PABLO NERUDA

Sosyal Medyada Paylaş:

Pablo Neruda

(Asıl ismi: Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto)

(12 Temmuz 1904 Parral, Şili – 23 Eylül 1973 Santiago),

* * * * * * *

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu

Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta

Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim

Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.

Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece

Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında

Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim

O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.

Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla

Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.

Ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana

Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.

Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana

Hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri.

Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca

Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi

Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana

Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim

Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona

Ellere yar olur. öpmemden önceki gibi.

O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla

Artık sevmiyorum ya severim belki yine

Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda

Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü

Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca

Belki bana verdiği son acıdır bu acı

Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona

 

Pablo Neruda

Çeviren: Sait Maden

* * * * * * *

HAYATI

Şili’de demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi.[1] Annesini çok küçükken kaybetti. 13 yaşındayken yerel “La Mañana” gazetesindeki bazı makalelerle katkıda bulunmaya başladı. 1920’de “Selva Austral” isimli edebiyat dergisinde “Pablo Neruda” adıyla yazmaya başladı. Şair, bu takma ismi Çek şair Jan Neruda’da anısına seçmişti. Daha sonra bu isim yasal adı olarak kalmıştır. İlk kitabı Crepusculario 1923 yılında yayınladı. Sonraki sene şairin en tanınmış ve pek çok dile çevrilmiş olan eserlerinden Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı(Veinte poemas de amor y una cancion desesperada) basıldı. Edebi çalışmalarına devam ederken, bir yandan da Santiago’daki Şili Üniversitesi’nde Fransızca ve pedagoji okudu. 1927-1935 arası hükümetin elçisi oldu ve Burma, Seylan, Java, Singapur, Buenos Aires, Barselona ve Madrid’te görev yaptı. Bu dönemde yazdığı şiirler ezoterik sürrealist şiir kitabı “Residencia en la tierra” (1933)da toplanmıştır.

 

İspanya İç Savaşı ve García Lorca’nın ölümü onu çok etkiledi ve önce İspanya sonra da Fransa’da Cumhuriyetçi harekete katılmasına neden oldu. Bu sırada şiirlerini topladığı Kalbimdeki İspanya (España en el Corazón (1937)) üzerine çalışmaya başladı. Kalbimdeki İspanya iç savaş sırasında cephede basılması açısından önemlidir. Aynı yıl ülkesine dönen Neruda’nın daha sonraki eserlerini siyasi ve sosyal konular üzerine oluşturmuştur.

 

1939’da Paris’te İspanyol göçmenler için konsolosluk görevine getirildi. Meksika’daki konsolosluk görevi sırasında Canto General de Chile’yi yazdı. Bu eserde bütün Güney Amerika kıtasının doğası, insanları ve tarihi yazgısı epik şiir şeklinde anlatılmaktadır. Eser, 1950’de Meksika’da basılırken, Şili’de de el altından yayınlandı. Yaklaşık 250 şiirin yer aldığı eser, on kadar dile çevrildi ve bu çeviriler yüzünden Neruda elçilik yaptığı ülkelerde zorluklar yaşadı.

 

1943’te Şili’ye dönen Neruda, 1945’te senatör seçildi ve Şili Komünist Partisi’ne katıldı. 1947’de Başkan González Videla’nın grevdeki madencilere yönelik baskıcı protestolarını protesto ettiği için, 2 yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşadı. 1949’da yurt dışına çıktı ve 1952’ye kadar çeşitli ülkelerde bulundu. Bu dönemde yazdığı eserler politik aktivitelerinin damgasını taşır. Örneğin Las Uvas y el Viento (1954) Neruda’nın sürgündeki günlüğü gibidir.

 

Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla tanınan Neruda, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme karşı durmuştur. 1970 yılında Şili başkanlığına aday gösterilmiş, ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende seçilince Neruda’yı Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirdi. 1971 yılında edebiyat dalında Nobel Ödülü aldı. 1972 yılında sağlık sorunları nedeniyle elçilik görevini bırakarak Şili’ye döndü. 24 Eylül 1973’de kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

Alıntı : tr.wikipedia.org/wiki/Pablo_Neruda

 

* * * * * * *

ESERLERİ

– Crepusculario (Alacakaranlık 1923)

– Viente poemas de amor y una cancion desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı 1924)

– Tentativa del hombre infinito (Sonsuz İnsanın Girişimi 1925)

– Amillos (Halkalar 1926)

