ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Not Defteri

Sosyal Medyada Paylaş:

1

Edebiyat Ortamı’nın 26. sayısı, beni en çok etkileyen sayılardan biri oldu. Şiirler güzel. Hele İrfan Çevik’in ‘Aşk bağlılıktır yine de/Hadi toplanın toparlanın/Henüz geçen bir şey yok’ mısraları başka. Okuduğum günden beri zihnimde. Kabına sığmayan mısralar bunlar işte. Aşk Üzerine Futbol Denemeleri Müşir Fuat’ın bir üstüne çıkamayacağı kalitede bir şiir gibi geldi bana. Çıkarsa çok güzel şiirler okuyacağımız anlamına gelir.

*

Daha önce de söyledim, Onur Bayrak yaşıma yakın şairler arasında aklıma ilk gelen birkaç isimden biri. Bu şiirini okuduğumda ilk şunu düşündüm: Adı yazılı olmasaydı ona ait olduğunu tahmin ederdim. Bu kendini ayrıcalıklı kılan bir sese sahip olduğunu gösteriyor. Öyle de. Etkileyici. Ama bir şey de fazlasıyla gözüme batıyor. Şiirlerinde yoğun bir şekilde ‘sevdiği kızdan karşılık görememiş ergen havası’ var. Şöyle ki ‘yenildim ve yenilgim ilan bile edilmedi’, ‘mağrur bir tarafı kalmadı hikâyemin’ , ‘ya peşin yalanlar düştü bana ya da herhangi birinin gevezeliği’ gibi. Bu şiirde bile daha çoğaltabilirim örneklerini. Eski sayılar yanımda olsa onlardan da eklerdim. Çünkü hatırlıyorum buna benzer mısraları. Hem böyle bir hava var hem de tersine bir ‘ben’lik var.

 

 

‘mesela tarihi

onların o köksüz ve cıvık bağırtıları değil

benim suskunluğum belirledi’ gibi.

 

Bu mısralar kendi başına düşünüldüğünde gayet güzel. ‘yenildim ve yenilgim ilan bile edilmedi’ ısrasını her okuyuşumda etkileniyorum. Bende bir karşılığı var çünkü. Bütün olarak şiirin de var. Ama Onur Bayrak bütününde düşündüğümüzde buna benzer mısralar tabir caizse bayıyor.

*

 

Hem ‘sevdiği kızdan karşılık görememiş ergen havası’ hem de bir ‘ben’lik var demiş oldum. Bu aslında bir çelişki değil. Kendimden biliyorum, uçlarda gezinmenin getirisi bu. Öyle kavga düşkünüydüm ki lise birde derslerimin her geçen gün kötüye gitmesinden dolayı ve başıma gelebileceklerden korktuğu için babam beni okuduğum liseden alıp özel okula vermişti. Şimdi film izlerken bile gözlerim doluyor. Aslında şiddete meyilli gözüken tarafım bir örtüymüş gibi geliyor bana.

*

 

Şipanaya Takılanlar böyle devam ederse Edebiyat Ortamı’nı arkadan okutturmaya başlayabilir. Doğallığı yazısına ancak bu kadar yansır bir insanın. Şiiri gibi. Yunus Melih Özdağ bana hep Zarifoğlu’nu hatırlatıyor. Hesapsız, samimi geliyor ikisi de. Zarifoğlu deyince ilk ‘adam’ diyorum. Ona da. Emre Öztük, Vural Kaya, Evren Kuçlu, Özgür Ballı kitaplarına değindiği bölüme imrendim açıkçası. Bu kadar kısa ve net yorum yapabilmeyi çok isterim. Sanırım çoğu zaman ayrıntıda boğuluyorum.

*

Kitaplara değindiği bu bölüm getirdi aklıma belki de. Antoloji için yıllıklara baktım, isim listesi çıkardım. Sonra bu isimlerden kitapları olanların kitaplarına baktım, belirttim. Bu kitaplara ulaşıp, okuyup bunlardan seçmeliyiz dedim. Ne kadar güzel olur. Bugünde düşündüm ki, aynı Turan Karataş’ın değinileri gibi, antolojiye girecek olan şairlerin kitapları üzerine de bir eleştiri olmalı. Yunus abinin bunu çok güzel yapabileceğini düşünüyorum.Hayırlısı.

