ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Osmanlı’da Şiir

Sosyal Medyada Paylaş:

Osmanlı’da şiir, devletin en üst mevkîinde bulunan pâdişâhdan halkın sıradan bir ferdine kadar cemiyeti en mükemmel bir surette rûhen olgunlaştıran büyük bir müessirdir.

Zîrâ şiir, insandaki bakış ufuklarını genişleten, gönlü derinleştiren, tefekkür ve tahassüs zarâfeti ile idrâkleri incelten bir sâha olagelmiştir. Lugat olarak da şuûr kelimesi ile alâkalı olan şiir, te’sîr gücü yüksek bir zevk-i bediîdir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Şüphesiz bazı beyânda büyüleyici bir güç vardır (te’sîri kesindir).” (Ebû Dâvûd)

Bu hakîkat dolayısıyla Osmanlı, bu sâhaya gerekli alâka ve rağbeti göstermiş, Anadolu’dan kendisine tevârüs eden zengin şiir kültürünü daha da ilerilere götürmüştür.

Denilebilir ki şiir, Osmanlı’da her gönlün seviyesine göre hitab edebilen apayrı bir mektebdi. Karanlık geceleri aydınlatan bir kandildi. Bir yol göstericiydi. Bir öğütçüydü. Bir tesellî idi. Hislere tercümandı. Düşmana karşı bir silâhdı. Yaralı gönülleri saran esrârengiz ve şifâlı bir tabîbdi. Rûhları şahlandıran bir vecddi. Kulu Rabbine ulaştıran bir vâsıtaydı. Peygamber muhabbetinin tutuşturucusuydu. Bir aşktı. Öyle bir aşktı ki, insanı dâimâ yüce ufukların yolcusu eylerdi. Bu bakımdan şiir, en alt kademedeki sıradan bir ferdin hâfızasında dahî mekân tutardı. En azından birkaç beyit bilmeyen kimse hemen hemen yok gibiydi.

Rengini ve âhengini toplumun rûhî yapısından alan şiir, Osmanlı’da îmân ve irfân ile mezcolmuştu. Bunun neticesi olarak da, şâirler, husûsiyle Allâh’ın varlık ve birliğini ifâde ile sıfatlarının bahsedildiği “tevhîd”ler, Cenâb-ı Hakk’a tazarrû ve niyâz dolu “münâcât”lar ve Hazret-i Peygamber muhabbetinin yanık bir şekilde terennümü olan “na’t”ler vücûda getirdiler. Böylece mükemmel bir tevhîd, münâcât ve na’t edebiyatı doğdu. Öyle ki bunlar, dîvân yazmak isteyen her şâirin takip ettiği bir usûl hâline geldi. Dîvânlarda şiirler, tevhîd, münâcât ve na’t ile başlayıp daha sonra diğer mevzûlarla devam etti.

Tevhîdler, Allâh’ın varlık ve birliğinden bahseden edebî metinlerdir. Gönlü îmân ve irfânla yoğrulmuş san’atkârlar, bu husustaki şiirlerini âdetâ bir ibâdet şevk ve heyecanıyla yazmışlar ve İslâm’ın o emsâlsiz rûhâniyeti ile derinleştirmişlerdir. Bu bakımdan tevhîdler, îmân vecdiyle yaşanan hayatın tabiî olarak kelâma aksetmesi demektir. Nitekim eserlerinde bu hususta müstakil şiir yazmayanlar bile, ya bir beyitte veya mensûr eserlerinde mevzûyla alâkalı ifâdelere yer vermişlerdir.

Tevhîdlerde coşkun bir rûh hâlinin sonsuz ufuklara doğru kanat açış ve çırpışları vardır. Husûsiyle mutasavvıf şâirlerin yazdığı tevhîdler, gönlü apayrı bir îmân fezâsında seyyâh eyler. Süleyman Çelebi, tevhîdi o nefis üslûbuyla ne güzel bir zevk-i bediî içinde ifâde etmektedir:

Allâh adın zikredelim evvelâ

Vâcib oldur cümle işde her kula

Cümle âlem yoğ iken ol var idi

Yaradılmışdan ganî, cebbâr idi

Var iken ol, yok idi ins ü melek

Arş u ferş u ay ü gün hem nuh-felek

Şâir Ahmedî de, tevhîdi şöyle dile getirir:

Diye durur dil ü cân Lâ ilâhe illâllâh

Doludur iki cihân Lâ ilâhe illâllâh

Kulak içindeki sem’ eydür ü basardaki nûr

Dahî damardaki kan Lâ ilâhe illâllâh

Hüdâyî Hazretleri’ne âid olan şu tevhîd de ne kadar güzeldir:

Buyruğun tut Rahmân’ın

Tevhîde gel tevhîde!

