Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden çocuk ayağı takılıp düşüyor ve cani yanıp ‘AHHHHH’ diye bağırıyor.

İleride bir dağın tepesinden ‘AHHHHH’ diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor.

Merak ediyor ve

– ”Sen kimsin?” diye bağırıyor. Aldığı cevap ‘Sen kimsin?’ oluyor.

Aldığı cevaba kızıp – ”Sen bir korkaksın**” diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses ‘Sen bir korkaksın**’ diye cevap veriyor.

Çocuk babasına dönüp

– ”Baba ne oluyor böyle?” diye soruyor.

– ”Oğlum” der babası, ”Dinle ve öğren’ ve dağa dönüp ”Sana hayranım” diye bağırıyor.Gelen cevap ”Sana hayranım” oluyor. Baba tekrar bağırıyor, ”Sen muhteşemsin”Gelen cevap; ”Sen muhteşemsin’. Çocuk çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor.Babası açıklamasını yapıyor:

– ”İnsanlar buna yankı derler, ama aslında bu yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev** Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.”

Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.

*

Kadınları mutlu etmek zor değildir aslında, yeter ki samimi olun onlara.

Çiçek almayı unuttum değil; param yoktu deyin mesela. 

Patron mesaiye bıraktı değil, arkadaşlarla çıkacağız deyin onlara.

Arkadaşlarınızla çıkmanıza kızıp, dudak düşü

rüyorlarsa da; sizle daha çok vakit geçirmek içindir o tafralar da. Yoksa turşunuzu kurmayacaklar;emin olun hiç bir zaman asla. 

Aldığınız çiçekler değildir onları mutlu eden, duygularınızı somutlaştırıp kalbinizi ellerine bırakıvermenizdir; yüzlerindeki çocukça tebessümü ettiren.

Ve kalbinizin çiçeklere dönüşmüş halidir onları güldüren.

Bu yüzden vazgeçemez kadınlar çiçeklerden, o çiçekleri kalbinize benzettiklerinden. Yoksa çiçek çok da önemli değildir, zira ben hiç görmedim kadınlardan çiçek yiyen.

Sahiplenilmeyi sever kadınlar; “kendi ayakları üstünde durma felsefeleri” güçlü görünme kaygısından.

Hesap sorar gibi değil, tebessümle “nerdeydin” dediğiniz zaman; size tüm günü anlatıverirler o an.

Ama sıkıldığınızı belli etmeyin; otobüste bi kaç durak ayakta gittikten sonra, biraz oturup tekrar yaşlı teyzeye yer vermek zorunda kaldığını da anlattığı zaman.

Dinlenilmeyi sever kadınlar; düşüncelerine değer verildiğinde eşsiz bir huzura kavuşurlar.

Düşüncelerine değer verdiğiniz an, yine karlı çıkan siz olursunuz o zaman, sizi yere göğe sığdıramazlar; o kadar büyürtürler ki taşırırlar sizi odalardan sokaktan.

Çocuktur aslında bütün kadınlar; bu yüzdendir nazlanmalar; elinde değildir ki; hala içindedir elinde pamuk şekeri saçında kurdelayla koşturan küçük kızlar.

Ve annedir bütün kadınlar; bu yüzden her zaman sizden bir adım ötede yaşarlar; çünkü geleceğinizi onlar kurarlar

ANEMON

 

* * * * * * *

MUTLULUK 

Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden bir şey ummam. Beklentiler daima yaralar. Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin. Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. — Konuşmadan önce dinleyin, — Yazmadan önce düşünün, -Harcamadan önce kazanın, Dua etmeden önce bağışlayın, …— İncitmeden önce hissedin, — Nefret etmeden önce sevin, — Vazgeçmeden önce çabalayın, — Ölmeden önce yaşayın. Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.