*

‘Aşk bağlılıktır yine de/Hadi toplanın toparlanın/Henüz geçen bir şey yok’

 

2

Yazmazsa kimseler bir şey kaybetmiş olmaz.

Turgut Uyar

 

Yazmadığımız takdirde ne kaybedeceğimizi, yazmadan bilemeyiz. Bulunduğumuz nokta, yola koyulduğumuz ilk hâlden muhakkak farklı olacaktır. İlk hâl içre olan, ‘yazmadım ve hiçbir şey kaybetmedim’ deme cüretini gösterebilir, ama mesafe kat eden aldığı mesafe hatırına söylediklerinde bir ölçüyü gözetecektir. Aslında bu, yazanın yazıyla kurduğu bağla ilintili. Kelimelere yaklaşım tarzımız bizi kendiliğinden bir sahaya çeker. Kelimelerin, kendimize olan saygımızı kazanmamızda sermaye niteliği taşıyor olmasını kolay hazmedenlerden olamadım. Görünen o ki çabadaki farklılıklar yazanın yazma eylemi üzerine söyleyeceklerini de farklılaştırıyor. Kendimi yokladığımda vardığım nokta şu: Ne için yaşıyorsak, onun için yazıyoruz.

 

3

bu çatı altında yaşıyoruz sen ben ve onlar

kimliklerini şeffaf kutularda saklayanlar ve sonra

bin kilit içinde modern sergilerde gösterenler

iki türü oluyor insanlığın böylece

iki türdür eninde sonunda biz ve onlar.

Yahya Kurtkaya

 

Arif Ay Zaman Gazetesi’ndeki bir röportajında “Edep’in ilk sayısı,‘İdeolojiler öldü.’ diyenlere bir tepkiyle okura ‘merhaba’ diyor ve ekliyordu: “Değerlere sahip olmak, ilkelere sahip olmaktır.” Edep’in kendi ilkeleri neler?”sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Söz konusu ilkeler sadece Edep’e ait ilkeler değil. Tüm Müslümanların sahip olması gereken ilkeler. Sahip olmakla kalmayıp, hayata geçirmeleri gereken ilkeler. Örneğin, faize ve faiz kurumlarına karşı olmak, zulme karşı olmak, kirli mülkiyete karşı olmak, servet yığma yerine paylaşmayı ve dayanışmayı ortaya koymak. Emeğin yüce bir değer olduğu bilincinden hareketle hak gaspına ve sömürüye karşı olmak gibi. Bir dünya görüşüne sahip olmalıyız. Bunun için de öncelikle İslam medeniyetinin kaynaklarına yönelmeliyiz. Onlardan beslenerek insana, tabiata ve çağa ilişkin yeni yorumlar getirmeliyiz, çözümler üretmeliyiz.”

Ne kadar güzel. Bu satırları okurken heyecanlandığımı söylemeliyim. Zaten Arif Ay’ı farklı kılan biraz da heyecanını karşısındakine aktarabilmesidir. Bunu da samimiyetine bağlıyorum. Çünkü samimi olmayan insan kendini dikkate alan birilerini bulsa bile heyecanını aktaramaz. Bunu ancak samimi olan biri yapabilir. Mesela bir bedevinin Hz. Peygamberi görünce ‘bu adam yalan söylüyor olamaz’ deyip Müslüman olduğunu anlatılır. Böyle bir şey anlatmak istediğim.

Saydığı ilkeler Müslümanlar için çoğaltılabilir. Fakat altını çizmek istediğim bir yer var söylediklerinde. ‘Sahip olmakla kalmayıp, hayata geçirilmeleri gereken ilkeler.’ bunlar Ay’ın gözünde. Yani bir sorumluluğun altını çiziyor o da. Bu noktada röportajın devamındaki soru ve cevabı da aktarmak istiyorum. Çünkü şaşırdım, şaşırmakla kalmayıp üzüldüm.

“Hece ve Edebiyat Ortamı, şiir ve yazılarınızla göründüğünüz dergilerdi. Bahsettiğiniz ilkeli ‘duruş’u bulamadığınız için mi Edep’e ihtiyaç duydunuz?

A.A: Yukarıda sözünü ettiğim ilkeler konusunda titizlik göstermedikleri için Edep’i yayımlamak zorunda kaldım. Amaç, bir dergide ürün yayımlamaktan ziyade o dergiyle bütünleşmek ve birlikte yol almaktır. Edebiyat dergisi öncelikle bunu öğretti bana. Öğretti arkadaşlığı, öğretti bağlılığı ve sorumluluğu.”