Tâzelensin îmânın

Tevhîde gel tevhîde!

Sen seni ne sanırsın,

Fânîye aldanırsın,

Hoş birgün uyanırsın,

Tevhîde gel tevhîde!

Hüdâyî’yi gûş eyle ,

Aşka gelip cûş eyle,

Bu kevserden nûş eyle

Tevhîde gel tevhîde!

Münâcâtlar ise, bilerek veya bilmeyerek beşeriyet îcâbı irtikâb edilmiş günah ve hatâlara karşı pişmanlık ve nedâmet hissiyâtı ile dolu şiirlerdir. Tazarrû, yakarış, duâ ve niyâz gibi isimler de aynı mânâdadır. Hakk korkusuyla dolu gönüller, müstakbel âkıbet olan ölüm, kabir ve hesap günü husûsunda titrek, cılız bir kandil gibi Allâh’a yalvarış hâlindedirler. Büyük bir endişe ile Yûnus şöyle der:

Acep bu benim hâlim

Yer altında ahvâlim

Varıp yatacak yerim

Akrep dola mı yâ Rab

Cân hulkûma geldikde

Azrâil’i gördükde

Bu cânımı aldıkda

Âsân ola mı yâ Rab

Osmanlı’da münâcât edebiyatında cihan pâdişâhları da, teb’ası durumundaki fertlerden farklı değildirler. Şâir sultanlar, Cenâb-ı Hakk’a el açıp niyâz ederlerken bir sonbahar yaprağı gibi solgun ve ilâhî kapıda bir merhamet dilencisi hâlinde günahlarının afvedilmesi için acziyetle yalvarırlar. II. Bâyezîd Han da bunlardan biri olarak şöyle münâcât eyler:

Baştan aştı cürm ü isyân u vebâl

Rabbenâ yâ Rabbenâ fağfir lenâ

“Günah, isyan ve vebâl baştan aştı (âdetâ günah deryâsında boğulduk)! Ey Rabbimiz! (Aman) ey Rabbimiz! Bizleri mağfiret eyle!..”

Münâcât, yâni duâdaki ilticâ, bir acziyet ifâdesi ve yalnız ilâhî dergâha sığınmanın bir nişânesi olduğu için dînen pek mühimdir. Cenâb-ı Hakk buyurur:

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ

“(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer sizin kulluk ve yalvarmanız (ibâdet ve duânız) olmasa, Rabbim ne diye size değer versin!..” (el-Furkân, 77)

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Duâ, mü’minin silâhıdır.”

“Duânın kabûl yönünden en sür’atli olanı, mü’minin diğer bir mü’min kardeşi hakkında yaptığı duâdır.”

Rivâyete göre I. Ahmed Han, uzun bir müddet hasta yatmış ve bir türlü şifâ bulamamıştı. Nihâyet mü’minlerin duâsı bereketiyle şifâyâb oldu. Bunu kendisi şöyle ifâde etmektedir:

Kabûl oldu duâsı müslimînin

Selâmet erdi bana hamdülillâh

Hüdâyî Hazretleri’nin mânevî irşâdıyla zâhiri saltanatına mağrûr olmayıp hakîkat sultanlığını arzu eden I. Ahmed Han, bu hususta Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarır:

Bana zâhirde ettin bunca ihsân

Müyesser eyledin mülk-i Süleymân

Oluptur aşkın ile pür, dil ü cân

Beni kıl âlem-i mânîde sultân!

Bana lutfun ile eyle tecellî

Bu tâc u taht ile gelmez tesellî

Hudâyâ, eyleyip ihsân-ı küllî

Beni kıl âlem-i mânîde sultân!

Bu fânî dünyânın yoktur meâli

Hayâl ü zıll gibidir mülk ü mâli

Verip rûz-i cezâda kadr-i âlî

Beni kıl âlem-i mânîde sultân!