– El hondero entusiasta (Başkaldırma Tutkunu 1933)

– Residencia en la tierra (Yeryüzü Konukluğu 1933)

– Espana en el corazon (İspanya Yüreklerde 1937)

– Las furias y las penas (Öfkeler ve Acılar 1939)

– Tercera residencia (Üçüncü Konukluk 1947)

– Canto general (Evrensel Şarkı 1950)

– Lol versos del capitan (Kaptanın Dizeleri 1952)

– Las uvas y el viento (Üzümler ve Rüzgâr 1954)

– Odas elementales (Temel Övgüler 1954)

– Nuervas odas elementales (Yeni Temel Övgüler 1956)

– Tercer libro de las odas (Üçüncü Övgüler Kitabı 1957)

– Estravagario (Taşkın Dalga 1958)

– Navegaciones y regresos (Deniz Yolculukları ve Dönüşler 1959)

– Cien sonetos de amor (Yüz Aşk Sonesi 1961)

– Cantos ceremoniales (Tören Şarkıları 1961)

– Las piedras de Chile (Şili Taşları 1961)

– Plenos poderes (Tüm Yetkiler 1962)

– Memorial de Isla Negra (Kara Ada Defteri 1971)

– La barcarola (Barkarol 1968)

– Confiesto que he vivido (ö.s.,Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, anı 1975)

 

TÜRKÇE’DE PABLO NERUDA / ŞİİRLERİ

– Sorular Kitabı, Pablo Neruda, Çeviri: Acem Özler-Jörg Spötter-Şahap Eraslan,

– Sevdiğime Seslenir Gibi (Viente Poemas de Amor), Pablo Neruda, Çeviri: Sibel Özbudun-Kemal Özer,

– Seçme Şiirler, Pablo Neruda, Çeviri: Enver Gökçe,

– 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı (Viente poemas de amor y una cancion desespereda),

– Şiir Anıtları 3, Pablo Neruda, Çeviri: Sait Maden,

– Makasçı Uyansın, Pablo Neruda, Çeviri: Nice Damar,

– Şiirler, Pablo Neruda, Çeviri: Hilmi Yavuz,

– Aşk Soneleri Ateşten Kılıç (Cien Sonetos Amor), Pablo Neruda, Çeviri: Metin Cengiz,

– Yüz Aşk Şiiri (Cien Sonetos de Amor), Pablo Neruda, Çeviri: Erdoğan Alkan,

– Kara Ada Şiirleri, Şiir Anıtları 7, Pablo Neruda, Çeviri: Sait Maden,

– Kuşlar Sanatı (Arte de Pajaros), Pablo Neruda, Çeviri: Erdal Alova,

– 100 Aşk Sonesi, Pablo Neruda, Çeviri: Adnan Özer,

 

– Kuruntular Kitabı (Estravagario), Pablo Neruda, Çeviri: Erdal Alova,

– Kaptanın Dizeleri ve Yürekteki İspanya (Los Versos del Capitan), Pablo Neruda, Çeviri: Erdal Alova,

– Dünya Şiir Mitosları, Çeviri: Adnan Özer,

– Yüreğim Rüzgârlarla Özgür, Pablo Neruda, Çeviri: Cevat Çapan,

– Yürekte İspanya, Pablo Neruda, Çeviri: Enver Gökçe,

 

DÜZYAZI

– Şiir Boşuna Yazılmış Olmayacak, Pablo Neruda, Çeviri: Nesrin Arman,

– Yaşadığımı İtiraf Ediyorum (Confieso Que He Vivido), Pablo Neruda, Çeviri: Ahmet Arpad,

 * * * * * * *

MARURİ SOKAĞINDAKİ PANSİYON

 

Maruri bir sokak.

 

Karşı karşıya değildi evler, sevmezlerdi birbirlerini,

yine de yan yanaydılar.

duvar duvara, fakat

pencereleri

bakmazdı sokağa, konuşmazdı,

öyle sessizdiler.

 

Bir kâğıt uçuruyor havalanır gibi ağaçtan

kışın kirli bir yaprak.

 

Akşam ortalığı tutuşturuyor, kaygı içinde

yok oluveren bir ateş boşaltıyor gök.

 

Kara sis balkonları örtüyor.

 

Açıyorum kitabımı. Yazıyorum

bir maden ocağının

çukurunda sanıp kendimi,

bir ıslak,

bırakılmış dehlizde.