Sayılan bu ilkelerden sonra Edebiyat Ortamı ve Hece’nin bu dairenin dışına itilmesi bir tarafa, devamlı surette görüştüğüm, saygı duyduğum, muhabbetimin olduğu insanların sözü edilen ilkelere karşı titizlik göstermemesinden, ki bu benim için bahsi geçen ilkelerin önemsemediğiyle eşanlamlıdır, daha acı ne olabilir? Aynı şey her iki derginin bütün okur, yazarları içinde geçerli gibi geliyor bana. Böyle bir gerçeklik varsa daha açık bir şekilde dile getirilmeli ve varsa yanılgı içinde olanlar kurtarılmalı. Eğer yoksa da bu sözlerin yol açmış olabileceği kırgınlıklara merhem olacak bir açıklamanın yine Ay tarafından yapılması gerekli diye düşünüyorum.(M. Ragıp Karcı’nın Yeni Şafak gazetesinde Bursa Belediyesi bünyesinde gerçekleştirilen Şiirin Yolcuları programı üzerine yayımladığı bir yazı üzerine, Edep’in 14. sayısında Arif Ay üzüntüsünü şöyle dile getirmiş: “Gördüğünüz yanlışlıkları, eksiklikleri o arkadaşlara orada söyleyebilirdiniz. Bilmem yanılıyor muyum?”).

Bu tür söylemlerin inananları töhmet altında bıraktığını, ayrıştırdığını düşünüyorum. Nasıl söylemler? Kapalı, dogmatik söylemler. İfade edilen eğer bir gerçekse, bu akli ve ahlaki bir biçimde dile getirildiği takdirde istenilen sonuç alınacaktır. Ama bir alan belirleyip o alana kurulmak hem bunu yapan için, hem de bu tavra muhatap olanlar için fazlasıyla yıpratıcı.

Buna rağmen devamında söyledikleri Arif Ay için yazımın başında söylediklerimi doğruluyor:

“Haliyle, uzun bir süredir başka dergilerde görünmediniz. Bir hayli yığınak yapmış olmalısınız… İlk sayılarda bitmez bir enerjiyle neredeyse kendi başınıza (müstearlar da var tabii) dolduruyordunuz dergiyi. Nedir sizi böyle coşkuyla yazdıran?

A.A: Sorumluluk bilinci. Küfür bir ân bile ara vermeden bütün kurumlarıyla çalışıyor ve boyuna karanlık üretiyor. Zulüm üretiyor. Bizim, aydınlığımızı insanlığa sunmada tembellik hakkımız olabilir mi? Bir de, şiir yazan çok ama yazı yazan çok az. Bu eksikliği gidermeye çalışıyorum. Tabii müstearlarla da olsa…”

Allah’a değil kendi nefsine tapınanlar Arif Ay’ın dediği gibi çalışıyor, zulüm üretiyor. Burada Enfâl Suresi’nin yetmiş üçüncü ayetini almadan edemeyeceğim. “Kâfirler birbirlerinin dostudur. Siz de birbirlerinizle dost olmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat(zorbalık ve büyük bir baskı) olur.”

 

4

Sağlığında nice ehl-i hünerin

Bir tutam tuz dahi yoktur aşına

Öldürürler evvel ânı açlıktan

Sonra bir türbe dikerler başına

Ömer Ferid Kam

 

Yaşadıkları dönemde birtakım çevrelerce görmezlikten gelinen insanlar öyle bir zaman geliyor ki aynı çevrelerce bulunmaz ‘nimet’ kabul ediliyor. Düşünüyorum, bunun hikmeti ne olabilir? Hemen, aradan geçen zaman diyorum. Sözü zaman çizelgesi üzerinde ileri geri hareket ettirdiğimizde, değişen şartların beraberinde getirdiği yıpranma payını yok sayamayız. Çünkü zamanın işleve etki eden bir tarafı var. Yani bugün konuşulanın etki sahası da ilk planda bugün oluyor. Sözün etki sahası elbette ortaya çıktığı zamanla sınırlanamaz ama özellikle zamanında kullanmayanların, sözü, söz birliği etmişçesine kullanıma sokmaları tuhafıma gidiyor.

Rahatsızlığıma sebep olan isim Cahit Zarifoğlu. Sanatı üzerine ‘koparılan’ yaygara kolay kolay kimseyi ‘bu adamın derdi neydi?’ sorusuna yaklaştırmıyor.