Münâcâtlar, aynı zamanda Allâh sevgisini de ifâde etmektedirler. Bunun için şâir Ahmed-i Dâî, şöyle yakarır:

“Beni benden ayır, senden ayırma!”

Biz de, bütün bu güzel duâlara iştirâk sadedinde “âmîn” diyoruz!

Na’tlere gelince; bu edebî mahsûller de, Osmanlı’da müstesnâ bir yer teşkîl etmektedirler. Allâh sevgisinin de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i sevmekle mümkün olacağı kıstasına binâen na’t husûsunda şâirler, ucu kıyâmete uzanan birer aşk ve muhabbet kâfilesi hâlinde Âlemlerin Efendisi’ne âid yanık terennümlerde bulunmuşlardır.

Na’tlerde Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in habîbullâh oluşu, mi’râcı, ümmetine olan sevgisi ve mahşerdeki şefâati v.b. mevzûlar dile getirilmiştir. Zengin bir muhtevâsı bulunan na’tler, Osmanlı şiirinde vazgeçilmez bir muhabbet tezâhürü hâlindedir. Halkdan pâdişâhına kadar şâir olan hemen herkes, bu hususta pek kıymetli eserler vermişlerdir. Pâdişâhlardan Yavuz’un ve I. Ahmed Han’ın na’tleri pek meşhurdur. Ayrıca Fuzûlî ve Şeyh Gâlib’in na’tleri de, sâhasında eşsizdir. Bilhassa Fuzûlî’nin:

Sûya virsün bâğbân gülzârı zahmet çekmesün,

Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâre su

beyti ile Şeyh Gâlib’in:

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin efendim,

Hakk’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim

beyti, na’t edebiyatımızın şah beyitlerinden olmuş ve dilden dile devreyleyip gönülleri yoğuran mânevî bir muhabbet ve aşk hazzı hâlinde ebedîleşmiştir.

Şâir Nâbî, 1678 yılında, devlet adamları ile berâber hac seferine çıkar. Kâfile Medîne’ye yaklaşırken Nâbî, heyecandan uykusuz hâle gelir. Kâfilede bulunan bir paşanın gafleten ayağını, Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan çok müteessir olarak meşhûr na’tini yazmaya başlar.

Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar:

Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu;

Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!.

“Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..”

…..

Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,

Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!.

“Ey Nâbî! Bu dergâha edeb kaidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makâmdır.”

Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:

“–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?” diye sorar.

Müezzin:

“–Bu gece Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- rü’yâmızda bize;

«–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyârete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!.» buyurdu.

Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik…” der.

Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şöyle der:

“–Demek ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bana «ümmetim» dedi! Demek ki, iki cihan güneşi beni ümmetliğe kabûl buyurdu!..”

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e yazılan na’tler vesîlesiyle niceleri dünyevî ve uhrevî faydalara mazhar olmuşlardır. Bunlardan “Kasîde-i Bürde” ismiyle meşhûr olmuş bulunan, ancak doğru ismi, “Kasîde-i Bür’e” olan na’ti dolayısıyla İmâm Bûsirî Hazretleri’nin felç hastalığından şifâyâb olduğu rivâyeti meşhurdur1.

İmâm Bûsirî Hazretleri, “Kasîde-i Bür’e”sini bir gece rü’yâsında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in huzûrunda okur. Âlemlerin Efendisi de, bu na’t dolayısıyla memnûniyetlerinden mübârek vücûdlarını bir ağacın yapraklarının zarîf bir şekilde sallanışı gibi hareket ettirerek tebessüm buyururlar, ardından da İmâm Bûsirî’nin felçli âzâlarını sıvazlayarak şifâ bulmasına vesîle olurlar.

İşte bu nükte dolayısıyladır ki bu na’tin, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyh ve sellem-’in rûhâniyetinin tecellî etmesi için hastalara şifâ olarak okunması, bir usûl dâhilinde devam etmiş, bu methiye ile Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyh ve sellem-’e tevessül edilerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edilmiştir.

