ÜNLÜ ŞAİRLERDEN ŞİİRLER

Orhan Veli Kanık’ın İlk Yazdığı Şiirler

Sosyal Medyada Paylaş:

Orhan Veli Kanık’ın İlk Yazdığı Şiirlerorhan-veli1

MAHZUN DURMAK

Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim,
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı
Öğretmeseydi.

Eylül 1937 / Varlık, 1.1 1.1937)

* * * * * * *

VEDA

Yolum asfalt,
Yolum toprak,
Yolum meydan,
Yolum gökyüzü
Ve ben neler düşünüyorum!..

Aşkı, yağmuru,
Tramvay sesini,
Otelciyi..
Ve bir mısra mırıldanıyorum
Sıcak bir yemek lezzetinde ..

Postacı, jandarma ve işsiz
Hala gidip geliyorlar.
Yalnız Niyazi oturuyor,
Rahmetli Süleyman Efendinin oğlu,
Kahvede.
Ajans dinliyor, düşünüyor:
«Harp olur mu,
Kıtlık olur mu?» diye.

Yahut o da biliyor,
Yakında muharebeye gideceğini.

(Ekim 1939 / Vatan, 16.11. l952)

* * * * * * *

OARİSTYS

Ey hatırası içimde yemin kadar büyük,
Ey bahçesinin hoş günlere açık kapısı.
Hâlâ rüyalarına giren ilk göz ağrısı,
Çocuk alınlarda duyulan sıcak öpücük.

Ey sevgi dalımda ilk çiçek açan tomurcuk,
Kanımın akışını yenileştiren damar,
Gül rengi ışıkları sevda dolu akşamlar
İçime yeni bir fecir gibi dolan çocuk.

Ey tahta perdenin üzerinden aşan hatmi
Ve havaları seslerimizle dolu bahar,
Koşuştuğumuz yollar, oynadığımız sular,
Kağıttan teknesinde sevinç taşıyan gemi.

Duyup karşı minarede okunan yatsıyı
Yatağıma sıcaklığını getiren rüya.
Denizlerde onunla yaşadığım dünya
Ve ey ufku beyaz cennetlere giden kıyı.

Ah! Birçok şeyler hatırlatan erik ağacı
Ve o ilk yolculukla başlayan hasret, zindan;

Atları çıngıraklı arabanın ardından,
Beyaz, keten mendilimde sallanan ilk acı.

(Haziran 1936/Varlık, 1.12.1936)

* * * * * * *

EBABİL

Alıp içinde sesler uçuşan bu akşamdan
Hafızamı bir deniz kıyısına çeken yol,
Aydınlık rüyaların peşine düşen gondol,
Mavi bir denizde yüzer gibi yanan şamdan.

Tuşların üstünde karanlığın heyulası
Ve birden kalbe çırpınışlar veren hatıra,
Çekmede beni saadet dolu dünyalara
Mine parmaklarında sadalaşan hülyası.

Sıyrılmada gözlerimden yıllarca geceler,
Ve yalnız kalmada bir yaza ram olan sahil,
Uçuşmada gökyüzünde bir sürü ebabil:
Sevgimi ve hasretimi ebedi kılan yer.

Açık pancurlarından seslerin dökülüşü.
Bir göl mü ürpermede ruhun uzaklarında?
En yakın sevgiyi duymayan dudaklarında,
Her yaşayıştan daha güzel olan gülüşü.

Ilık gölgelerde uyutup düşünceleri
Beyaz etekleriyle bana göründüğün an
Ve kapıları yeşil sabahlara açılan
Sıcak tahayyüllerle dolu yaz geceleri.

Renkli fanusların altına doğan dünyası,
Omuzlarında ay ışığından örgülerle
Eklenmede içime hasret kaldığım yerle
Mine parmaklarında sadalaşan hülyası.

(Temmuz 1936/Varlık, 1.12.1936)

* * * * * * *

DÜŞÜNCELERİMİN BAŞUCUNDA

Hasretimin yıllardan beri bel bağladığı…
İşte odur düşüncelerimin başucunda.
O, göğsünün taşkın hareketi avucunda
Gözlerinde rüyalarm gülüp ağladığı.