Biliyorum kimse yok şimdi

evde, sokakta, acı kentte.

Bir mahkûmum açık kapısının önünde,

açık dünyanın önünde,

akşam alacasında şaşkın, gamlı bir öğrenciyim,

çıkıyorum işte o zaman şehriye çorbasına,

iniyorum ardından yatağa ve yarına.

 

Çeviren: Sait Maden

* * * * * * *

FEDERICO GARCIA LORCA’YA YANIK ŞİİR

 

Issız bir evde,

Korkudan ağlayabilseydim;

Gözlerimi çıkarabilsem de,

Yiyebilseydim;

Senin sesin için yapardım

Bunları,

Yaşlı portakal ağacı sesin;

Senin şiirin için yapardım

Bunları,

Çığlık çığlığa fışkıran şiirin.

Baksana,

Maviye boyuyorlar hastaneleri,

Senin için;

Kıyıdaki kenar mahalleleri

Ve okullar,

Senin için büyüyorlar;

Tüy salıyorlar,

Yaralı melekler;

Pullar örtünüyor,

Düğün balıkları;

Deniz kestaneleri,

Göğe uçuyorlar;

Siyah tülleriyle terzi dükkanları:

Kanla doluyorlar, kaşıklarla,

Senin için;

Ve,

Yutuyorlar,

Yırtılmış kurdeleleri;

Öz canlarına kıyıyorlar,

Öpüşe öpüşe;

Ve ak sadeler giyiniyorlar.

Bir şeftali ağacı

Giyinip de,

Kuş gibi seğirtirken sen;

Kasırga gibi fırıl fırıl,

Bir pirinç gülüşüyle gülerken;

Türküler çağırdığında;

Allak bullak ederken,

Atardamarlarını,

Dişlerini, gırtlağını,

Parmaklarını;

Vay ne şirindin,

Kahrolurdum ben

Kahrolurdum ben

Kızıl göller için:

Güz ortasında bir şahbaz at

Ve kana belenmiş bir tanrıyla,

Beraber yaşadığın.

Kahrolurdum ben,

Mezarlıklar için:

Gece, sesi kısılmış

Çanlar arasından,

Suyla, mezarlarla küllenmiş

Nehirler gibi geçen;

Nehirler:

Hasta asker koğuşları sanki,

Tıklım tıklım dolu;

Ve matem yağlı ölüme,

Çürük taçlı mermer şifreli ölüme,

Nehir nehir gelen ölüme doğru;

Birdenbire taşıveren nehirler.

Gece, ayakta, ağlaya ağlaya,

Boğulmuş çarmıhların geçişini

Seyrederken sen;

Kahrolurdum seni görmek için:

Bak,

Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun

Perperişan;

Garip kalmış köşelerde başın,

Durmaz ha, durmaz gözlerin

Ağlar yaşın yaşın.

Gece ve çıldırasıya yalnız,

Külleri ısıra ısıra;

Dumanı, gölgeyi, unutmayı:

Siyah bir huniyle yığabilseydim,

Trenlerin, gemilerin üstüne;

Filizlendiğin ağaç için,

Yapardım bunları,

Topladığın,

Yaldızlı su yuvaları için;

Sarmaşık için,

Yapardım bunları;

Gecenin sırrını sana ileterek,

Kemiklerini saran

Sarmaşık için.

Islak soğan kokusu gelen

Şehirlerden,

Seni bekliyorlar;

Boğuk bir sesle,

Şarkı söyleyerek

Geçesin diye.

Yeşil kırlangıçlar,

Saçlarının arasına yapıyorlar,

Yuvalarını;

Dilsiz sperma sandalları,

Peşin sıra geliyorlar;

Sümüklü böcekler, haftalar,

Yelkenleri düşürülmüş serenler,

Kirazlar da,

Dönüveriyorlar o saat:

Gözükünce solgun başın,

On beş gözlü başın,

Al kan içindeki ağzın.

Şehrin otellerini,

İsle doldurabilseydim;

Hıçkıra hıçkıra,

Yok edebilseydim

Çalar saatları;

Ezik dudaklarıyla yaz ayı,

Evine nasıl gelecek,

Göreyim diye

Yapardım bunları;

Yığın yığın insanların,

Melûl mahzun tantanalarıyla

Ülkelerin,

İşlemez sabanların,

Gelincik çiçeklerinin;

Mezar kazıcıların, süvarilerin,

Kanlı haritaların, gezegenlerin,

Evine nasıl geldiklerini

Göreyim diye;

Yapardım bunları.