Kemâl Edîb Kürkçüoğlu da bu şekilde bir mazhariyete nâil olanlardandır. O:

Ebediyyen sevecek cân onu cânân olarak

Şart-ı peymân olarak gâye-i îmân olarak

diye başlayan meşhûr na’tini yazmağa azmettiği sıralarda kanser hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırırlar. Kendisini muâyene eden doktorlar, âile efrâdına:

“–Kanser bütün vücûda yayılmış! Bu hastanın şifâsı mümkün değil! Hastahânenin, daha doğrusu günümüz tıbbının ona verebileceği herhangi bir şifâ yok! Bu sebeple son anlarını evinde ve âile fertlerinin arasında geçirmesi daha uygundur!” derler.

Durumu hisseden Kemâl Edîb Kürkçüoğlu, ellerini dergâh-ı ilâhîye açar:

“–Yâ Rabb! Senin Rasûlü’nün şefâatine mazhar olmak niyetiyle başladığım şu na’ti bitirebilmem için O’nun hürmetine bana sıhhat ve âfiyet bahşeyle!” diye gözyaşlarıyla duâ eder.

Bu samîmî niyet ve duâ, Hakk katında makbûl olur ve Kemâl Edîb Bey şifâya kavuşur. Na’tini yazmaya devam eder. Ömrü de, yaklaşık yedi sene sonra na’tini bitirdiğinde bir başka hastalığın zuhûruyla hıtâma erer.

Bu hâdiseler, Cenâb-ı Hakk’ın «Habîbim» diye taltîf ettiği Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in muhabbetiyle yoğrulan has kullarına karşı bu dünyâda bahşettiği lutuf ve ikrâmlarıdır. Tefekkür etmeli ki, bu muhabbetin âhıretteki mükâfâtı ne kadar büyük ve ihtişâmlı olacaktır!..

Na’tler, mûsikî ve hüsn-i hatta da ölümsüz eserlerin meydana getirilmesine vesîle olmuştur. Tevhîd ve münâcâtlar da dâhil na’tler, mükemmel makâmlarda mûsikî ile terennüm edilmiş, rûhları okşayan estetik âbidesi olan nefis hatlarla levhalara meşkedilmiş, tekke ve câmîlerde hoş bir sadâ hâlinde gönüllerdeki Peygamber muhabbetini beslemiştir. Bu levhalardaki ifâdeler, bağrı yanık âşıkların duygularının âdetâ coşkun bir tercümânıdır. Meselâ:

Garîk-i bahr-i isyânım

Dahîlek yâ Rasûlallâh

sadâsı, âşığı alır tâ mahşer meydanına götürür.

Diğer taraftan bu âlemin nûr-i Muhammedî muhabbetiyle yaratıldığı ve kâinâtın ona ithâf edildiği hikmetine binâen Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın, mührüne:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?

Zuhûrundan Bezm-i âlem oldu vâsıl

mısrâlarını hakkettirmesi de, na’t-i Nebî şeklinde tezâhür eden dâsitânî bir muhabbetin neticesidir.

Bu aşk yolundaki terennümler, henüz beşikteki çocuklara söylenen ninnilerde dahî telaffuz edilmiştir:

Ninni Muhammed’im ninni

Ninni can Ahmed’im ninni

Böylece bu ninniler, yavruların hâfızalarına nakşedilen ilk feyizli terennümler olmuştur.

İlâhî tarzında söylenen na’tler de, pek çoktur. İşte Yûnus’un dilinden güzel bir misâl:

Canım kurban olsun senin yoluna ,

Adı güzel kendi güzel Muhammed..

Gel şefâat eyle kemter kuluna,

Adı güzel kendi güzel Muhammed..

Mü’min olanların çoktur cefâsı,

Âhırette olur zevk u safâsı,

Onsekizbin âlemin Mustafâ’sı,

Adı güzel kendi güzel Muhammed..

Yûnus neyler iki cihânı sensiz,

Sen hak peygambersin şeksiz gümânsız,

Sana uymayanlar gider îmânsız,

Adı güzel kendi güzel Muhammed…

İşte Osmanlı’da şiirin gördüğü birinci vazîfe, yukarıda ifâde edilen aşk, vecd ve muhabbeti gönüllere nakşetmekti. Diğer taraftan şiirin bünyesindeki derinlik, incelik, zarâfet, fesâhat, belâğat, selâset ve talâkat dolayısıyla da bu sâha, idâreci, ilim ve irfân ehli kimselerin hassâs, zarîf ve ince rûhlu olarak yetişmelerinde ayrı ve vazgeçilmez bir zemin olarak da kullanılmıştır. Bununla şiirdeki şekil yapısından tutun, iç muhtevâya kadar binbir mantık ve ifâde derinlikleri, bilmece hâlinde teşekkül ettirilen cümleler, rumuzlar ve çeşitli san’atlarla yapılan mânâ oyunları ile lisan husûsunda ayrı bir kıvraklık ve kâbiliyet kazandırma yoluna gidilmiştir.

Bu bakımdan Osmanlı’nın şiirdeki gâyelerinden biri de, bu şekilde lisan husûsunda derinleşmek suretiyle kelâmların en üstünü ve ulvîsi olan Allâh’ın kitâbını daha isâbetli bir vukûfiyetle anlayıp kavrayabilmek olmuştur. Çünkü Osmanlı, beşer kelâmının zirvesi olan şiirle kazanılacak seviyeden sonra ilâhî kelâmı idrâke doğru atılan adımların hedefine ulaşabileceğinin şuûrundaydı. Yâni Osmanlı’da şiir, ferdin kalb âleminin ulvîleşmesine müessir olan başlıca âmillerden biriydi. Eski ilim erbâbı, belâgat, fesâhat, selâset ve talâkat bakımından gâyet derin bir eğitimden geçerler, ondan sonra tefsîr ve hadîs ilminin inceliklerine girerlerdi. Zîrâ beşer sözünün üstesinden gelemeyen bir idrâkin ilâhî kelâmın sır ve hikmetlerine nüfûz edebilmesi elbette mümkün değildir. Dolayısıyla edebiyatı eksik bir kimsenin anlayışı da eksiktir. Böyle eksik kimselerin de Kur’ân ve hadîs ilmiyle meşguliyetleri, birçok hatâları ve yanlış anlamaları beraberinde getirir.

Nitekim günümüzün birkısım ehliyetsiz kimselerinin, bir de bu yöndeki mahrûmiyetleri dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki kinâyeli, mecâzlı, istiâreli, teşbihli ve benzeri şekilde beyân edilen edebî ifâdeleri asıl maksadından ve mânâsından koparıp da zâhirî yanılmalarla yaptıkları kuruluklar ve gariplikler düşünülürse, bu husûsun ehemmiyeti daha bâriz bir şekilde anlaşılır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, kendisini hâşâ sıradan bir kitap gibi görüp sıradan bir seviye ile idrâk ve îzâha kalkışanları îkâz etmektedir:

“Şâyet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz (daha) katılarak (mürekkep olsa) yine de Allâh’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allâh, mutlak gâlib ve hikmet sâhibidir.” (Lokmân, 27)

Bu demektir ki, Kur’ân’daki kelimelere lâyıkıyla ve ihâtalı bir şekilde vâkıf olmak mümkün olamayacağından onu anlamak yolunda hiç olmazsa ciddî ve üstün bir seviye, zâhirî-bâtınî bir liyâkat ve lisana derinden vukûfiyet gerekmektedir. Aksi halde dünün ümmî insanının dahî idrâk edebildiği dînî esrâr ve hakîkatleri, bugünün birkısım sözde âlim geçinenlerinin idrâkten âciz duruma düşmesinin önüne geçilemez.

Bu mühim hususta gördüğü vazîfeye ilâveten şiir, Osmanlı’da âdetâ günümüz medyasının yaptığı vazîfeyi de yapmaktaydı. Gerçekten Osmanlı’da kitleleri yönlendirmek, cemiyet mes’elelerini dile getirmek, fertlerin yürek seslerini duyurmak vesâire bakımlardan da şiir, büyük bir nüfûz ve te’sîr icrâ etmiştir. Nitekim târih boyunca bilhassa Yûnus Emre, Âşık Paşa, Süleyman Çelebi, Bâkî, Fuzûlî, Şeyh Gâlib ve daha nice mümtaz şâirlerin icrâ ettiği fonksiyonu hiç kimse inkâr edemez.

Osmanlı’da bir harbe gidilirken muhârebe hizmeti görecek olanların yanında şu üç sınıf kimse de orduya dâhil edilirdi:

1. Vak’anüvis (târihçi)

2. Sosyolog,

3. Şâir.

Zîrâ şiir, Osmanlı’da bugünkü gazete, dergi ve birçok yayın organının yaptığı işi asırlarca tek başına yürütebilmiştir. Dev ve güçlü şâirlerin yetişmelerinde biraz da bu gerçek rol oynamıştır. Denilebilir ki, bugün dehâlar yetişmiyorsa, lisanımızın uğradığı hazin tahribat ve gönül kuruluğuna ilâveten şiirin imkân ve te’sîr sâhasının eskiye nazaran hayli azalması sebebiyledir.

Bütün bunların yanında ifâde etmelidir ki, İslâm’ın diğer mevzûlarda olduğu gibi şiir husûsunda da birtakım ölçüleri vardır. İslâm, şiiri, menfî ve müsbet olarak ikiye ayırır. Menfî olanını son derecede nehyeder ve ancak müsbet olanına izin verir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:

“Şiir söz gibidir; güzeli güzel, çirkini de çirkindir.” (Taberânî)

Bu beyânın yanında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in, aslî gâyesinin dışında kullanılan tabasbus ve nefsâniyete meylettiren şiirler ve onların şâirleri için sarfettiği ifâdeler, oldukça îkâz edicidir:

“Birinizin içine irin dolması, onun içine (kötü, sefih bir) şiir dolmasından daha hayırlıdır.”

Nitekim Cenâb- Hakk, âyet-i kerîmede önce:

“Şâirlere gelince, onlara da sapıklar tâbî olur.” (eş-Şuarâ, 224) buyurmuş sonra bunun istisnâsını beyân eylemiştir:

“Ancak îmân edip de amel-i sâlih işleyenler, Allâh’ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini müdâfaa edenler başkadır…” (eş-Şuarâ, 227)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, umretü’l-kazâ sırasında Mekke’ye girerken Abdullâh bin Revâha, O’nun önünde yürüyor ve şöyle diyordu:

“Ey kâfiroğulları! (O’na) yol açın! Bugün O’na gelen vahiy adına size vuracağız. Hem de başı bedenlerden ayıracak tarzda. Dostu dosttan uzaklaştıracak bir şekilde…”

Hazret-i Ömer de:

“–Ey İbn-i Revâha! Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in önünde ve Allâh’ın Harem’inde şiir mi söylüyorsun?” diye çıkıştı.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- müdâhale edip şöyle buyurdu:

“–Bırak onu ey Ömer! Onun bu sözleri, onlara (Mekke’li kâfirlere) oklardan daha sür’atli nüfûz ve te’sîr eder.” (Tirmizî)

İslâm’ın en mühim mücâdelesi olan Bedir harbi, her iki tarafın şiir atışmalarıyla başlamıştır.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, müşriklerin hicivleri karşısında şöyle buyururlardı:

“Müşriklere karşı dillerinizle de cihâd edin!”

“Size söylediklerini siz de aynen onlara söyleyin!”

Bir defasında Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- müşriklerin hicivleri karşısında:

“Mü’minlerin ırzlarını kim himâye edecek?” diyerek onların mukâbeleten hicvedilmelerini emretti. Kâ’b bin Mâlik, Abdullâh bin Revâha ve Hassân ayağa kalktı.

Rasûlullâh, Hassân’a şöyle buyurdu:

“–Ey Hassân! Onları sen hicvet! (Senin hicvin daha müessir.)”

Hazret-i Âişe -radıyallâhü anh- buyurur:

“Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, (şâir) Hassân için mescidde husûsî bir minber koydurdu. Hassân, onun üzerine çıkıp oturur ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i savunacak birtakım şiirler söylerdi. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de şöyle buyururdu:

«Allâh Teâlâ, Hassân’ı, o, Allâh Rasûlü’nü savunduğu müddetçe Rûhu’l-Kudüs’le te’yîd eder.»” (Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî)

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Kurayza günü Hassân’a şöyle buyurdu:

“(Ey Hassân!) Müşrikleri hicvet; şüphesiz ki Cibrîl seninledir!”

Hassân müşrikleri hicvederken Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle duâ buyurdu:

“Allâh’ım! Benden kabul et! Allâh’ım! Onu Rûhu’l-Kudüs’le te’yîd et!” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd)

Burada Cebrâîl’in şiir söyleyen Hassân ile olması, Hakk yolundaki şâire Allâh tarafından ilhâm gelmesi ve ilâhî te’yîde mazhar olması demektir.