Kendi bahçesidir onu içinden gördüğüm.
Yollar yine hergünkü gibi yaz uykusunda
Ve yaban çiçeklerinin buruk kokusunda
Her ikindi günlük rüyasını gören mürdüm.

Onun da dudaklarında bir eskiye dönüş
O da yüzmede bir ses yığı üzerinde,
Bin hatırayı bir anda duyan gözlerinde
İnsana ruhlar dolusu haz veren düşünüş.

Sonra kızlık ,kadar temiz, aydın bir açılma,
Evine giden toprak yolda o yine çocuk,
Yine uykuyla başlayan âlemde yolculuk
Ve taptaze sabahlar kayısı dallarında.

Hasretimin yıllardanberi bel bağladığı…
İşte odur düşüncelerimin başucunda.
0, göğsünün taşkın hareketi avucunda
Gözlerinde rüyaların gülüp ağladığı.

(Eylül 1936/Varlık, 1.12.1936)

* * * * * * *

ELDORADO

Ufkunda mavi bulutların uçuştuğu dağ,
Büyülü göklerinde sesler duyduğum Aden.
Avucumda dört kollu nehrin verdiği maden,
Üstümde yemişleri alnıma değen Tûba.

Müthiş dünyasiyle uykuma ilk girdiği yer…
Gülümsüyor mavi bir ay ışığında kamış.
Göllerin şekil dolu derinliğine dalmış
Vuslatın havasını çevreleyen iğdeler.

Suların aydınlığında saadetten bir iz:
Dallardan süzülen kayığından bu hoş insan,
Omzuna değen arzu dolu dudakları kan ..
Artık bir cennete bağlı bütün günlerimiz.

Artık ışıkla dolu billur bir kadeh gibi
En güzel şeytanın elinde tuttuğu gurup,
Akşamlar, ağzımda harikulade bir şurup
Ve başımda geceler yeşil bir deniz gibi.

Ufkunda mavi bulutların uçuştuğu dağ
Ve nebatî bir âlemde duyduğum ilk hece,
Bir sesin aydınlattığı yalan dolu gece
Ve dumanlı bir sabah serinliği ormanda.

Ne onda itidal, ne bende günahkar hali,
Ruhları bir kuş gibi avare kılan uyku.
Dağılan içimde her zaman o baygın koku,
Lezzeti dudağımda buğulaşan şeftali.

(Eylül 1936 / Varlık, 1.12.1936)

* * * * * * *

BUĞDAY

Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Çıngıraklar çalar kapılarda.
Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Bak, son hasad başladı rüzgârda

Okundan ayrılmak üzere yay,
Kuyuların ağzı genişledi.
Okundan ayrılmak üzere yay,
Korku ta kemiğime işledi.

Savruluyor gökyüzünde buğday,
Gölgeler uzaklaşıyor yerde,
Savruluyor gökyüzünde buğday,
Tanrım! Tanrım! Bir deva bu derde ..

Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Çıngıraklar çalar kapılarda.
Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Bak, son hasad başladı rüzgarda.

Undan bize de pay, bize de pay.
Koşun. Buğday dağıtıyor Yusuf.
Undan bize de pay, bize de pay,
Çökmeden sonu gelmeyen küsuf.

Eriyecek tencerede kalay,
Çocuklar ağlaşmasınlar dağda,
Eriyecek tencerede kalay,
Yetişmeyecek Ömer imdada.

Altında ayni eyer, ayni tay
Arayıcısı herkes bir sesin;
Altında ayni eyer, ayni tay
Seferi ayni köye herkesin.

Artık kuruldu bu kervansaray,
Boşuna düşünür ihtiyarlık.
Artık kuruldu bu kervansaray,
Şimdi seslerle dolu mezarlık.

