeken trajik bir durumdur. İnsanın kendini bilmek/ tanımak için

kullandığı akıl, ölümü ve onun işleyişini kolay kolay idrak edemez. Çünkü insan, ölümü sadece tecrübe

eder. Necip Fazıl’ın da dediği gibi: “Ne güneşler doğup battı üstümden/ Bir günü bir güne

bağlayamadım.” ibaresi, ölümün, geçici hayat karşısındaki yerini belirler. Çünkü şaire göre doğmak,

ölmek şartıyla insana ödünç verilir. Ödünç verilen yaşamı benzeri biçimlerle ölüme yaklaştırmak, insanı

ölüm mevzuunun nirengi noktasına taşır. Çünkü ölümü düşünmek, ölmekten daha sarsıcıdır. Necip Fazıl

da ölümü köpek korkusunun izlerinde bulmaya çalışır. Burada şair için korku, ölümü trajikleştiren en

önemli metafordur. Ölüm, Necip Fazıl göre korkunun rahminde büyür.

Necip Fazıl, geçici hayat karşısında ölümün insana sunduğu sonsuzluk ve yokluk trajedisini dile

getirir. Ona göre ölüm, “mezar, kefen, kabir, tabut, münkir-nekir, toprak” gibi simgelere bürünür.

Karanlık bir mabedin içinde yankı bulmayan ölüm sedası, onun kişisel trajedisinin derinliğini ortaya

koyar. Çaresizlikler içinde kendi tragedyasını oynayan şair, sonludan sonsuza doğru geçişi dramatik

tablolar zinciri olarak okuyucusuna sunar.

Böylece insana ödünç olarak verilen yaşamın kutsallığı, yine insanın elinden o istemeden alınmış

olur. Şair ise bu alışverişte kendi içine düştüğü durumu, dünyanın yüzüne şiirsel/metinsel/sessel bir çığlık

olarak haykırır. Çünkü ölüme karşı tavır, insanın varoluşsal olarak tek çıkmazıdır.

7

Şair ölümü, akılın aynasında karanlık bir kuyu olarak görür.

“Ey akıl, nasıl da delinmez küfen?

Ebedî oluşun urbası kefen!

Kursa da boşluğa asma köprü, fen,

Allah derim, başka bir şey demem!”

(Kısakürek 2003: 23)

Şair, akıl ve öngörüleriyle ölüm karşısında aciz kaldığını ve istemeyerekte olsa dünyaya gelerek onun,

“urba ve kefeni”ni giyeceğini insan bilincine imgeler. Şair için ne doğum kişinin kendi isteğiyle, ne de

ölüm kişinin kendi arzusuyla olur. İstemeden yaşamaya mahkûm edildiğimiz hayat, bizi istemeden de

ölüme iteler. Şair ölümle, ölümün diyarında yaşayacağının farkındadır. Bunun nedeni ölüm korkusunun

benimsenmesindendir. Ölümü benimsememek, insanın trajikliği ve çaresizliğini acı bir duygu olarak

hissettirir. Nitekim birey, ölümlü bir varlık olduğunu kavradığı ölçüde, dünyadaki ödevlerinin farkına

varır. “Dinî bakış açası da, bireyin ölüme yaklaşımında sükûnet, boyun eğme ve kabul tutumu meydana

getireceği söylenebilir.” (Koç 2002: 347). Bundan dolayı şair, kendi mizacını ölüm korkusuyla besler.

Çünkü bundan başka yapacak bir şey yoktur.

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.”

(Kısakürek 2003: 134 )

Necip Fazıl’a göre ölüm, bir eşiktir. Ölümün eşik olması insanın içinde yaşadığı ortamı terk

etmesini emreder. Çünkü eşik, bütün insanların geçeceği veya geçmek zorunda olduğu bir alan-yerdir.