Bir defasında Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, müşrikleri hicviye için İbn-i Mâlik’i çağırmıştı. Onun hicviyesini kâfî bulmayarak Abdullâh bin Revâha’yı çağırdı. Sonra onunkini de kâfî bulmayıp Hassân’ı çağırdı. Onun hicvinden sonra şöyle buyurdu:

“Hassân, onları (müşrikleri) hicvetti; (böylece) hem şifâ verdi, hem de şifâ buldu.”

Bu hakîkatler ışığında Allâh rızâsı istikâmetinde bir yanlışlığı düzeltmek, zulüm karşısında hakkını savunmak, İslâm düşmanlarıyla cihâd v.b. hususlarda şiirde “hiciv” tarzı gelişmiş ve tekâmül etmiştir. Ancak yukarıda îzâh edildiği gibi bu mevzûda gâyenin dışına çıkıp ifratlara varan şiirler aslâ makbûl görülmemiştir.

Diğer taraftan Osmanlı şiirinde gelişen bir başka önemli tarz da, “hikemî şiirler” yazmaktır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mübârek ifâdelerinde:

“Şüphesiz (bazı) şiirlerde hikmet vardır.” (Buhârî, Ebû Dâvûd) şeklinde yer alan bu tür şiirler, cemiyeti yönlendirip kemâle erdirmede büyük vazîfeler îfâ etmiştir.

Dolayısıyla birçok şâirler bu tarz şiirler yazmaktan hemen hemen müstağnî kalamamışlardır. Halk da, bu şiirleri severek ezberlemiş ve karşılaştıkları hâdiseler karşısında, o engin tecrübe deryâlarından istifâde etmiştir, hâlâ da etmektedir. Nitekim Kânûnî’nin:

Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi!

beyti, hem gönüllerimizi, hem de duvarlarımızı hâlâ süslemektedir.

Bu tarzda pek muvaffak olan şâirlerden biri olan Ziyâ Paşa’nın şiirleri de pek meşhurdur. Onun âdetâ birer atasözü değerindeki beyitleri, gerçekten de insan hayatına ışık tutan parlak meş’aleler hüviyetindedir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdîr,

Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir!

………..

Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde

İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde

Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman

Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

Cânân gide, rindân dağıla, mey ola rîzân,

Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde?

Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

İnsâna sadâkat yaraşır görse de ikrâh,

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allâh!

Hikemî tarzda yazılan şiirleri tasvîb buyuran Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, zaman zaman şu meâldeki hikemî bir beyti fem-i muhsinlerinden terennüm ederlerdi:

“Günler senin bilmediğin şeyleri sana açıklayacak…”

Kendileri bu şekilde şiir terennüm ettikleri gibi bazı güzel şiirlerin okunmasını da arzu ederlerdi.

Nitekim güzel kelâmın değeri sadedinde bazıları:

“Katında kelâmdan daha kıymetli bir şey olsaydı, Allâh insanlara onu inzâl buyururdu.” demişlerdir.

İşte şiirde maksûd da, bu güzelliği yakalamaktır. Son devrin büyük şâirlerinden üstâd Necip Fâzıl Kısakürek ne güzel beyân eder:

“Şiir, hakîkati arama işidir.

Şiirin Allâh’ı aramaktan başka bir vazîfesi yoktur. Çünkü dînin olmadığı yerde hiçbir şey yoktur, yokluk bile yok… Şiir ve san’atsa hiç yok… Zîrâ insan

rûhunu dîne bağlı olarak besleyen ulvî değerler kendi öz kaynağını kaybederse, bu zaafdan evvelâ şiir incinir. Bunun için şâir, madde değil de mânâ hâlinde câmî kapılarının önünü dolduran Allâh dilencilerinin en güzelidir.

Îmân ve aşkın bulunmadığı yerde şiir, gevezelik ve yağcılıktan ibaret kalır.

Türlü tecellî yoluyla Allâh’dan gelip de bütün perdeleri devirerek yine Allâh’a doğru yol açmaya giden şiir, gerçek ve makbul olan şiirdir. Şâir de, peygamber çiçeğinden başka çiçeklere konmayan bir bal arısı olursa, şâir olur.”

 Yazının alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!