(Eylül 1936/Varlık, 15.1.1937)

* * * * * * *

AVE MARIA

Rüzgâr tersine esiyor… Niçin?
Eski günler geri mi gelecek?
Kımıldıyor kozasında böcek
Bildiği hayata doğmak için.

N eden içimize doldu vehim?
Ah ümit .. Ümit, yollar boyunca.
Düşünmez miydi akşam olunca
Hacer’in kollarında İbrahim.

Ve gemisinde Kleopatra?
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgar
Dolarak erguvan atlaslara?

Elimize değen kimin eli?
Kimdir bu muammalarla gelen?
O mu, helezonlara yükselen,
Sâbâ ellerinin en güzeli?

Sesler mi çözülüyor derinde,
Nedir durup dinlediklerimiz,
Şarkı mı söylüyor Semiramis
Babil’in asma bahçelerinde.

Omzundan örtüler kaydı yere.
Kim bu, kim alnımızdaki yazı?
Gözlerinde günahının hazzı
Gülüyor, saz benizli bakire.

(Eylül 1936/Varlık, 1.2.1937)

* * * * * * *

KURT

Ah!.. artık benim de benzim sarı,
Damar kanımı dolaştırmıyor.
Hiçbir kıyıya ulaştırmıyor
Beni Şehrazat’ın masalları.

Anlamıyorum dilinden artık
Geceyi saran güzelliğin
İçim kör bir kuyu gibi derin
Ve sonsuz rüyasında yalnızlık.

Susmak istiyorum, susmak bugün,
Susmak hiçbir üzüntü duymadan
Büyük bir kuş iniyor semadan
Sükût… bu indiğini gördüğüm

Artık tırtılları beslemiyor
Bahçemin orta yerindeki dut.
Başıma kondu ebedî sükût.
Gün yeniden doğmak istemiyor.

Kuşla oldumsa da senli benli,
Beynimi kurcalayan bir kurt var;
Anlamak istiyorum ne yapar
Rüzgarı boşalınca yelkenli?

Ekim 1936/Varlık, 1.1.1937

* * * * * * *

ZEVAL

Örtüldü hafızanın örtüsü
Tasalarımı bittiği yerde
Yükseliyor perde perde
“Geri gelen saadet türküsü”

Devri tamam oldu pervanenin
Gökten bir beklediğim kalmadı.
Tükendi artık içimde tadı
Yıldızlı küreler düşünmenin.

Ne çıkar karşıma çıksa ecel,
Bu boşluk ondan daha mı iyi?
Başka bir âlemden beklediği
Olmıyan kula zeval ne güzel!

Beklememek beter beklemekten;
Geldi yolunu gözlediğim yâr,
Al bu başı sen ey rüzgâr
Ve sus artık sus ey beden!

Ekim 1936 / Varlık, 15.5.1937

* * * * * * *

ODAMDA

Ben miyim bu şeylerin sahibi?
Kafamda bir çocuk var meraksız.
İç âlemim oyuncaktan farksız.
Odam, içime bir ayna gibi.

Bir ışık oyunu var tavanda
Gölgeler seslerle birleşiyor
Ve bir karga beynimi deşiyor
Azaplar kemirdiğim bu anda.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

Bağlanıyor bir iple bir sürü
Düşünce köyleri birbirine,
Çöküyor her şeyin üzerine
Hülyam boyunca kurduğum köprü.

Ve doluyor sessiz, ordularım
Durmadan, dinlenmeden odama.
Urbam içinde yatan adama
Hayretle bakıyor dört duvarım.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

Ve delirmenin tatlı vehmini
Sessizlik odama dolduruyor.
Kargam hala başımda duruyor
Bulmakçün beyin cehennemini.

Düşüp yatağın dalgalarına
Günlerce sürüyor bu yolculuk.
Durmadan akıtıyor bir oluk
Korkuyu sükûtun mezarına.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

Dünyaya tek gelen insan gibi
Atlıyorum bir Hint dağına.
Giriyor kafamın darlığına
Kimsesiz dünyaların sahibi.