Küllerle örtülü dalgıçların,

Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş

Meryem Ana tasvirlerini

Sürüte sürüte gelen maskelerin;

Damarların, köklerin, hastanelerin,

Karıncaların, su gözelerinin,

Evine nasıl geldiklerini

Göreyim diye;

Yapardım bunları.

İçine kapanmış atlının

Örümcekler arasında öldüğü

Bir yatakla,

Gecenin;

Kinden, dikenlerden bir gülün,

Sarıya çalan bir geminin,

Rüzgârlı bir günle, bir bebeğin;

Evine nasıl geldiklerini

Göreyim diye:

Yapardım bunları.

Ben, Oliverio, Norah,

Vicente Aleixandre, Delia,

Maruca, Malva, Marina,

Maria Luisa, Larco, La Rubia,

Rafael Ugarte, Cotapos,

Rafael Alberti, Carlos,

Manolo Altolaguirre, Bebé,

Molinari, Rosales, Concha Méndez,

Ve daha da unuttuklarım;

Evine nasıl gelecektik,

Göreyim diye

Yapardım bunları.

Gel de taçlar takayım,

Gel, sağlık esenlik delikanlısı,

Gel, kelebek kravatlı civan;

Sen ey,

Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi:

Pırıl pırıl insan;

Madem, geç vakitlere dek,

Kalınamıyor daha kayalıklarda;

Bari aramızda konuşalım,

Gel,

Şöylece bir, olduğumuz gibi;

Çiğ için olmadıktan sonra,

Şiirlerde n’olacak yani?

Bir ağu hançerin,

İçimize işlediği bu gece için

Olmadıktan sonra;

Şiirlerde n’olacak yani?

Bu tan kızıllığı için,

Olmadıktan sonra;

İnsanın vurulmuş yüreğinin,

Ölüme hazırlandığı,

Şu viran köşe için olmadıktan sonra

Şiirlerde n’olacak yani?

En çok gece, geceleyin:

Kıyamet gibi yıldızlardır,

Dolmuşlar hepten ırmağa;

Bir kurdele gibiler,

Fakir fukara dolu evlerin

Pencerelerindeki..

 

Bir ölen var,

Onların evlerinde;

Bürolarda, hastanelerde belki,

Belki asansör ve madenlerde,

İşlerinden oldular.

Onulur şey değil yaraları,

Yaratıklar,

Acı çekiyorlar.

Her yanda dert yanış,

Her yanda,

Vay şuymuş vay bu;

Pencereler,

Göz yaşıyla dolu,

Aşınmış eşikler,

Göz yaşından;

Yüklükler ıslak,

Bir dalga gibi

Halıları dişlemeye gelen

Göz yaşından,

Oysa ki yıldızlardır akar

Uçsuz bucaksız bir nehirde.

Federico,

Dünyayı görüyorsun.

Yolları görüyorsun,

Sirkeyi görüyorsun;

Birkaç ayrılıştan,

Taşlardan, raylardan gayrı,

Kimseciklerin kalmadığı,

Köşeden:

Duman ha deyince,

Zalim tekerleklerine;

Hoşça kalları görüyorsun,

İstasyonlardaki..

 

Her yanda, sorunlar koyuyorlar,

Çeşit çeşit insan var:

Kanlı bıçaklı kör var,

Öfkelisi, ümitsizi var,

Yoksul var, tırnak ağaçları var;

Şunun bunun sırtından,

Geçinmek sevdasıyla;

Harami var.

 

Hayat böyle, Federico,

Ey babayiğit,

Ey kara sevdalı adam.

Sana,

Dostluğumun sunabileceği şey

İşte bunlar..

Sen de epeyce şey biliyorsun

Şimdiden.

Yavaş yavaş, daha da,

Öğreneceklerin var.

 

Çeviren: Enver Gökçe

* * * * * * *

UNUTMAK YOK

 

Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan

“Oldu birşeyler” demeliyim

oturmalıyım bir taşa

kararan dünyada,

kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.

Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların

Geride bıraktığım denizi

ya da çığlığını kızkardeşimin.

Nedir bu toprağın zenginliği?

Gün neden günle kapanıyor?

Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?

Ve ölüm neden?

 

Nereden geldiğimi sormayacak mısın?