 

* * * * * * *

GARDENYA

12 Yaşımdan bu yana, her yıl doğum günümde bana, kimin gönderdiği belli olmayan beyaz bir gardenya gelirdi. Üzerinde ne bir not ne de bir kart olurdu. Çaresiz bir şekilde çiçekçiyi aradığımda ise; ödemenin peşin yapıldığını söylerlerdi. Bir süre sonra, çiçeği gönderenin kimliğini öğrenme çabalarımdan vazgeçtim.

Yumuşacık, pembe kâğıtlara sarılmış sihirli bir görünüm sergileyen beyaz çiçeğin baş döndüren kokusunun ve güzelliğinin tadını çıkarmaya başladım. Fakat, hiçbir zaman da gönderenin kim olduğu üzerine hayaller kurmaktan vazgeçmedim. En mutlu anlarım, kimliğini saklayan bu çok tuhaf ve aynı zamanda heyecan verici harika insanin kim olduğunu düşünerek geçti.

Annem genellikle benim bu hayallerime katkıda bulunurdu. Bana sık sık, bu kişinin iyilik yaptığım ve teşekkürünü bu biçimde dile getirecek biri olup olmadığını sorardı. O zaman, bisikletime binerken, küçük çocuklarıyla alışverişten eli kolu dolu olarak evine gelen komşumuzu anımsardım. Çünkü, her zaman o komşumuzun aldıklarını arabasından eve taşımasına yardım eder yada çocukların yola fırlamalarını engellerdim. Çiçekleri gönderen, belki de caddenin karsısındaki evde oturan yaşlı adamdı. Kışın buz tutan merdivenlerden inerken düşmemesi için, posta kutusundaki mektuplarını posta kutusundan ben alır götürürdüm evine.

Annem, gardenya konusunda hep hayal gücümü kullanmama yardım etmiştir. Ayrıca, sadece kendisinin değil, tüm dünyanın bizi sevdiğini hissetmemizi isterdi. Başıma gelen her sıkıntı ve acı da onun şefkat dolu sözleri ve desteği vardı.

Fakat annemin iyileştiremeyeceği yaralar da aldım. Babam bir kalp Krizi geçirerek hayata veda etti. Duyduğum üzüntü bir anda terk edilmişliğe, korkuya, güvensizliğe ve öfkeye dönüşmüştü. Ertesi gün mezuniyetim vardı ama ben bunu çoktan . unutmuştum. Ama annem unutmamıştı.

O acısında bile benim çok severek aldığım ama bana bir iki beden büyük gelen elbiseyi vücuduma göre ayarlamıştı. Yaşadığı büyük acı bile annemin duygularımı anlamasını engellememişti.

Çocuklarının kendilerini nasıl hissettikleri her zaman onun için çok önemli olmuştu. Bize, çirkinliklerde bile bir güzellik bulmayı öğretmişti. Annem çocuklarının kendilerini gardenya gibi görmelerini istemişti. Güzel, güçlü, mükemmel, sihirli ve belki de biraz gizemli bir koku ile birlikte.

Annem, ben 22 yaşıma geldiğimde öldü ve ben annemin ölümünden 10 gün sonra evlendim.

“- Gardenyalar o yıldan sonra gelmez oldu.”

* * * * * * *

MELEK ANNEM

 

Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan

bir bebek varmış.

 

Bir gün Allah’a sormuş:

 

-Allahım , beni yarın dünyaya göndereceğini

söylediler, fakat ben o kadar küçük ve

güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?

 

-Tüm meleklerin arasından senin için bir

tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak

ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün

şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.

Böylece sen onun sevgisini

hissedecek ve mutlu olacaksın.

 

-Pekiiiii… İnsanlar bana birşeyler

söylediklerinde, dillerini bilmeden

söylenenleri nasıl anlayacağım?

 

-Meleğin sana dünyada duyabileceğin en

güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana

konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.

 

-Peki Allahım , ben seninle konuşmak

istersem ne yapacağım?

 

-Meleğin sana ellerini açarak

bana dua etmeyi de öğretecek.