Gidip gidip gelmede aynı his,
Ulaşmıyor iskeleye çıma.
Ansızın dikiliyor karşıma
Boynum kalınlığındaki ceviz.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

(Ekim 1936/Varlık, 16.12.1936)

* * * * * * *

SON TÜRKÜ

Kaybolmak üzre suya düşen bilezik
Bak bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?

Durdu beni ölüme götüren kervan.
Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan.

Sevgilim… Ellerime dokunaraktan…
Beni çağıran bir eda var sesinde.
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?

Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimde kan?
Ah! Ne olur bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde.

(Ekim 1936/Varlık, 15.6.1937)

* * * * * * *

EHRAM

Ey aşılmaz dağların ardında,
Ulaşılmaz beldelerden uzak,
Hasretin dallarını tutan sak,
Mavi, sonsuz bir takın altında!

Ey gülüşü sabahlardan güzel,
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilâhî geriniş,
Rüyalarıma hükmeden güzel!

Nerde eğilen dalından yere
Portakalların düştüğü çardak,
Kadehe doyarak değen dudak,
Sevgiyle bakan göz gecelere.

Yanmış ruhu titreten ilâhî,
Yapraklarda billurlaşan seher,
Nerde çam kokan tahta testiler.
Geyik sesiyle çınlayan vâdi?

Yaldız dallarda çiçek yerine
Yıldız açmaz mı artık ağaçlar?
Yanmaz mı bin rüya ile saçlar
Kapanıp günün eteklerine.

Ey gülüşü sabahlardan güzel,
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilâhî geriniş
Rüyalarıma hükmeden güzel!

Hakikate olmaz mı acep ram
Yıllardır beslediğim düşünce?
Çıkılmaz dağlardan da mı yüce
Hasretlerin tırmandığı ehram?

( Aralık 1936/ Varlık, 1,l.1931 )

* * * * * * *

DAR KAPI

N edir bu geceyle gelen bersam?
Duyuyorum serzenişlerini.
Karanlıkta ağzının yerini
Arıyor deli gibi hâfızam.

«Yanıyor unutulmuş buhurdan
Yine gecenin içinde sessiz»
Hatıralarla kabaran deniz,
Doluyor ruhun oluklarından.

Işık yağıyor doğan geceden.
N asıl diriliş bu, neden sonra?
Bu rüya gibi geceden sonra
Gidecek mi o maziden gelen?

Seziyorum senelerce susan
Ruhumda taptaze bir geriniş,
Sonuna vardığım çölden geniş
Ayaklarıma açılan umman.

Bütün mevsimlerimin üstüne
Geriliyor bembeyaz bir kanat.
Gelip durdu artık işte hayat
Bana hep onu vadeden güne.

Artık ebedı huzur deminin
İçebilirim sırlı tasından,
Girmek üzereyim dar kapısından
O eski rüyalar aleminin.

( Aralık 1936/Varlık, 15.1.1937 )

* * * * * * *

AÇSAM RÜZGARA

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Maviliklerde sefer etmek.
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başı boş.

Açsam rüzgâra yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz, deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.

Bir limanda, büyük ve beyaz ..
Mercan adalarda bir liman ..
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.

Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her âlemden uzak ada.

Konsa rüya dolu köşkümüu :

Çiçekli damına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.

Her gün aheste mavnalarm
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adalatın.

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş!
İller, göller, kıtalar aşmak.
N e hoş deniz, deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başı boş.

Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine.
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.

(Aralık 1936/Varlık, 1.2.1937)

* * * * * * *

UYKU

Üzerinde beni uyutan minder
Yavaş yavaş girer ılık bir suya,
Hind’e doğru yelken açar gemiler,
Bir uyku alemine doğar dünya.

Sırça tastan sihirli su içilir,
Keskin Sırat koç üstünde geçilir,
Açılmayan susam artık açılır
Başlar yolu cennete giden rüya…

(1936 / Varlık, 1.6.1937)

ORHAN VELİ KANIK

*

Sosyal Medyada Paylaş:

Bir cevap yazın