Anlatayım sana;

Kırık şeyleri

Acılı kapları

Sık sık tozlanan koca sığırları

ve tutulu kalbimi.

 

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,

ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.

Ağlayan yüzlerdir bunlar,

Parmaklardır gırtlağımızdaki,

ve toprağa düşen yapraklardır.

Yiten günün karanlığıdır.

Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.

 

İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar,

Sevdiğim her şey

Tatlı mesajlar veren günbegün

açıkta zaman

tatlılığı artan.

Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:

Neden kemiriyor boşa giden zaman

sessizlik kabuğunu?

Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum.

 

O kadar çok ki ölümüz

Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler

Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar

Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler

Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim.

* * * * * * *

OĞULLARI ÖLEN ANALARA TÜRKÜ

 

Onlar ölmediler yok,

Ateş fitilleri gibi:

Dimdik ayakta,

Barut ortasındalar!

 

Karıştı, bakır tenli

Çayır çimene,

Karıştı,

O canım hayalleri:

Zırhlı bir rüzgâr,

Perdesi gibi;

Bir set gibi:

Kızgın çehreli,

Göğüs gibi:

Göğün görünmez göğsü gibi!

 

Analar, onlar ayakta

Buğday içindeler, onlar,

Yücelerden yüce dururlar:

Dünyayı doruktan seyreden,

Bir öğle güneşi gibi.

Bir çan darbeleri gibi,

Onlar.

Ölmüş gövdeler arasında,

Zaferi çekiçleyen bir ses gibi

Onlar,

Kara bir ses gibi.

Ey canevinden vurulmuş,

Toz duman olmuş bacılar!

İnanın oğullarınıza.

Kök oldu onlar,

Sade kök:

Kan suratlı,

Taşlar altında.

Karışmadı toprağa,

Dağılmış kemikçikleri.

Ağızları ısırır hala,

Kuru barutu;

Ve demir bir okyanus gibi,

Titreşirler hâlâ.

Ben ölmedim, der,

Yumrukları;

Yukarı kalkık yumrukları,

Daha.

 

Bunca yere düşmüşlerden,

Yenilmez bir hayat doğar:

Bir tek beden olur,

Analar, bayraklar, çocuklar,

Hayat gibi canlı tek bir beden;

Bir yüz bekler karanlıkları,

Ölü gözleriyle,

Kılıcı dopdolu,

Dünya ümitlerinden.

 

Dursun,

 

Dursun yas esvaplarınız.

Yığın derleyin,

Gözyaşlarınızı;

Bir metal oluncaya kadar:

Bununla vuracağız,

Gündüz gece;

Bununla çiğneyeceğiz,

Gündüz gece;

Bununla tüküreceğiz

Gündüz gece

Kin kapılarını,

Kırıncaya kadar.

 

Oğullarınızı bilirdim,

Unutmadım acılarınızı.

Ölümleriyle nasıl kıvandıysam,

Hayatlarıyla da öyleyimdir.

Onların gülüşleridir:

Karanlık atölyeleri ışıtan.

Her gün metroda, yanıbaşımda:

Onların ayak sesleridir,

Çın çın.

Akdeniz portakallarında,

Güney ağları içinde;

Yapılarda,

Basımevi mürekkeplerinde;

Kalplerini tutuşur gördüm onların,

Güçle, yangınla.

 

Ben de sizler gibiyim, analar.

Benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu.

Gülüşlerinizi öldüren kanla,

Serpilip gelişmiş;

Bir orman gibidir kalbim.

Günlerin kahredici yalnızlığı,

Uyanışın sisli öfkeleri

Girmiştir içine.

 

Susamış sırtlanları,

Bitip tükenmez ürmeleriyle

Afrika’dan gürleyen hayvan sesini;

Öfkeyi, iniltileri, hoş görmeleri,

Bırakın, bir yana bırakın.

Ölümün ve tasanın

Çemberinden geçmiş analar,

Doğan ulu günün ortasına bakın:

Bu topraktan güler ölüleriniz.

Kalkık yumrukları titrer,

Buğdayın üstünde,

Bilesiniz. 

 * * * * * * *

BİZLER SUSUYORDUK

 

Bilmek acı çekmektir. Ve bildik;

Karanlıktan çıkıp gelen her haber

Gereken acıyı verdi bize:

Gerçeklere dönüştü bu dedikodu,

Karanlık kapıyı tuttu aydınlık,

Değişime uğradı acılar.