Necip Fazıl’a göre bu eşiğin insanı trajik bir varlığa dönüştürmesi, hem bedensel, hem de ruhsal olarak

bir değişimi ve dönüşümü de beraberinde getirmesindedir. Her değişim ve dönüşüm insanın isteği dışında

olduğu için insan buna direnmek zorundadır. Zorundadır, çünkü ölüm karşısında insanın trajikliği burada

yatar. Geride kalan dost ve sevgililer, değişimin ve dönüşümün karşısında çığlık çığlığadır. Bunun sebebi

köklü ayrılıktır. Muhakkak ki insan ayrılığın bilincine varan tek canlıdır. Bu sonsuz ayrılığı idrak eden

şair de şiirlerini bu temel izlek etrafında kurar.

Ölüm izleği, Necip Fazıl’ın bilinç ve bilinçaltını adeta bir çatışma alanına dönüştürür. Bilinç ve

bilinçaltı ölümü lanetler, bilinçdışı ise sonsuzluğun eşiği olarak ölümü çoktan kabullenmiştir. Şair

şiirlerinde ölümü insana usulca sokulan ve insanı bu dünyadan ayıran bir metafor olarak ele alır. Sanatçı

insanın ölümle kuşatılmasını, zaman ve mekanın ötesine geçememesine bağlar. Ona göre insan,

yaratılışın bu garip kuşatılmışlığı içinde ontik olarak bir sığınama ve güveneme duygusu eksikliği

hisseder. Nitekim hayatın ip kadar ince ve rüzgar kadar geçici oluşu, bütün varoluşları sonlu hale getirir.

Dikey bir doğrultuda insanı yücelten, büyüten ölüm, Necip Fazıl’ın şiirlerinde insanı geren, karanlığa

taşıyan müphemleştiren bir eşik özelliğe bürünür.

8

Bilinçaltı

Necip Fazıl için ölüme çekiliş, bireysel anlamda bütün düşlerin sonsuza kadar

gerçekleşmemesidir. Düşler yuvası olan hayatın, ölümle elden alınması, bu yönüyle onun en korkulu,

sıkıntılı düşüdür. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü üzere Necip Fazıl, yatay (hayat, beden akıl, bilinç,

bilinçaltı) ve dikey yönleriyle (ruh, ölüm, son gizli, karanlık) kuşatılmışlığın trajedisini yaşar.

Ahiret

Ötekine Çekiliş Alem Ahirete Çekiliş

Ölüm Eşik ( Birey )

Düşsel Eşik Ölüm

Bilinçaltına Çekiliş Yuva Bilinçaltına Çekiliş

Sıkıntı Kaçma

Dünya

Necip Fazıl şekilde de görüldüğü üzere dikey bir doğrultuda ölümü trajikleştirirken yatay bir

eksende kendini ölüme hazırlamak zorundadır. Çünkü bütün canlılar bir inişin sonrasında, tekrardan bir

noktaya kadar yükselir ve daha sonra ölümle evrenin kutsal işleyişine katkıda bulunur. Bu katkıda

bulunuş kimi zaman korkunun ikliminde büyürken, kimi zaman ayrılığın sancılı rahminde kendini

büyütür. Nitekim ölüm trajedisini insanoğlu yaşadıkça hep hissedecektir.

Necip Fazıl ölümü, bir çocuk gibi şiirlerinin rahminde taşıyarak orada büyütür. Çünkü ölüm

bütün insanların yegane kendiliği, kendine “Mutlak” a dönüşüdür. Şaire göre insana verilen bütün

değerler, ölümle tekrardan elinden alınır. Elden alınış insanı kimsesiz, elsiz-kolsuz, güçsüz bir çocuğa

dönüştürür. Şaire göre insanın tekrardan çocuğa dönüşümü, onun trajikliğine bir göndergedir. Necip

Fazıl, hayat denilen olgunun anlık olarak varoluşunu ölümle devingenleştirir. Hatta hayatı üst bir olguyla

görevlendirir.

9

“Burda gelir insana,

Boş günlerin usancı.

Çalar bir kampana,

Ölüm çanından acı.”

(Kısakürek 2003: 163)

Şiirde dünyada mekânla ortak bir ruh oluşturan insanın, zaman ve mekânla kurduğu ilişkinin

trajedisi ele alınır. Bunun nedeni “Gerçek dünyanın bakış açısı kaçınılmaz biçimde trajik” (Orr 2005: 35)

olmasıdır. İnsan burayla ne kadar çok ilişki kurarsa, o kadar büyük bir çatışmanın içine düşer. Korkmaz’a

göre “mikro kozmik düzlemde bireyin trajiği daima bir kopuşla başlar.” ( 2004: 158). Dünyada, ölümün

eşiğinde bekleyen insan, boşa geçirdiği anların vermiş olduğu baskı ve korkuyla bilincini tahrip eder. Her

tahribata uğrayan bilincin ardında ölümün trajik sessizliği yatar. Ancak dünyada bunun farkına varmak

ölmekten daha acıdır. Bir nevi ölümü hayatta iken yaşamaktır. “Çalar bir kampana/ Ölüm çanından acı”

diyen şair, insanın hayatı boşa geçirmesini ölümle eş değerde görmesindendir. Aynı zamanda şair, ölümü

bir çana benzeterek, ölüm ile zaman arsındaki paradoksu ortaya koyar. Ölüm, zamanın içinde büyür. Şair,

zamanın bir boyutunda insan için çalan ölüm çanını, evrensel bir trajedinin yörüngesine oturtur. Şaire

göre bütün insanlık muhakkak bu çanın sesini duyacaktır. Duyuş anı gerideki yaşanılmışlıkları yeniden

zihnimizde canlandırır. Bachelard, “Yalnızca anılarımız değil unuttuklarımızı da içimizde

barındırılmıştır.” (1996: 28) der. Ölüm korkusu, ayrılık muştusunu insana geride yaşanmışlıklarla

tekrardan yaşatır. Geriye dönüp de anıları hatırlamak zaman içinde kayan insanın trajedisi tekrardan

hatırlatır.

“Ölmemek, ilk ve son, büyük kelime;

Çarpıldık, ölmemek için ölüme!

Ver Allah’ım büyük sırrı elime;

Geçmez an, solmaz renk, kopmaz bütünlük.”

(Kısakürek 2003: 117 )

Şair, “ölmemek” için haykırır. Ölüm karşısında yalvarma ve yakarmaktan başka yapacağı hiçbir

şey yoktur. Şair için en büyük kelime ölmemektir. “Ölmemek”, anın içinde kopmamak, solmamak ve

parçalanmamak anlamındadır. Ölmek ise, solmak, parçalanmak ve zamanın anlık akışlığının içinden

koparak, zamanın içinde yok olmaktır. Bu yüzden şair, ölmemek için elinden gelen bütün gücü gösterir.

Ancak buna rağmen ölüme çarpılmaktan kurtulamaz. Bu yüzden Allah’a yalvararak ölümsüzlüğün sırrını

ister. Ölüm karşısında umutsuz ve aciz bir varlığa dönüşen şair, büyük bir bunaltının ve çıkmazın

içindedir. Necip Fazıl için ölümden kurtulmak aslında ölüme daha da fazla yaklaşmak anlamına gelir. Bu

durum umutların umutsuzluğa dönüştüğü bir noktadır ve umutsuzluğun zirvesidir. “Yaşam, umudu yok

etmektedir ve umutsuzluk son umudun eksikliğidir, ölümün eksikliğidir. Ölüm en büyük tehlike olduğu

sürece, yaşamdan bir şeyler beklenir; ama diğer tehlikelerin sonsuzluğu keşfedildiği zaman, ölüm için

umut beslenir ve ölüm umut olduğu sürece tehlike büyüdüğü zaman, umutsuzluk ölmemenin neden

10

olduğu umutsuzluktur.” diyen (Kierkegaard 2001: 26), umutsuzluğun ölümü, sonsuz kıldığını söylese de

umutsuzluk, insanın ruhunu boğarak ve enerjisini yutar. Ancak insan, her zaman umudun yaşamın

yanındadır. Şair de ölüm karşısında ölümsüzlüğü Allah’tan ister. Sartre, “insanoğlu hiçbir varlığın hatta

Tanrı’nın bile karşısında yer tutmadan edemeyeceği bir varlıktır.” (2005: 32) der. Bu dolayı insan,

kendini hep trajik bir varoluşun içine çekerek, devamlı kendine çatışmalar sahnesi kurar. İnsan bu

sahnede hep parçalanmış ve bölünmüş bir vaziyettedir. Eski Rafta adlı şiirde;

“Oyuncak kırılır, haydi, ya insan,

Nasıl parçalanır, nasıl bölünür?

Söylerler, mezara kulak dayasan;

Bir daha ölmemek için ölünür.”

(Kısakürek 2003: 118 )

diyen şair, insanı maddî nesnelerle bir izdivaca çıkarır. Metayla karşılaştırılan insan, metaya göre daha

acizdir. Necip Fazıl insanı, kırılıp parçalandığında toplanması imkânsız olan karmaşık bir varlık olarak

görür. Ona göre insanın karmaşık ve keşfedilmesi zor bir varlık oluşu, insanı iyiden iyiye trajik bir varlığa

dönüştürür. Şair için insan yaşarken gerçeği algılayabilecek veya ona (gerçeğe) yaklaşabilecek tek

canlıdır. İnsanın en büyük problemi kendini bilinmezliğin ötesine taşımaktır. Bu yüzden insan evrensel

olarak durmaksızın parçalanmak yerine ölmeyi ve ölümün sonsuzluğunu ister. Ölümün yokluğu, insanın

hayatla bütünleşmesini sağlar. Bu yönüyle insan ölümü düşündükçe hayattan zevk almayan, hayattan

korkan bir varlığa dönüşür. Çünkü hayatın insana ölümü ne zaman sunacağı meçhuldür.

“Ölümse,

Gel dese:

Tak tak tak

Mu-hak-kak!

…..

Bir varmış,

Bir yokmuş,

Kararmış ve kokmuş

Dünyamız.

….

Kafiye,

Hikaye

Dava tek:

Ölmemek!”

(Kısakürek 2003: 262-263-264)

Şair ölümün, insanı çağırışının muhakkak olduğunu dile getirir. Şaire göre ölüm dünyada

gerçekleşen ve gerçekleşmesi “muhakkak” olan bir metafordur. Ölüm insanın kapısını “tak tak tak”

11

çaldığı an, bütün yaşanmışlıklar geride kalır. Şair, ölümün insanı istemeden ziyaret etmesini, varlığın

gerçeği ve trajik çatışması olarak görür. Hayat ve dünyanın, insan için bir masaldan ibaret olduğunu ve

bir an varken, bir an yok olacağını belirten şair özünde dünyayı kararmış ve kokmuş ortam olarak

değerlendirir. Bunu arkasında yatan sebep ise dünyanın insana sonsuzluğu vermemsi, onu bakî kılmaması

vardır.

Şair ile ölüm arasında davalı-davacı konumu vardır. Davacı “Necip Fazıl”, davalı ise “ölüm”

dür. Necip Fazıl’a göre hayattaki bütün hikâyelerin tek amacı vardır. Bu da hayatın davalısı olan

ölümdür. Şair, ölümün hayattaki gerçeğini sıradanlığa giden yaşamın önünde tutarak, ölümün insanları

kendine davet etmesini trajik bir gerçek olarak görür. Bütün insanların bu davete eşlik etmesi ise

insanların acizliği, kuşatılmışlığını gösterir.

Şair şiirlerinde ölümü, insana usulca sokulan ve muhakkak gerçekleşecek olan korku ve

karanlığın en büyüğü olarak ortaya koyar. Ona göre insanın ölüm karşısında çaresiz kalışı, ölüme yenilen

insanın trajedisi anlamına gelir. Bu yönüyle Necip Fazıl, ölümü insanın hayattaki en büyük trajiği olarak

ele alır. Şair şiirlerinde ölümü hayatın tek soylu gerçeği olarak görür.

Sonuç olarak, Necip Fazıl şiirlerinde hayatla ölümü durmadan karşı karşıya getirir. Bu

karşılaşmada insan çaresiz, hapsedilmiş ve pasif bir konumdadır. Şair’e göre bu kuşatılmışlığın tek nedeni

varoluşun yalnızca insana mahsus olmasıdır. Nitekim insan, kendi hayatını yaşamaktan başka çaresi

olmayandır. Ölümle çepeçevre sarılan insanın var olma sürecini özgürce ortaya koyamaması, Necip

Fazıl’a göre insanın tek trajik gerçeğidir. Ruhun sonsuzluk iştiyakı, hayatın elden alınışı ve zamanın

insanı kısıtlaması onun şiirlerinin temel çatışma noktasıdır. Şair şiirlerinde ideal insanın değil, yaşayan,

beklentileri, korkuları ve kaygıları olan insanın hayat ve ölümle mücadelesini anlatır. Çünkü ona göre

hayatın kendisi ölümün tek muhatabıdır. Ölüm, hayatla kendini insana sunar. İnsan ise bu durumu

bilmeye ve anlamaya çalışarak kendi varoluş sürecini tamamlar. Nitekim insan, hayat ve ölüme anlam

veren en önemli canlıdır. Bu yönüyle Necip Fazıl şiirlerinde hayat ve ölüm trajedisini bütün insanlığın

adına duyumsar ve ortaya koyar

KAYNAKÇA

Bachelard, Gaston (1996), Mekânın Poetikası, çev. Aykut Derman, İstanbul: Kesit Yay.

Kısakürek, Necip Fazıl (2003), Çile, İstanbul: Büyük Doğu Yay.

Kierkegaard, Sören (2001), Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev. Mehmet Mukadder Yakupoglu, İstanbul:

Ayrıntı Yay.

Koç, Mustafa (2002), “Ölüm Psikolojisi 2”, Tasavvuf, İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Temmuz-

Aralık s. 338- 362

Koçer, Şevket Servet (1997), Necip Fazıl Ölüm ve Ölümsüzlük, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri, (Yayınlanmamış Yüksek Lisan Tezi)

Korkmaz, Ramazan (2004), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri, Ankara:

Türksoy Yay.

12

Korkmaz, Ramazan vd. (2007a), “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı,

(Editör. Ramazan Korkmaz), Ankara: Grafiker Yay.

Korkmaz, Ramazan (2007b), “Romanda Mekânın Poetiği”, Edebiyat ve Dil Yazıları, Mustafa İsen’e

Armağan (Editörler: Ayşenur Külahlıoğlu İslam, Süer Eker), s.399–415

Okay, M. Orhan (1998), Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul. Şule Yay.

Oktay, Ahmet (1993), Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923–1950, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

Orr, John (2005), Trajik Gerçekçilik ve Modern Toplum, çev. Abdullah Şevki, İstanbul: Hece Yay.

Öztürk, Nurettin (2001), Türk Edebiyatında İnsan, Ankara: AKM. Yay.

Sartre, Jean Paul (2001), Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci, İstanbul: Say Yay.

Sartre, Jean Paul (2005), Edebiyat Nedir, çev. Bertan Onaran, İstanbul: Can Yay.

Stevens, Anthony (1999), Jung, çev. Ayda Çayır, İstanbul: Kaknüs Yay.

Alıntı : http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/veysel_sahin_necip_fazil_kisakurek_hayat_ve_olum_trajedisi.pdf

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!