 

-Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum,

beni kim koruyacak?

 

-Meleğin seni kendi hayatı pahasına

dahi olsa daima koruyacak.

 

-Fakat ben, seni bir daha

göremeyeceğim için çok üzgünüm.

 

-Meleğin sana sürekli benden söz edecek

ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.

 

O sırada Cennette bir sessizlik olur

ve düyanın sesleri cennete kadar ulaşır.

Bebek gitmek üzere olduğunu anlar

ve son bir soru sorar:

 

-Allahım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen

çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?

 

-Meleğinin adının önemi yok yavrum,

sen onu ANNE diye çağıracaksın …

* * * * * * *

BİR ŞİİR VE BİR AŞK HİKAYESİ

 

Universiteli delikanli Kolejli kiza bir voleybol macinda rastladi. Okul salonundaydi mac. Tribunsuz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasinda, sahanin cizgisi vardi sadece.. O kadar yakindilar..

 

Delikanli, bu tatli, bu guzel, bu dunyalar sirini kizi ilk defa göruyordu takimda.. Hoslandigini, fena halde hoslandigini hissetti. Az sonra bir seyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maci degil, o guzel kizi izledigini..

 

Kiz servis atarken hemen önunden gecti. Göz göze geldiler.. Kiz gulumsedi.. Delikanli, cok populerdi o yillarda.. Kiz onu

tanimis olmaliydi. Kim bilir, belki kiz da ondan hoslanmisti.. Belkide delikanli öyle olmasini istedigi icin ona oyle gelmisti..

 

Set degisip, takim karsiya gidince, delikanlida yerini degistirdi, o da karsiya gitti.. Ucuncu sette tekrar eski yerine dondu.. Kizda gidis gelisleri fark etmisti galiba.. Bir defa daha gulumsedi. Manidar.. “anladim” der gibi bir gulumseyisti bu..

 

Delikanli o hafta boyu hep bu dunyalar sirini kizi dusundu.. Pazar gunu, sabahin korunde kalkti, erkenden oynanacak maci, ne

maci canim, o dunyalar sirini kizi gormek icin..

 

Delikanli artik kizin hicbir macini kacirmiyordu.. Dahasi.. Ankara Koleji’nin her dagilis saatinde, okul civarinda oluyordu, onu bir kez daha gormek icin.. Karsilastiklarinda, hafif cok hafif bir gulumseme, cok minik bir bas egmesi ile selamlasir olmuslardi..

 

Bir defasinda, yaptigina sonra kendiside gunlerce guldu.. O gun gene tesadufmus gibi, okul dagilimi kizin karsisina cikmis, gulumseyerek selamlamis, sonra arka sokaklara dalip, yildirim gibi kosarak, bir blok otede gene karsisina cikmisti..

kiz bu defa, iyice gulmustu.. Karsisinda, sozum ona agir agir yuruyen, ama nefes nefese delikanliyi gorunce..

 

Delikanli, voleybol takiminin kaptanini iyi taniyordu. Arkadastilar. Sonunda butun cesaretini topladi, kaptana acildi.. O kizdan fena halde hoslaniyordu. Galiba kiz da ona karsi bos degildi. Bir yerde, bir sekilde tanismalari gerekiyordu.. O zamanlar, bu isler boyle oluyordu cunku..

 

Kaptan “tabi” dedi.. “bu hafta sonu guzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermistik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanisirsiniz..”

 

“Mutluluk iste bu olmali” diye dusundu delikanli.. “Mutluluk iste bu..” Ve konser gunune kadar geceleri hic uyuyamadi..

 

Konser gunu de hic ama hic unutmadi.. O ne heyecandi öyle.. Konserin verildigi sinemanin kapisinda tanistilar.. El sikistilar.. O guzel ele dokundugu ani da hic unutmadi delikanli.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yapti. Delikanli ile dunyalar sirini kiz yan yana dustuler.

 

Inanamiyordu delikanli.. Onunla nihayet yan yana oturduguna, onun sicakligini hissettigine, onun nefesini duyduguna

inanamiyordu.. Biraz once tanisirken tuttugu el, bir karis otesinde oylesine duruyor, delikanli,sahnede dunyanin en romantik sarkisi soylenirken -o an dunyanin butun sarkilari dunyanin en romantik sarkisiydi ya- o eli tutmak icin oylesine buyuk bir arzu duyuyorduki icinde.. Ama uzatamiyordu iste elini.. Her sey boyle iyi giderken, yanlis bir hareketle, onu urkutebileceginden, incitebileceginden oylesine korkuyorduki..

 

Sonunda dayanamadi, sanki kolu uyusmus gibi, uzandi.. Kolunu kizin koltugunun arkasina koydu.. Kizin omuzuna degil.. Koltugun uzerine.. Sonra kiz arkaya yaslandi.. Bir kac sac teli, delikanlinin elinin uzerine dokundu.. Kalbi yerinden firlayacak gibi atiyordu artik genc adamin.. Dunyalar sirini kizin saclari eline dokunuyordu cunku..

 

Konserden cikarken, kiz, sakalasti.. “sizi her macimizda goruyoruz. Alistik nerdeyse.. Yarin Adana’da macimiz var..

Gozlerimiz sizi arayacak..”

 

Hayir, aramayacakti.. Delikanli o anda kararini vermisti cunku.. Cebinde onu otobusle Adana’ya goturup getirecek, hatta ogle yemeginde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardi..

 

Gece yarisi kalkan otobuse bindi.. Sabah erkenden Adana’ya indi. Mac saatine kadar basi bos dolasti. Salona erkenden girdi, en on siraya tam servis kosesine en yakin yere oturdu.. Takimlar sahaya cikarken, salondaki en heyecanli seyirci oydu. Mac falan degildi sebep tabii.. Ilk sette kiz farkinda bile degildi onun.. Nerden olsundu ki.. Ikinci sette obur tarafa gittilerr.. Donduklerinde, ucuncu sette kiz farketti delikanliyi.. Yuzunde cok ama cok saskin bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardi sanki..

 

Ankara’nin hele Kolejde cok populer bu delikanlisinin onun icin ta oralara geldigini bilmenin gururu..

Mac bitti. Kiz soyunma odasina, delikanli garajlara gitti. Tek kelime konusmadan.. Konusmaya gelmemisti ki.. Kiz “keske

orada olsaydin” demisti. O da olmustu iste.. Hepsi o.. Ona o kadar cok sey soylemek istiyordu ki aslinda..

 

Bir gun universite kantininde gazete okurken, ic sayfalarda bir siire rastladi. Daha dogrusu bir siirden alinmis bir dortluge.. Soylemek istedigi hersey bu dort satirda vardi sanki..

 

Bembeyaz bir karta yazdi o dort satiri.. Ogleden sonrayi zor etti, Kolejin onune gitmek icin.. Kizin karsidan geldigini gordu. Kosarak yanina gitti. “Bu sana” diye karti eline tutusturdu ve kayboldu ortadan.. Kiz, Necip Fazil’in dort satirini okurken..

 

“Ne hasta beklerdi sabahi

Ve ne genc oluyu mezar

Ne de seytan bir gunahi

Seni bekledigim kadar**..”

 

Ertesi gun ogleden sonra, tarif edilemez heyecanlar icinde Kolejin onundeydi gene.. Kiz karsidan geliyordu.. Bu defa yaninda arkadaslari yoktu. Yanlizdi.. Yaklastiginda isaret etti delikanliya.. Gozlerine inanamadi genc adam.. Onu yanina mi cagiriyordu yoksa.. Evet, cagiriyordu iste.. Kalbinin duracagini sandi yaklasirken..

 

“Sana bir seyler soylemek istiyorum” dedi kiz.. Oda heyecanliydi, belli.. “Bak iyi dinle.. Dunku satirlar icin cok tesekkurler.. Herhalde hissettin, bende senden hoslaniyorum. Ama senden evvel tanidigim birisi daha var. Ondanda hoslaniyorum ve henuz karar veremedim, hanginizden daha cok hoslandigima.. Ve de su anda, onu terketmem icin bir sebep yok.”

 

“O zaman karar verdiginde ve de eger sectigin ben olursam, hayatinda baska kimse olmazsa, ara beni” dedi, delikanli

ikiletmeden.. Ayrildi kizin yanindan.. Bir daha voleybol macina gitmeden, bir daha okul yolunda onune cikmadan.. Bir daha

onu hic gormeden.. Yillarca sonra Levent’in soyleyecegi sarkida ki Sezen’in sozlerini o o zaman biliyordu sanki. Ask onurlu olmaliydi..

 

Gunlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tipki, kiza verdigi o dortlukteki gibi bekledi.. Hastanin sabahi, seytanin gunahi bekledigi gibi bekledi..Heyecanla bekledi. Hirsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen ofkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Baska hic kimseye bakmadan, baska hic kimseyi bulmadan bekledi.

 

Bir gun bir siir antolojisinde siirin tamamini buldu.. Iki dortluktu siir.. Ilki kiza verdigi.. Bir ikinci dortluk daha vardi o kadar.. O dortlugu de bir kartin arkasina dikkatle yazdi.. Cebine koydu..

 

Bekleyis suruyor, suruyordu.. Okullar kapandi, acildi.. Aylar, aylar gecti..Birgun delikanli kizi aniden karsisinda gordu..

“Gunlerdir seni ariyorum” dedi. “Gunlerdir seni ariyorum. Iste sana haber.. Artik hayatimda hic kimse yok**..” “Yaa” dedi delikanli.. “Yaa” dedi sadece.. Kalbi heyecandan olesiye carparken, aylardi olesiye bekledigi an gelip catmisken, agzindan sadece bu ses cikmisti.. “Yaaa**..”

 

Cebinde artik iyice eskimis karti uzatti kiza.. “Sana bir siirin ilk dortlugunu vermistim ya bir gun” dedi.. “Bu da sonu onun..” Sonra yurudu gitti, arkasina bile bakmadan.. Kiz ikinci dortlugu oracikta okurken..

 

“Gecti istemem gelmeni

Yoklugunda buldum seni.

Birak vehmimde golgeni

Gelme artik neye yarar**..”

 

Aradan yillar, cok ama cok uzun yillar gecti. Delikanli bugun hala dusunuyor.. O uzun, cok uzun bekleyis mi oldurmustu

askini?. Ya da beklerken, olesiye beklerken hayalinde oylesine bir sevgili yaratmisti ki, artik yasayan hic kimse bu hayali

dolduramazdi.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canli tutmak icin mi, canlisini silmisti yani?..

Ya da.. Ya da.. Bir siirin romantizmine mi kapilmis, bir delikanlilik jesti ugruna, mutlulugunun uzerinden oylece yuruyup gitmisti, acaba?

 

Delikanli bu sorularin yanitini bugun hala bilmiyor..

 

Bilmedigini de en iyi ben biliyorum..

 

Cunku, o delikanli, bendim …

 

* * * * * * *

SEVGİ

 

Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu.Yağmur damlacıklarıya ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.Adamın ara sıra dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken, annesi durumu fark edip:

-Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde, diye çıkıştı.Ama eğer beğendiysen, baban ondan da alır.

Küçük kız, yumuşak bir sesle:

-Bisiklet değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…

Annesi, küçük kızı duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:

-Arkadaşların, bu havada bile okula yürüyerek geliyor,dedi. Halbuki baban, işe giderken de olsa, birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle getiriyor.

Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın alaycı bir ifadeyle:

-İstersen baban da seni bisikletle getirsin, diye devam etti. Ne de güzel yakışır, öyle değil mi?

Küçük kız, inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:

-Çok isterdim,diye cevap verdi. Belki de öylelikle, babama sarılırdım…

*

“Ya Bardak Olacaksın Ya da Göl…”

Ustaların çıraklarına sadece edindikleri mesleği,zanaatı değil hayatı da öğrettikleri, en geniş ve gerçek anlamıyla öğretmen oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu.Bu ustanın çırağı büyüdü, ahşap işlemeyi ve hayatı öğrendi, kendi işini kurup başlattı.

Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi, ustadan onu yanına çırak almasını istedi. Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran, her şeye bozulan bir çocuk çıktı.Tahta getirmeye gidiyor, döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyor,döndüğünde yoldan, sıcaktan, müşterinin tavrından yakınıyordu.

Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu.

Bir gün usta çırağını köye tuz almaya gönderdi. Çırak ustasının söylediği gibi, tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi.Çırak bir bardak suyu da getirdi.Usta, ‘Şimdi o tuzu suyun için at’ dedi.Çırak ustasının söylediğini yaptı.Sonra usta ‘Şimdi o suyu iç’ dedi.Çırak suyu içti ve tabii ki içer içmez de tükürdü.Öfkeyle ustasına bakarken, usta ‘Nasıldı tadı’ diye sordu.Çırak nefretle, ‘Çok acı’ dedi.

Usta çocuğa ‘Tuzu yanına al gel, gidiyoruz’ dedi.

Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler.

Usta çırağa ‘Bütün tuzu göle dök’ dedi. Çıraksöyleneni yaptı. Usta ‘Şimdi gölün suyundan iç’ dedi. Çırak içti.’Suyun tadı nasıldı’ diye sordu usta.Çırak, ‘Çok güzeldi’ dedi.

‘Peki tuzun acısını hissettin mi’ diye sordu bu kez de. Çırak ‘hayır’ dedi.

Usta çırağı karşısına oturtup anlattı:’Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz

gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen, nasıl tuzun bütün acısını tattıysan, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin. Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibi isen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni, o bir avuç tuz gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler, bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana.

Seçim senindir:Ya bardak olacaksın ya da GÖL

* * * * * * *

Bir Hint masalina gore, kedi korkusundan devamli endise icinde

yasayan bir fare vardir. Buyucunun biri fareye acir ve onu bir kediye

donusturur. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez

de kopekten korkmaya baslar. Buyucu bu kez onu bir kaplana donusturur.

Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar. Buyucu

bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu

eski haline dondurur. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin.

Sende sadece bir farenin yuregi var. O yuzden ben sana yardim

edemem.”

 

Unlu yazar Shakespeare, bu konuda soyle diyor:

 

“Insanlarin cogu kaybetmekten korktugu icin sevmekten korkuyor..

Dusunmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi icin.

Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu icin.

Yaslanmaktan korkuyor, gencligin kiymetini bilmedigi icin.

Unutulmaktan korkuyor, dunyaya iyi bir sey vermedigi icin.

Ve olmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi icin.”

Güçlü insan, kendi kendini yenebilendir **

 

* * * * * * *

Hani vardır ya her yerde, hissetmek istersin onun varlığını… Hani hep yanıbaşınızdaymış sanırsınız, ismini söylersiniz dalgınlıkla, her an berabersinizdir… Yanında olduğunu unutuverirsin bir andan sonra, sonra üzüldüğünde o sımsıcacık kollarını açar sana, sarılır ağlarsın omzunda doya doya… Senin sorununu kendi sorunu gibi benimser, bir kolun bir bacağın olur adeta… Ayrılmak istesen de koparıp atamazsın… Bir türlü sevindiğinde ise senden fazla mutluluk duyar… O senin için farklıdır bütün insanlardan, tabii sen de onun için… Aranızdaki sevginin bitmesine izin vermezsiniz, kimse bozamaz aranızı, kimse araya girmeye dahi cesaret edemez… Ne zaman yardıma ne zaman insana ne zaman dosta ihtiyacınız olsa hep yanınızda bulursunuz, kendini adeta sizin için ayarlamıştır… Beraber gülüp beraber ağlarsınız, daima olumlu özellikler verirsiniz birbirinize… O sana gülmeyi öğretir sen ona kahkaha atmayı… O sana emeklemeyi öğretir, sen ona yürümeyi… O sana okumayı öğretir, sen ona yazmayı ve bu böyle sürüp gider… İşte bunun adına DOST derler… Hayatta hiçbir şeyiniz olmasın ama hep bir dostunuz olsun… Dostlarınızın Kıymetini Bilin…

 

* * * * * * *

Kadının biri, cömert olduğu söylenen yaşlı bir bilgeye gidip: – Bu şehirde benden fakir insan yok**. demiş.

Bana biraz yardım eder misiniz?

Bilge adam, kadının kucağındaki bebeğin bir ipeği andıran yanaklarını okşayıp öptükten sonra:

– Demek fakirsin**. demiş. Hem de çok fakir. Ama karşılıksız yardım yapmak,âdetim değil**. Eğer yardım istiyorsan, çocuğunun parmağını satman gerekir..

Kadın, önce deli olduğunu sanmış bilgenin. Daha sonra da, kötü bir şaka yaptığını… Ama adam ciddî görünüyormuş. Kadına bir kese altın uzatıp:

– Ayak parmağına da razıyım**. demiş. Zaten cerrah olduğumdan, ona acı çektirmem Kadın, bütün kanını donduran bu teklif üzerine kaçmayı düşünürken, adam: – Sadece tırnağını söksem de olur** diye devam etmiş. Biliyorsun zamanla yenisi çıkar. Kadın, bu ruh hastasına daha fazla dayanamamış. Ve kapıyı çarpıp uzaklaşırken, adam onun arkasından:

– Nasıl bir fakir olduğunu anlayamadım**. diye bağırmış. Kucağındaki hazinenin tırnak kadar bir parçasını, bir kese altına değişmiyorsun

* * * * * * *

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binisini içten gelen bir sempati ile izlediler.. Basamakları geçti. Bos olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu.. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke.. Kızgınlık.. Kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artik kocası Mark’tı.. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susani bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karisinin içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmisti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yasayabilmeliydi. Sonunda Susani isine dönmeye ikna etti. Peki ama evden ise nasıl gidecekti?.. Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile ise bırakmayı önerdi. Kendi isi tam aksi yönde olduğu halde.. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, Görmüyorum, artik hiçbir ise yaramam diyen karisini çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark islerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susani mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?.. Otobüs lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı.. Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun ben körüm**.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım.. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun.. Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kirdi. Ama ne yapacağını biliyordu.. Her sabah ve aksam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu.. Tam iki hafta Mark, Susanin otobüsünün arkasından gitti.. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yasam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, herşey kolaylaşır, şoför hergün ona önde bir yer bile ayırırdı. Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi.. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı.. Gözleri yasla doluydu Susanin.. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki.. Onun Sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. Allahaısmarladık dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Hergün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu.. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste.. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi.. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. Sizi kıskanıyorum bayan dedi, şoför.. Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü.. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?.. Neyimi kıskanıyorsunuz benim diye sordu şoföre.. Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan dedi şoför.. Nasıl yani dedi, Susan.. Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay kösede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan.. Mutluluk gözyaşları Susanin yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı.. Mark’ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki.. Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü…

 

* * * * * * *

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar

düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı

öğretmen,çoğu

hızlı mesleklerde çalışan ögrencilerine:

 

– “Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş.

 

Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya

parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine

yerleştirmiş.

Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca sormus:

 

– “Kavanoz doldu mu?”

 

Sınıftaki herkes,

 

– “Evet, doldu” yanıtını vermiş.

 

– “Demek doldu ha” demiş hoca.

 

Hemen eğilip bir kova küçük çakil taşı çıkartmış, kavanozun tepesine

dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna

yerleşmişler…

 

Yeniden sormus ögrencilerine:

 

– “Kavanoz doldu mu?”

 

İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan ögrenciler,

 

– “Hayır,tam da dolmuş sayılmaz” demişler.

 

– “Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir

kova dolusu kum çıkartmiş. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki

bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş.

 

Ve sormus yeniden:

 

– “Kavanoz doldu mu?”

 

– “Hayır dolmadı**” diye bağırmış ögrenciler. Yine

 

– “Aferin” demis hoca.

 

Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye baslamış. Sormuş:

 

– “Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkarttınız?”

 

atılgan bir ögrenci hemen fırlamış:

 

– “Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa

olsun,her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.”

– “Hayır” demiş ögretmen. “Çıkartılması gereken asıl ders şu;

 

Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla

koyamazsınız.”

 

Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:

 

– “Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri?

 

Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve

suyla doldurup büyük parçaları dışarda mı bırakıyorsunuz?”

 

Ya siz? Kaya parçalarına öncelik veriyor musunuz?

 

* * * * * * *

Koskoca bir bahçede harikulade çiçekler içinde bir papatya… Aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana… Bir ümit bekliyormuş… Yüzlerce çiçeğin arasından onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin, buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş. Sadece ona değsin makası, sadece ona gülsün dudakları…. Kıskanıyormuş bahçıvanı. Kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden, zambaklardan…

 

Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş bembeyaz yapraklarını… Bir gün aşkı öyle büyümüş ki yapraklarını taşıyamaz olmuş… Eğilivermiş boynu… Toprağa bakıyormuş artık…. “Buna da şükür” diyormuş… Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek… Zaman akıp gidiyormuş… Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş. “Ne var sanki boynumu kaldırsa, bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş…

 

Ve işte bir gün, bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış, incecik bedenini ellerinin arasına almış, elindeki sopayı köklerinin yanına toprağa sokmuş, bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya…. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı…. Hala göremiyormuş onu ama bedeni kurtulmuş… Uzun bir müddet sonra bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye… Gelen giden yokmuş. Kahrından ölecekmiş papatya… Ama işte bir sabah hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış… Derin bir oh çekmiş… Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş. Birden kendisine doğru gelen iki ayak görmüş. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş… Başka birisiymiş… Adamın elinde bir de makas varmış… Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru…”Ne güzel açmışsın sen böyle” demiş… Bu gencecik yakışıklı bir delikanlıymış…

Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış… “Ama gövden seni taşımıyor” demiş… Elindeki makası papatyanın boynuna uzatmış ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış… Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini… O ak saçlı, ak sakallı yaşlı mı yaşlı bahçıvanı… Birde o gencecik yakışıklı delikanlıyı düşünmüş… Ve o an anlamış neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini. O herşeye rağmen, papatyaya emek vermiş. Ona hiçbir zaman güzel olduğunu, onu sevdiğini söylememiş ama, aslında onu hep sevmiş… Papatya anlamış artık. SEVGİ EMEK İSTERMİŞ… Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini…. Teşekkür etmiş ona içinden… Son yaprağı da kuruduğunda, Biliyormuş artık…

GERÇEK SEVGİNİN, SÖYLEMEDEN, YAŞAMADAN VE ASLA KAVUŞMADAN VAROLABİLECEĞİNİ…

 

* * * * * * *

Toprak bir gün aynaya dedi ki:

Ayna ayna, İmreniyorum sana. Çünkü kim sana baksa, kendini görür; bana bakanlar ise, sadece beni görür.

 

Ayna toprağa şöyle cevap verdi:

“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun? Ben bana bakanların bugününü gösteririm. Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin….”

Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi:

“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”

Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:

 

Merak etme ! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner..

 

* * * * * * *

Bir cevap yazın