Gerçek bu ölümde yaşam oldu.

Ağırdı sessizliğin çuvalı

* * * * * * * 

BUĞDAYIN TÜRKÜSÜ

 

Halkım ben, parmakla sayılmayan

Sesimde pırıl pırıl bir güç var

Karanlıkta boy atmaya

Sessizliği aşmaya yarayan

 

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa

Tohuma dururlar yeniden

Ve halk, toprağa gömülü

Tohuma durur bir yerde

Buğday nasıl filizini sürer de

Çıkarsa toprağın üstüne

Güzelim kızıl elleriyle

Sessizliği burgu gibi deler de

 

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.

 * * * * * * *

YİRMİ AŞK ŞİİRİ VE UMUTSUZ BİR ŞARKI

(1924)

 

 

III

 

Çamların çokluğu, dalgaların kırılmış uğultusu,

yalnızlık çanı ve ışıkların usul oyunu,

bebek gözlerine düşen alacakaranlık,

yeryüzü kabuğu, sende söyler şarkısını toprak!

 

Sende şarkı söyler ırmaklar ve üstünde

ruhum arzuladığın gibi ve istediğin yere doğru.

Yol çiz ki bana umut yayının üstünde

bir ok salvosu atayım sayıklamayla.

 

Sis kemerini görüyorum çevremde,

peşine sessizliğinin düştüğü izlenen saatlerimi,

sana, saydam taş kollarına demir atmıştır

öpücüklerim nemli arzumun yuvasında.

 

Ah! yankılanan ve ölerek düşen akşamda aşkın

rengini soldurduğu ve katladığı gizem sesin!

Böyle gördüm karanlık saatte tarlalarda

rüzgarın ağzı altında eğildiklerini başakların.

 

 

 

 

V

 

Beni duyman için

sözcüklerim bazen

azalır

plajdaki martı izleri gibi.

 

Bilezik, esrik çıngırak

yumuşak ellerinin üzümü için.

 

Sözcüklerime bakarım ve uzakta görürüm onları.

Benden çok senindir onlar.

Eski acıma sarmaşık gibi tırmanırlar.

 

Nemli duvara tırmanırlar.

Ve bu kanlı oyunun tek suçlusu sensin.

 

Karanlık yuvamdan kaçıyorlar.

Ve sen her şeyi dolduruyorsun, her şey seninle dolu.

 

Yerleştiğin boşluğu dolduranlar onlardır,

hüznüm senden daha çok onlara tanıdık.

 

Burada sana söylemek istediğimi söyleyecekler,

duy onları beni duymanı istediğim gibi.

 

Her zamanki gibi, sıkıntılı bir rüzgar sürüklüyor onları yine

ve bazen düşlerin kasırgası deviriyor.

Acılı sesimde başka sesleri duyuyorsun.

Eski dudakların ağlamaları, eski af dilekçesi kanı.

Sevgilim, sev beni. Burada kal. İzle beni.

Sevgilim, izle beni, sıkıntı dalgası üstünde.

 

Yine de sözcüklerim aşkının rengini alıyor.

Ve sen her şeyi dolduruyorsun, her şey seninle dolu.

 

Bütün bu sözcüklerden sonsuz bir bilezik yapıyorum

üzüm gibi ak ve yumuşak ellerin için.

 

 

 

 

VIII

 

Sen, ruhumda vızıldayan, balla esrik, ak arı

bükülüyorsun usulca bukle bukle yükselen duman gibi.

 

Umutsuzum, söz yankısız,

her şeye sahip olan, her şeyi yitirenim.

 

Sende çatırdıyor son palamar, son kaygım.

Çölümdeki son gülsün.

 

Ah suskun kız!

 

Kapat derin gözlerini. Gece uçuyor orada.

Ah! soy korkulu heykel bedenini.

 

Gecenin kanat çırptığı derin gözlerin var.

Ve taze çiçek kolları ve bir gül bezek.

 

Ve göğüslerin ak salyangozlar gibi.

Bir gece kelebeği uyuyor konmuş da göbeğinin üstüne.

 

Ah suskun kız!

 

Ve işte yalnızlık ve sen yoksun.

Yağmur yağıyor. Deniz rüzgarı kovuyor aylak martıları.

 

Islak yollarda ayakları çıplak yürüyor su.

Ve ağacın yaprağı yakınıyor bir hasta gibi.