İnanıyorum ki ‘dert’ insanı sanat eserine götürür. Eğer üzerine konuştuğumuz insan sanat eserinden dert edinme gibi bir gayeyle hareket etmemişse, derdini dikkate almak sorumluluğumuz dâhilindedir.

Zamanın işleve olan etkisi sadece şahıslar söz konusunda olduğunda mı kendini gösteriyor? Hayır. Kavramları da bu açıdan ele almak mümkün. Mesela cahiliye Araplarının şiire nasıl baktığı, şairlerin halk üzerindeki otoritesinin nasıl bir temele dayandığı konusunda herhangi bir söyleyeceği olmayanların; Kur’an’ın şiir ve şairler hakkındaki olumsuz tutumunu, o dönemin şiir ve şair ‘olgu’sundan soyutlayıp bugüne taşıyarak kırdıkları potlar hiçte hafifsenecek türden ahmaklıklar değil. Ahmaklıklar diyorum çünkü bunu yapanların yanlış bilgiler üzerinden söylemlerini geliştirdiklerini düşünmüyorum. Öyle olsaydı cehalet demem gerekirdi. Cehalet bilgi ile giderilebilir. Ahmaklığın bilgiyle herhangi bir bağı olmaz. Siz bilgiyi sunarsınız ama ahmak kendi söyleyeceği kadarını o bilgiden yontar. ‘Şuara Suresi’nde geçer…’

5.

Hoş görünme ve bunun zihni alt yapısı olan kabul görme telaşına değinmek istiyorum. Bu bazı Müslüman sanatçılarda bir tür hastalık haline gelmiş görünüyor. Kabul görme telaşını dünyevileşme göstergesi olarak da kabul edebiliriz. Edebiliriz ama baştan belirtmekte fayda var. Dünyevileşme derken Müslümanların dünyayla olan irtibatlarını sıkılaştırmalarını kastetmiyorum. ‘Dünyada ve ahirette’ diye başlayan duanın hayatıma tekabül eden bir tarafı olmasını istiyorsam, sıralamada dünyanın ahiretin hep önünde olması gerektiği inancını taşımışımdır.

Müslüman şair-yazarların cesurca hayata yürüme çabaları bir yerlerde rahatsızlık meydana getiriyor olabilir. Bu güzel bir gelişmedir. Böyle bir zamanda İslami duyarlılığa sahip olmayanların kalkıp ‘efendim Müslüman şairler dünyevileşiyor’ gibisinden laflar etmeleri bu noktada kaygı içerisinde olmalarından değil, daha çok Müslümanların dünyayla bağından rahatsız olmalarından ileri geldiğini düşünüyorum. Bu bağın farklı boyutlarıyla çarpıtılması kavramları da alt üst etmekten geçiyor.

Müslüman sanatçının dünyevileşmesi, kabul görecek işler yapmak için değerlerinden feda etmesi olarak şekilleniyor zihnimde. ‘Mesele birazda, inancı reddetmemek ama fazlada dindar gözükmemek’ gibi. Bu tür bir gerilimin yaşantıya etkisi nedir bilemiyorum. Dünyaya eğilmek, elbette dünyevileşme tehlikesini içinde barındırıyor. Esasında dikkat çekmek istediğim nokta, tartışmanın bu konuda gerçekten endişe sahibi olanlarca, samimiyet içerisinde yapılması gerektiğidir.

‘Dünyevîleşmenin en büyük başarısı aslında bunun dinle hiçbir çelişki içermediği konusunda imanlıları ikna edebilmesidir. Madem ki, dindar da çağdaş olabilir, o halde yeni akımlarla, modayla ve ideolojilerle araya mesafe koymaya ve keskin sınırlar çekmeye gerek yoktur.’ eleştirisi zihnimi epeyce meşgul etmişti okuduğum vakit. Hak vermeden edememiştim. Mesafe koymak ve keskin sınırlar çekmek gerekli olabilir. Fakat bunu yaparken dünyaya yabancı kalmamak için ayrı bir gayrette gerekmiyor mu?

(Edebiyat Ortamı, Temmuz-Ağustos 2012)

 Hasan Hüseyin Çağıran

Alıntı : edebiyatortami.com/index.php/authors-yazarlar/hasan-hueseyin-cag-ran/97-not-defteri

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!