 

Ak arı, yoksun, bende sürüyor vızıldaman.

Zamanda yaşıyorsun, ince ve suskun.

 

Ah suskun kız!

 

 

 

 

X

 

Yine yitirdik o alacakaranlığı.

Ve kimse görmedi bizi o akşam el eleyken.

mavi gece dünyaya inerken.

 

Penceremden gördüm

uzak kıyılarda batan güneşin bayramını.

 

Bazen, bir madalya gibi

bir güneş parçası yanardı ellerimde.

 

Ve seni anımsardım yüreğim daralarak

tanıdığın hüzünle hüzünlü.

 

Neredeydin o zaman sen?

Ve hangi insanlarlaydın?

Neler konuşuyordun?

Neden gelir ki birden bütün aşk

hüzünlüyken ve seni uzak tanırken?

 

Hep alacakaranlıkta alınan kitap düştü,

pelerinim, o yaralı köpek, ayaklarımın dibine yığıldı.

 

Hep zaklaşıyorsun ve hep akşam

gecenin heykelleri silerek alelacele geldiği saatlerde.

 

 

 

 

XIV

 

Günlük oyuncağın dünyanın aydınlığıdır.

Suyun ve çiçeğin üzerine gelmiş ince ziyaretçi.

Ellerimin arasında her gün, bir salkım gibi

sıktığım bu küçük yüzün beyazlığını bıraktın.

 

Ve o zamandan beri, sevgilim, benzerin yok.

bırak uzanayım sarı çiçek taçlarının üstüne.

Kim yazdı adını güney yıldızlarının bağrına duman harflerle?

Ah! bırak canlandırayım seni o zamanki,

daha varlığın yokkenki halinle.

 

Ama bir rüzgar haykırıyor ve camıma vuruyor.

Gökyüzü karanlık balıklarla dolu bir ağ.

Buraya geliyor çarpmaya bütün rüzgarlar, buraya, hepsi.

Soyunuyor yağmur.

 

Kuşlar geçiyor kaçarcasına.

Rüzgar. Rüzgar.

İnsan emeğine karşı savaşamam.

Ve fırtına bir yığın kara yaprak bıraktı

ve dün akşamın palamarladığı bütün kayıkları çözdü.

Ama sen buradasın. Sen kaçmıyorsun.

Yanıtlayacaksın beni son çığlığa kadar.

Sokul yanıma korkuyormuşsun gibi.

Ama tuhaf bir gölge geçiyordu bazen gözlerinden.

 

Şimdi, şimdi de küçüğüm, hanımelleri getiriyorsun bana,

kokuyorlar göğüslerine kadar.

Hüzünlü rüzgar koşarken kelebekleri öldürerek

seviyorum seni ve sevincim ısırıyor erik ağzını.

 

Bana, yalnız ve yaban ruhuma, onların hepsini kaçıran

adıma alışsan çok şey yitireceksin sanki.

kaç kez, gözlerimizle öpüşürken yıldızın yandığını gördük,

açıldığını gördük başımızın üzerinde dönen alacakaranlıkların

yelpazelerinin.

Sözcüklerim yağıyordu senin üzerine okşamalarımla birlikte.

Nice zamandır sevdim sedef ve güneş bedenini.

Evren senin, işte buna inanıyorum.

Dağlardan sevinç getireceğim copihue çiçekleri olarak,

kara fındıklarla, orman öpücüklerinden sepetlerle.

 

İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığını

yapacağım seni.

* * * * * * *

SONSUZ İNSANIN GİRİŞİMİ

(1925)

 

 

(…)

ve işte evim

ormanlar kokularıyla dolduruyorlar yine

arabayla taşındığı bu yerden

parçaladım yüreğimi ayna gibi geçip gitmek için içimden

işte yüksek pencere ve ağaç bedenlerini düşüren balta olandan

kalan kapılar

rüzgar kalaslara astı belki

derin ağırlığı kendisini unuttuğunda

dans ediyordu gece ağlarında

hıçkırarak uyanıyordu çocuk

anlatmıyorum mutsuz sözcüklerle söylüyorum

alacakaranlığı dilimliyor yine yapı iskeleleri

ve camlar ardında yağdanlığın alevi

bakmak içinde gökten yana

gece düşüyordu cam taçyapraklar olarak

fırtınaya götüren yolu izledin sen

ne istiyordun ne koyuyordun ölürken sık sık

sık sık

bütün nesneler çıkıyor büyük bir sessizliğe doğru

ve o güvertesinde eğilmiş umutsuzdu

acılı bir çiçeği tutuyordun

taçyaprakları arasında dönüyordu günler

yenik pilot papatyalar

yenik gölge terk etmiş karıştırıyordun

son sınırların metalini

orada bekliyordu saatin

yine de şafak yükseldi toprağın kadranları üzerinde

günler birdenbire tırmandılar yıllara

işte yürüyen yüreğin bitkinsin

olmayan mevsimi uğurlayan kuşları tutuyorsun yanında

 

kabul ediyorum göğü bakıyorum en derinine düşünüyorum

belirsizlikle oturmuş da bu kıyıya

ey sular ve kağıtlarla dokunmuş gök

kendi kendime konuşmaya başladım alçak sesle

gitmemeye kararlı köklerimin terlemesiyle sürüklenerek

kıpırtısız bu mavi dillere aç gemi gibi

titriyordun balıklar izlemeye başladılar seni

bu susuzluk anını büyüklükle şarkıya dökmekti isteğin

şarkı söylemek istiyordun

oturmuş odana şarkı söylemek istiyordun o gün

ama bir çanda gibi soğuktu hava yüreğinde

sayıklayan bir halat bozacaktı soğuğunu

bacağım uyuştu bu pozisyonda

şarkı söyleyerek konuştum onunla yüreğim bana ait

gökyüzü sesli damlaydı ve büyük sessizliğe düşüyordu

kulak kabartıyorum ve zaman okaliptüs gibi

şarkı söylüyor kendinden geçmiş şurda burda

ıslık çalan bir hırsızı barındırarak

vadilerin sınırlarında durdurdum atımı

ürkmüş kaygılı kıpırtısız işemeden

o anda yemin ederim ey göğün zayıflığında capcanlı

sepetin hoşnut balıkçı gibi gelen gece

 

kimden satın aldım o gece benim olan yalnızlığı

rüzgara ayağına çabuk olmayı emir veren

tamamlanmamış yapraklar içinde soğuk çiçeğine

fırtına diyorsan bana ve yankılanıyorsan uzaktan

bir tren gibi ayaklarımın dibine düşmüş

sana kan uyurgezeri diyen hüzünlü dalga

gidiyordun bazen şafağı aramaya

tanıyordum seni ama uzakta açıkta

gözlerine eğilip yitik gemi demirini arıyorum

işte senin tuttuğun

sedef kollarında açmış

bitirmek için daha ileriye gitmeyi bırakmak için

övüyorum seni bunun için yüreğimi izleyen

tersine kaldırarak gözleri

seni geri dönüş belirtilerinde arıyorum

ormanların sessizliğinde gibi uyuyan kuşlarla dolusun

kırgın zambak ağır taçyaprak başka yerlere bakıyorsun

seninle konuştuğumda acı benimsin kadınımsın öylesine uzak

sıklaştır adımlarını sıklaştır ve yak ateşböceklerini

(…)

 

 

(…)

geri ver bana büyük gülü gittiğim şeyleri eşit düşündüğüm

bu dünyaya taşınan susuzluğu

gece önemli ve hüzünlü ve burada şikayetim

uzun suların gemicisi birdenbire

bir martı şakaklarında büyüdüğünde

yüreğim daha bir güzelleşir

gri ayağınla damganı vur bana uzaklıkla dolu

acı okyanus kıyısındaki yolculuğun ya da bekle beni

bir menekşe gibi uyanır sis

sevgili gecede ağacına bir çocuk tırmanır

meyvelerini çalmaya

ve kertenkeleler fışkırır ağır yeleğinden

o zaman gün atlar arısının üstünden

ayaktayım ışıkta nasılsa öğle zamanı toprakta

her şeyi sevecenlikle anlatmak istiyorum

işte sen kötü mevsimlerin nöbetçisi

kaygılı balıkçı bırak beni süsleyeyim örneğin

meyvelerden tatlı bir kemerle hüznünü

bekle beni gittiğim yerde ah iniyor gece

yemek okyanusun gemici türküleri ve bekle beni

sana ilerleyerek bir çığlık gibi geride kalarak

bir iz gibi oh bekle beni

bu son gölgeye oturmuş ya da yine ondan sonra

Sosyal Medyada Paylaş:
Ophelian hakkında 1903 makale

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın