ÜNLÜ ŞAİRLERDEN ŞİİRLER

Safahat ve Mehmet Akif Ersoy Yaşıyor

Sosyal Medyada Paylaş:

10946574_326438094226625_35454954_n

Bana sor sevgili kar’i, sana ben söyleyeyim;
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım.
Bir yığın söz ki, samimiyyeti ancak hüneri,
Ne tasannu bilirim, çünkü, ne san’atkarım.
Şi’r için gözyaşı derler, onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün asarım!
Ağlarım,ağtalamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lazımsa

*******

HASTA

– Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz ;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sade bir nezlei sadriyyemi illet ?  Nerede ?
Çocuğun hali fenalaştı son günlerde ,
Ameliyata çıkarken sınıf on gün evvel ,
Bu da gelmez mi ? Dedim ” Kim dedi , oğlum sana gel ?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan ;
Hadi yavrum , hadi söz dinle de bir parça uzan. “
O zamandan beridir zafı terakki ediyor ;
Görünen : bir daha kalkınması artık pek zor ;

Uyku yokmuş ; gece hep öksürüyormuş ; ateşin
Oluyormuş biraz dindiği

– Ben zaten işin ,

Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu
Bana ihtara ne hacet , a beyim. Şimdi bunu ?
Maamafih yeniden bakalım dikkatle :
Hükmü kat i verelim , etmeye gelmez acele.

– Çağırın hastayı gelsin.
– Kapının perdesini ,

Açarak girdi o esnada düzeltip fesini ,
Bir uzun boylu çocuk.. Lakin o bir levha idi..!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi ,
Rengi uçmuş yüzünün , gözleri çökmüş içeri.
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı , damarlarla beraber çıkmış ,
Betbeniz kül gibi olmuş uçarak nur-i şebab ;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş , bitab !
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi ;
Kafa yük gibi kesilip boynuna , çökmüş bağri ;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı .

– Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim …

Soyun evvelce , fakat …

– Siz soyunuz yok halim !

Soydu bi çareyi üçbeş kişi birden , o zaman
Aldı bir heykeli urya-ı sefalet meydan 
Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti :
” Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki ” diye ;
Çocuğun göğsüne yaklaştım biraz dinlemeye :
Öksür Oğlum … Nefes al…Oldu , giyin ;
Bakayım nabzına .. Ala .. Sana yavrum , kodein
Yazayım , öksürüyorsun , O , keser , pek iyidir…
Arsenik hapları al , söylerim eczacı verir.
Hadi git , kendine iyi bak…

– Nasıl ettin doktor ?

– Edecek yok , çocuk artık yola girmiş , gidiyor !

Sol taraftan rienin zirvesi  tekmil çürümüş ;
Hastalık seyr-i tabiisini almış yürümüş .
Devri salisteki asarı o melun marazın 
Var tamamiyle , değil hiçbir eksik arazın .
Bütün araz , şehikiyle , zefiriyle …

– Yeter !

Hastanın çehresi meydan da ! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey.. O değil , lakin biz
Bunu ” Tebdil-i hava ” derde nasıl göndeririz ?
Şurda üçbeş günü var.. Gönderelim Yolda ölür….
” Git ! ” demek , hem, düşünürsek ne büyük bir zuldür !
Hadi göndermeyelim .. Var mı fakat imkanı ?
Kime derd anlatırız ? Bulsan a derde anlayanı !

– Sözünüz doğru , Müdür bey ; ne yapı yapmalı ; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim , pek pek ,
Daha bir hafta yaşar , sonra sirayet de olur ;
Böyle bir hastayı gönderse de mektep mazur.

– Bir mubassır çağırın.

– Buyrun efendim.

– Bana bak :

Hastanın gitmesi herhalde muvafık olacak.
” Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
Gezmiş olsan açılırsın..” diye bir fikrini sor.
” İstemem !” de o fakat dinleme , iknaa çalış ;
Kim bilir , belki de biçare çocuk anlamamış ?

– Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim ?
Bırakın halime artık beni , rahat öleyim !
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep , üç gün
Daha katlansa kıyamet mi kopar ? Hem ne içün
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden.
” Öleceksin !” diye koğmak ? Bu koğulmaktır. Ben ,
Kimsesiz bir çocuğum nerde gider yer bulurum ?
Etmeyin sokaklarda perişan olurum !
Anam ölmüş babamın bilmiyorum hiç yüzünü ;
Sanki atideki mevhum refahım giderek,
Onu çalkandığı husranlar , içinden çekecek !
Kardeşim kurduğun amali devirmekte ölüm ;
Beni göm hurfe-i nisyana ,  ben artık öldüm !
Hangi bir derdim için ağlıyayım , bilmiyorum.
Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz ; mağdurum !
O kadar say-i beliğın  bu sefalet mi sonu ?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu ,
Çalışıp ömrümü çılgınca heba etmezdim,
Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak , Yarabbi ,
Koğuyorlar beni bir sail-i avere gibi !

– Seni bir kerre koğan yok , bu sözün pek haksız.
” İstemem yollamayın ” dersen eğer , kal , yalnız..
Hastasın..

– Hem Veremim ! Söyle , ne var saklayacak !

– Yok canım , öyle değil …

– Öyle ya herkes ahmak,

Bırakırlar mı , eğer gitmemiş olsam acaba ?
Doğrudur gitmeliyim.. Koşturunuz bir araba.
Son sınıftan iki vicdanlı refikın koluna
Dayanıp çıktı o biçare , sefalet yoluna.
Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem ,
Onu tebid edecek paytona yaklaştı ” Verem ” !
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini ,
Öptüler girye-i matem  dökerek gözlerini ;

– Çekiver doğruca istasyona ….

– Yok , yok , beni ta ,
Götür İstanbula bir yerde bırak ki ; guraba ,

– Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada –

Mehmet Akif Ersoy

*******

TEVHİD yahut FERYAD

Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim,
Zıllin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim!
Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler
Bir nokta kadar sahn-i mıchîtinde tutar yer-
İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet…
Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet!
Pervâzına yetmez gibi pehnâ yı avâlim,
Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim
Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der:
Lâkin nasıl olsun ki bu mi’râca muzaffer?
Nâsût muhîtinde henüz çalkalanırken,
Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden;
Hüsranla iner öyle sefil, öyle muhakkar:
Hâlâ o sukûtun küreden tozlan kalkar!
Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde,
Bîtâb-ı taharrî kalarak âh ü eninde!
Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh?
Ervâh bütün mündehiş-i “sümme radednâh!”
Sun’undaki esrâra teâlî bize memnû’
Olmaz mı, ridâ pûş dururken daha masnû’?
Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr
Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr?
Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd,
Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd.
Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd,
A’dâd edemez silsile-i feyzini ta’dâd.
Ummân-ı şüûnun ki birer mevcidir a’sâr,
Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsâr!
Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet;
Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet.
İbdâ-ı bedîin -ki cihanlarla bedâyi’
Meydâna getirmiş- bize ey Hâlik-ı Mübdi’,
Mübhem nasıl olmaz ki?Adem’den değil isbât,
Bir zerre-i mevcûdu yok etmek bile heyhât,
Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib.
Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib!
Serhadd-i ezel bed’-i hudûd-i melekûtun
Pehnâ yı ebed gâye-i sahn-ı ceberûtun.
Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey;
Bir an, diyerek eylemişim bilmiyerek, bak!
Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak!
Bâkîyi beşer her ne kadar etse de tenzîh.
Fâniyyeti îcâbı, eder kendine teşbîh!
Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür?
Eşbâhı görür eyler iken rûhu tasavvur! .
***
Ey rûh-i fezâ-gerd, giran-seyr-i harîmin,
Ey nâtıka, dembeste-i esrâr-ı azîmin,
Maksûd bu hilkatten eğer ma’rifetinse;
Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse?
Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet;
EŞhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret!
Cânîleri, katilleri meydâna süren sen;
Cânîdeki, katildeki cür’et yine senden!
Sensin yaratan, başka değil zulmeti, nûru;
Sensin veren ilhâm ile takvâyı, fücûru!
Zâlimde teaddîye olan meyl nedendir?
Mazlûm niçin olmada ondan müteneffir?
Âkil nereden gördü bu ciddî harekâtı?
Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı?
Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr!
Cebrî değilim… Olsam İlâhî ne suçum var?
***
Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen vak’aların hepsi hakîkat.
Hem öyle vekâyi’ ki temâşâsı hazindir,
Âheng-i tarab-sâzı bütün âh ü enindir!
Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd;
Vâveyl sadâsıyla dolar sîne-i eb’âd.
Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?

Her ân ediyorsun bizi makhûr-i celâlin,
Kurbân olayım nerde senin, nerde cemâlin?
Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,
Kimden kime feryâd edelim söyle İlâhî?
Lâ yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban,
İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban.

Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi yâ Rab sanıyor kendine devlet?
Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf i teaddî,
Emrinle mi yâ Rab, ediyor böyle tesaddî?
Zâlimlere kahrın o kadar verdi ki meydan:
” Yok âdil-i mutlak” diyecek ye’s ile vicdan!
Yerden çıkıyor göklere bin âh-ı şererbâr,
Gökler ediyor sâde çıkan nâleyi tekrâr!
Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın,
Bir yanda söner lem’ası milyonla şebâbın.
Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder;
Evlâdını gömmüş kara topraklara, inler!
Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli’
Nan-pâre için eyliyerek ırzını zâyi;
Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîman,
Me’vâ arıyor âileler lâne perîşan!
Mazlûm şikâyette, nedâmette sitemkâr;
Hûnâbe-i maktûle garîk olmada hunhâr!
Bîmârı, felâketliyi, üryânı, sefili,
Meflûcu, amel-mandeyi, miskîni, zelîli,
Gaddârı, cefâ-dîdeyi, mahkûmu, esîri,
Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafiri
Teşhîr ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ
Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ?

***
Lâkin bu sefilân-ı beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümmîd ki encüm gibi parlar:
Îmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür…
Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!
Mü’min -ki bilir gördüğü yekrûze cihânın
Fevkınde ne âlemleri var subh-i bekanın-
Bin cân ile elbet çekecek etse de bilfarz,
Her devri hayâtın ona binlerce belâ arz.
Ferdâdaki ezvâkı o ettikçe te’emmül,
Eyler bugün âlâma nasıl olsa tahammül…
Bir mülhidi lâkin kim eder tesliye heyhât?
Sığmaz bunun âfâkına ferdâ-yı mükâfât!
Baştan başa “boşluk”şu semâlar, şu zeminler,
Birgûş-i kerem var mı akan yaşları dinler?
İlcâ-yı tesâdüfle şu “boş!” âleme düşmüş;
Etrâfına binlerce şedâid gelip üşmüş.
Her lâhza boğuşmakla geçip devr-i hayâtı.
Bir Şey olacak gâye-i hüsrânı: Memâtı!
Varlıktan onun inliyerek ölme nasîbi!
Bunlar beşerin işte en âvâre garîbi!

Mü’minlere imdâda yetiş merhametinle,
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle:
Gümrâhlarındır ki karanlıklara dalmış,
Bir rehber olur necm-i emel yok da bunalmış!
Sensin bu şebistâna süren onları elbet,
Senden doğacak doğsa da bir fecr-i hidâyet.
Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de senindir;
İlhâd ile tevhîd nedir? Menşei hep bir.
Öyleyse nedendir bu tefâvüt ara yerde?
Esbâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde?
Yâ Rab, bu serâir gün olur da açılır mı?
Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı?
Her zerrede âheng-i celâlin duyulurken,
Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken,
Cilvendeki esrâr nasıl kalmada muzlim?

*******

KÜFE

Beş on gün oldu ki, mu’tada inkıyad  ile ben

Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul’un kenarı demek:

Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,

Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,

Selametin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,

Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,

Lisan-ı hal ile amma rükua niyyet eden

O salhurde, harab evlerin saçaklarına,

Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delilimin koca bir şey takıldı Baktım ki:

Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş Aceb kimin? Derken;

On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:

Tekermeker küfe bitab düştü ta  öteye.

Benim babam senin altında öldü, sen hala

Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın

– Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!

Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,

Baban sekiz sene kullandı Hem de derdi ki: “Çok

Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz”

Baban gidince demek kaldı adeta öksüz!

Onunla besliyeceksin ananla kardeşin!.

Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”

Dedim ki ben de:

– Ayol dinle annenin sözünü

Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:

Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!

Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?

Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti

Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana, bak hal dilince söylerken

Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben

Adın nedir senin, oğlum?

– Hasan .

– Hasan , dinle.

Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.

Benim de yandı içim anlayınca derdinizi

Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.

O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni

Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşin!

Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.

– Küfeyle öyle mi?

– Hay hay! Neden bu söz lakin ?

Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?

Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.

– Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini

– Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:

“Hasan , dayım yatı mekteplerinde zabittir;

Senin de zihnin açık Söylemiş olaydık bir

Koyardı mektebe Dur söyleyim” demişti hani?

Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım ki uzun, hem de pek uzun sürecek;

Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;

Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan.

Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan ?

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;

Geçende Fatih’e çıktık ikindi üstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer

Kızın merakım celbetti, daima da eder:

O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,

O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakikaten görecek şey değil mi ya ? Derken,

Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,

Belinde enlice bir şal, başında abani,

Bir orta boylu, güler yüzlü pir-i nürani;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,

Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesadüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim

Şu var ki, yavrucağın hali eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!

Düğümlü alnının üstünde sade bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;

Nazar değil o bakışlar, dümu-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;

On üç yaşında buruşmuş cebin-i safı, yazık!

O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan

Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin

Hasan ‘la karşılaşırken bu sahne oldu hazin:

Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürüd-i şebab,

Eder dururdu birer aşiyan-ı nüra şitab.

Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!

Fakat Hasan , babasından kalan o pis küfeyi,

Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında

İlel’ebed çekecek duş-i ıztırarında!

O, yük değil, kaderin bir cezası ma’suma

*******

AZİM

Sa’dî, o bizim Şark’ımızın rûh-i kemâli,
Bir ders-i hakîkat veriyor, işte meâli:
“Vaktiyle beş on kâfile sahrâya düzüldük;
Gündüz yürüdük hep, gece bir menzile geldik.
Çok geçmedi, baktım, bir adam hâsir ü hâib
Koşmakta… Meğer eylemiş evlâdını gâib.
Bîçâre gidip haymelerin hepsine sormuş;
Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş.
Avâre peder, nerde bulursun onu! derken…
Gördüm ki ciğer pâresinin tutmuş elinden,
Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru,
Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürûru!
Yaklaştı şütürbâna nihayet, dedi yekten:
“Evlâdımı buldum… Nasıl amma? Onu bilsen…
Karşımda ne görsem, o! dedim geçmedim aslâ.
Aldatsa da tahmînimi binlerce heyûlâ,
Azmimde fütûr eylemedim, ye’si bıraktım…
Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım…
Kumlarda yüzüp, zulmetin a’mâkına daldım;
Hep rûh kesildim… Ne boğuldum, ne bunaldım.
Tevfık-i İlâhî edip en sonra inâyet,
Gördüm gözümün nûrunu karşımda nihâyet. “

İm’ân ile baksak oluyor işte nümâyan,
Sa’dî bize göstermede bir meslek-i irfan:
Bir gâye-i maksûda şitâb eyleyen âdem,
Tutmuşsa bidâyette eğer azmini muhkem,
Er geç bulacak sa’y ile dil-hâhını elbet.
Zîrâ bu şu’un-zâr-ı tecellîde, hakîkat,
Tevfik, taharrîye, taharrî ona âşık;
Azmin de emel lâzımıdır, gayr-ı müfârık.
Tevfik zuhûr eylemesin sonra… Ne mümkin!
Ba’zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd…
İnsan o zaman etmelidir azmini-teşdîd.
Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen
Hüsrâna düşersin; Çıkamazsın ebediyyen!
Mahkûm olarak ye’se şu bîçâre peder de,
Evlâdını şâyed o karanlık gecelerde,
Vaz geçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu?

*******

İNSAN

Haberdar olmamışsın kendi zatından da hala sen,

“Muhakkar bir Vücudum’.” dersin ey insan, fakat bilsen

Senin mahiyyetin hatta meleklerden de ulvidir:

Avalim sende pinhandır, cihanlar sende matvidir;

Zeminlerden, Semalardan taşarken feyz-i Rabbani,

Olur kalbin tecelli-zar-ı nura-nur-i Yezdani.

Musaggar cirmin amma gaye-i sun’-i İlahisin;

Bu haysiyyetle payanın bulunmaz, bitenahisin!

Edib-i kudretin beytü’1-kasid-i şi’ri olmuşsun;

Hakim-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.

Esirindir tabiat, dest-i teshirindedir eşya;

Senin ahkamının münkadıdır, mahkumudur dünya.

Bulutlardan sevaik sayd eder irfan-ı çalakin ;

Yerin altında ma’denler bulur nakkad-ı idrakin.

Denizler bisterindir, dalgalar gehvare-i nazın;

Nedir dağlar, Sema-peyma senin şehbal-i Pervazın!

Hava , bir refref-i seyyal-i hükmündür ki bir demde,

Olur dem-saz-ı avazın bütün aktar-ı alemde.

Dayanmaz piş-i ikdamında mani’ler müzahimler;

Kaçar, sen rezm-gah-ı azme girdikçe muhacimler.

Karanlıklarda gezsen, şeb-çerağın fikr-i hikmettir,

Ki her işrakı bir sönmez ziya-yı sermediyyettir;

Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilham-ı sa’yindir,

Ki her hatvende eyler saye-küster vahalar zahir.

Ne zindanlar olur hail, ne menfalar, ne makteller

Yürürsün sedd-i rahın olsa hatta ahenin eller.

Yıkar baru-yi istibdadı bir asude tedbirin;

Semalardan inen te’yidisin guya  ki takdirin!

Taharriden usanmazsın, tealiden tealiye

Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka atiye!

Senin en şanlı eyyamında, en mes’ud  halinde,

Bir istikbal-i dura-dur vardır hep hayalinde.

O istikbaledir şevkin, odur ma’şuk-i vicdanın,

O kudsi neşvenin şeyda-yı bi-aramıdır canın.

O şevkin daim ilcasıyle seyrin ıztıraridir;

Terakki  meyli artık fıtratında ruh-i saridir!

Bütün esrar-ı hilkatten haberdar olmak istersin,

Bu gaybistan-ı hiça-hiçten kurtulmak istersin!

Meadın, mebdein, halin ki üç müdhiş muammadır

Koşarsın bunların sevda-yı idrakiyle durmazsın,

Hakikatten velev bir şemme  duymazsan oturmazsın.

Serair perde-puş -i zulmet olsun varsın isterse

Düşürmez düştüğün yelda-yı hirman ruhunu ye’se:

Emel, meş’al-keşin, bir reh-nüma hem-rahın olmuşken,

Tehaşi eylemezsin sine-i deycura  girmekten.

Gelip bir gün tecelli etse mahiyyat-ı masnüat,

Taharriden geçer, bir dem karar eyler misin? Heyhat!

Tutar mahiyyet-i Sani’, o en heybetli mahiyyet

Olur ateş-zen-i aramın, artık durma cevlan et!

Tevakkuf yok seninçün, daimi bir seyre tabi’sin

Ne zira hale razisin; ne müstakbelle kani’sin!

*******

İSTİBDAD

Kardeşim Midhat Cemal’e

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,

Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad!

Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefil ahfad,

Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellad,

Huruş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?

Otuz milyon ahali, üç şakinin böyle mahkumu

Olup çeksin hükumet namına bir bar-ı meş’ümu!

Utanmaz mıydınız bir, saysalar zalimle Mazlumu?

Siz, ey insanlık isti’dadının dünyada mahrumu,

Semalardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhumu!”

O birkaç hayme halkından cihangirane bir devlet

Çıkarmış, bir zaman dünyayı lerzan eylemiş millet;

Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet,

Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet

Bu bir ibrettir amma olmıyaydık böyle biz ibret!

Sema-peyma iken rayatımız tuttun zelil ettin;

Mefahir bekleyen abadan evladı hacil ettin;

Ne ali kavm idik; hayfa ki sen geldin sefil ettin;

Bütün ümmid-i istikbali artık müstahil ettin;

Rezil olduk Sen ey kabüs-i hüni, sen rezil ettin!

Hamiyyet gamz eden bir pak alın her kimde gördünse,

“Bu bir cani!” dedin sürdün, ya  mahkum  eyledin hapse.

Müvekkel eyleyip casusu her vicdana, her hisse.

Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e!

Gel ey nazende hürriyyet ki canlar ferş-i rahındır.

Emindir mevki’in: En pak vicdanlar penahındır.

Serapa mülk-i Osmani müeyyed taht-gahındır.

Serir-ara-yı ikbal ol ki: Bir millet sipahındır.

– Bir gün evvel-

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz;

Erir erir akarız semtimizde geldi mi yaz!

Baharı görmeyiz amma latif olur derler

Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.

Demek, şu arsada  ot bitse nev-bahar olacak

Ne var gidip Yakacık’larda dem-güzar olacak?

Fusülü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;

Kurak, çamur, iki mevsim tanır ayaklarımız!

Müneccimin, bereket versin, eski takvimi

Haber verir bize, mevsim şehirde gelmiş mi?

Sıcak, ziyade sıcak bir geceydi; baktım ki:

Oturmak evde ölümden beter, dedim: Belki,

Çıkar dışarda gezersem biraz nefeslenirim;

Epey de yorgunum amma gelince dinlenirim.

Bizim müsamere meydanı Yayla tümseğidir;

Uzak çekerse de poyraz tutar, yazın iyidir.

Giyip ayağım çıkarken sopam yetişti hele

Emin olup gidemem, çünkü, vermesek el ele.

Odur cihanda benim, varsa yoksa, mu’temedim;

Vakur, hatırı mer’i, vefalı, çok denedim.

Bizim sokakları tahmin için deyin ki: Kuyu!

Doğar şehirde güneş, yükselir minare boyu,

İdare kandili karşımda göz kıpar hala;

Gurub ikindiyi bulmaz, leyal hep yelda!

Nasılsa bedrin o akşam nigah-ı simini,

Tarassud etmek için sanki evlerin içini;

Dikildi safha-i minada semt-i re’simize.

Tavansız evlere, ya  Rab, ne hoş bir avizel

Dur ey sirac-ı ezel, gitme olduğun yerden:

Biraz şu sahne-i deycuru okşasın şu’len.

Şu’a-i muhriki altında, gündüzün, şemsin

Yanan alınlar için bir hayat olur lemsin

Acıktı pencereler; sağlı sollu her evden

Getirdi türlü sadalar, acıklı, ba’zen şen.

– Bak anne, aydede bak bak!

– Aman da maşallah

Değirmi tabla kadar var

– Susundu Ayşe, günah.

– İlahi teyze tuhafsın, neden günah olacak?

– Günah dedim ya , bırak şimdi

– Haydi sen de bunak!

– Bunak, munak deme billahi çarparım elimi

Aşifteler sizi Ahir zaman tevekkeli mi!

Evin birinde neva-saz bir güzel udi;

Birinde cezbe-feza bir sada -yı davudi,

Tilavet  etmede Kur’an; gelip geçenlerse

Ayakta irkiliyor incizab edip o sese.

Duyulmasın mı biraz sonra başka bir acı ses?

Aceb ne var? diyerek koştu önceden herkes;

Fakat gidenlere baktım ki kaldırıp tabanı,

Bucak bucak kaçıyor: Kaç bilir misin amanı!

Kısıldı karşıki evlerde mumların hepsi,

Kısıldı sanki bütün bir mahallenin nefesi!

Kesildi nağme-i Kur’an, kesildi nağme-i saz;

Zaman zaman duyulan sade bir rakik avaz.

Niçin kaçıştı ahali, ne var ki ya  Rabbi?

Yavaş yavaş sokulur, anlarım nedir sebebi.

Ne manzaraydı, İlahi, o gördüğüm sahne!

Beş on herif yapışıp bir fakirin ellerine,

Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:

– Bırakın!

Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bi-günah adamın?

Zavallının büyük evladı öldü askerde;

İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.

Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;

Günahtır etmeyin, oğlum, ayıptır eylemeyin.

Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?

Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.

Geçende komşuyu görmüş, demiş selam söyle.

Demek alınmıyacak Tanrı’nın selamı bile!

Köpek sürür gibi insan sürüklenir mi ayol?

– Kadın, çekil döverim ha! Sokulma, haydi defol!

– Herif bırak, diyorum Durdu işte bak nefesi.

– Ne dırlanıp duruyor? Susturun canım şu pisi!

Demez miyim size ben her zaman ki “dağdağasız”

Yapın? Eşek gibi siz hiç laf anlamaz mısınız?

– Kadın, paşam, ne yaparsın?

-Paşam mı? Nerde paşa?

Şu korkuluk gibi dimdik duran herif mi? Paşa!

Tasavvur et: iki arşın kazık kadar bir boy!

Getir de üstüne kalpaklı bir kemik kafa koy.

Ocak süpürgesi şeklinde bir sakal yaparak,

“Senin bu işte yüzün, al!” deyip o yüzsüze tak.

Ocak süpürgesi, lakin  süpürmüyor, yıkıyor;

Nedense bittiği yerden cenazeler çıkıyor!

Budak delikleri tarzında aç da çifte oyuk,

Büyükçe bakla kadar alnının az altına şok.

Bilir misin çalı altında gizli inler olur:

Yılan sabah çıkar, akşam usulcacık sokulur;

Bıyık o kırda yetişmiş diken yemişli çalı;

Ağız da in gibi asla görünmüyor, kapalı.

Bu şekl-i müh işi mümkünse bir düşün şöyle,

Paşam dedikleri u’cube işte ayniyle!

Belinde seyf-i “sadakat”, elinde bir kamçı,

Ferik nişanları altında gördüğüm umacı,

Ziya-yı bedr-i münirin içinde, ya  Rabbi,

Dururdu sine-i imana girmiş ukde gibi!

Sema, zemin bütün envar iken o pis gölge,

Cebin-i pakine leylin ne payidar leke!

– Kuzum, nasıl paşasın, görmüyor musun? Kocamı

Sürükleyip duruyorlar

– Defol kadın, adamı

Vurunca öldürürüm ha! Benim şakam yoktur.

– Çekil hanım, paşa laf dinlemez; vurur mu, vurur.

Bilir misin onu! Şevket-meab Efendimiz’in

Birinci bendesidir

– Hay yetişmesin pampin!

– “Sürün!” demiş, ona Şevketli’nin iradesi var.

– Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!

Ya  sen, zebani kıyafetli, gulyabani paşa,

İlahi yumru başın bir geleydi sivri tasa!

Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!

Kazık boyundan utan Tu! Herif, senin yüzüne!

Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.

Sayıyla vermediler, öyle, posta posta surun!

Bakın şu hayduda, durmuş yıkın diyor evimi!

Torunlarım ya  herif, aç kalıp dilensin mi?

Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?

Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.

Ayol, yarın da sizin hanümanınız sönecek

Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?

Yazık sizin gibi erkeklerin kıyafetine

– Yetişti yaygaran artık Çekil kadın evine!

Atın şu kaltağı gitsin, tikin hemen içeri.

– Paşam, bayıldı kadın.

– Anlamam o hileleri.

Demek ki bekleyelim gelsin alemin keyfi

Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.

Refik-i ömrü giderken cenaze halinde,

Serildi, kaldı kadın aşiyan-ı lalinde.

Benim de bitti nihayet  tahammülüm, tabım;

Boşandı seyl-i dümü’um, boşandı a’sabım.

Utandım ağlıyarak, ağladım utanmıyarak!

Diyordu sanki o biçare  karşıdan:

– Alçak

Demin gerekti hamiyyet! Hem ağlamak ne demek?

Figan ederse kadın, susturur koşup erkek.

Eve döndüm, bütün o facialar

Geldi karşımda durdu subha kadar.

Döndü didemde bin hayal-i elim!

Öttü beynimde bin figan-ı yetim.

Ağlasın inlesin de bir Mazlum ,

Olayım seyre sade ben mahkum !

Yalınız ben miyim fakat cani?

Kim çıkıp “Yapmayın!” demişti, hani?

Sustu herkes düyunca feryadı,

Kimsecikler yerinden oynamadı.

Sesi hatta kısıldı Kur’an’ın,

Sustu guya  sadası Mevla’nın!

Sus! O susmaz: Nida-yı tehdidi,

Dinle bak nerden in’ikas etti:

Arnavutluk’ta  gürleyen toplar

*******

MAHALLE KAHVESİ

Kardeşim Hüseyin Avni’ye

“Mahalle kahvesi!” Osmanlılar bilir ne demek?
Tasavvur etme sakın “Görmedim nedir?” diyecek.
Dilenci şekline girmiş bu “sinsi cânîler
Bu, gündüzün bile yol vermeyen, harâmîler
Adımda bir, dikilir, azminin, gelir, önüne…
Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!
Evet, dilenci sanır seyr eden kıyâfetini;
Fakat bir onluğa âgûş açan sefâletini
Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen
Vurur şikânnı tâ kalbinin samîminden.
Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı?
Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı!
Hayır, bu perde, bu Şark’ın bakılmıyan yarası;
Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası
Hayâtımızda gediktir “gedikli” nâmıyle,
Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle!
Sakın firengiye benzetmeyin fecâ’atini:
Bu karha milletin emmekte rûh-i gayretini.
Mahalle kahvesi Şark’ın harîm-i kâtilidir
Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir:
Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;
Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür:..
Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar:
Girince nûr-i nazar simsiyâh olur da çıkar!
Yatarzemîn-i sefilinde en kesîf eşbâh,
Yüzer havâ-yı sakîlinde en habîs ervâh.
Dehân-ı lâ’nete benzer yarıklarıyle tavan,
Kusar içinde neler varsa hâtırâtından!
0 hâtırâtı sakın sanmayın: Meâlîdir;
Bütün rezâil-i târîhimizle mâlîdir.
Neden mefâhir-i eslâfa kahr edip, yalnız,
Mülevvesâtına mâzîmizin sarılmadayız?
Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın?
Hayır, o nesl-i necîbin, o şanlı evlâdın
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine;
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine.
Fakat biz onlara âid ne varsa elde, yazık,
Birer birer yıkarak kahvehâneler yaptık!
Bütün heyâkil-i san’at yetiştiren Şark’ın,
Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın!
Ne hastahânesi kalmış zavallı eslâfin,
Ne bir imâreti, bitmiş elinde ahlâfin.
Kanallann izi yok köprüler harâb olmuş;
Sebillerin başı boş, çeşmeler serâb olmuş!
O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn
Azâb içinde kalır sa’yi görse rü’yâda.
Niçin yorulmalı zâten “ölümlü dünyâ “da?
Vücud emânet-i Hak doğru, hem de cennetlik.
Bu kahveler gibi Cennet de müslimîne gedik!

“Hayât-ı âile” isminde bir ma’îşet var;
Sa’âdet ancak odur… Dense hangimiz anlar ?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhat!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın, çocuklann, annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa,
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?
Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun
Anan, baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn.
Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer
Fezâ kadar sana vâsi’ gelir bu dar çember.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım… Buyrun işte bir kahve:
***
Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;
Önünde tahta mı, toprak mı? Sonna, pis bir eşik.
Şu gördüğüm yer için her söylesem câiz;
Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!.
Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş..
“İmiş “le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş
O bir karış kirin altında hângi mâden var?
Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar,
Maun cilâsına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.
Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,
Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.
Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer,
“Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!” der:
Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli
Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:
Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı,
Zavallının, güveden, lîme lîme hep sırtı.
Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki “bir tependen inersem!” diyen hasır zenbil;
Onun hizâsına gelmez mi, bir döner çöyle,
Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,
İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;
Onun yanında kan almak için beş on boynuz.
İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar…
Demek ki kahveci hem diş tabîbi, hem perukâr!
İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;
Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası;
Çekerken etli kemiklerle aynlıp çeneden,
Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen,
Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;
Birer mezâra işâret düşün ki her kandil!
Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları.
Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı.
Duvarda türlü resimler: Alındı Çamlıbeli,
Kaçırmış Ayvaz’ı ağlar Köroğlu rahmetli!
Arab Üzengi ye çalmış Şah İsmail gürzü;
Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.
Firaklıdır Kerem’in “Of?” der demez yanışı,
Fakat şu “Ah mine’l-aşk”a kim durur karşı?
Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın
Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd’ın!
Görür de böyle Rüfâî’yi: Elde kamçı yılan,
Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?
Bakındı bak Hacı Bektâş’a: Deh demiş duvara!
Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra.
Birer birer oku mümkünse, sonra ma’nâ ver…
Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer:
Bedâhaten kusulan herze pâreler ki düşün,
Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için!

Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın,
Yayılmış üstüne birçok kâğıt ki, oynayanın,
Elinde yağlı meşin zannedergörünce adam.
Ya tavlanın kiri? Kâbil değildir, anlatamam.
Harîta-vâri açılmış en orta yerde dama;
Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı, hiç sonna!
Hutûtu: Gâyr-i muayyen hudûdu memleketin:
Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin ;
Deliklerindeki pislik lebâleb olsa, yine,
Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine.
Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan;
Yanında bir de kulaksız tekir.. Unutma aman!

-Besbelli, bak sırıttı aval;
– Bacak elinde mi?
– Kır, Hamdi sen de dağlıyı al.
-Ulan! Kapakta imiş dağlı… Hay köpek oğlu köpek!
-Köpek oğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek!
-Sekizli, onlu, ne çektinse ver de oryayı tut.
-Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput!

– Cihâr ü yek mi o taş?
-Hiç sıkılma öldü dü-şeş!
-Elimde yok mu diyor? Çek babam!
Aman şeş-beş!
– Hemen de buldu be? Gelsin hesaplayıp durma!
– Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma!
– Dü-beşle bağlıyorum.
-Yağma yok!
-Elindeki ne?
-Se-yek.
Aman durun öyleyse: Penc ü yek domine!

-Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar:
Kırık mı söyleyin Allâh için Şu cânım zar?
-Kırık!
-Değil!
Alimallah kırık!
-Değil billâh
-Yeminsiz oynıyamazlar ki, ah çocuklar ah!
-Karışmasan için olmaz değil mi? Sen de bunak!
-Gelirsem öğretirim şimdi…
Ay şu pampine bak!
Gelip de öğretecekmiş… Mezarcı Mahmud’a git!
Bir üflesen gidecek ha… Tirit mi sâde tirit!
-Zemâne piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz…
Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz,
Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma!
-Herif belâya sokarsın dırıldanıp durma!
-Mezarcı Mahmud’a git ha? Bakın it oğluna bir!
Küfürbaz alçak, edepsiz, Bu söylenir mi Bekir?
-Yolunca terbiye verdin ya âferin Hasan Ağa?.
-Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya!
Mezarcı Mahmud’a ha? Vay babasının canına.
Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına,
Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik;
Otur, demezseler elpençe sâde dinlerdik;
Hayır, bu böyle değildir demek, ne haddimize!
Evet, desek bile derlerdi: Sus behey geveze
-Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı
Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü karı!
Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar,
Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar.
Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim’i…
Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi?
Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş..
Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş?
Döverdiler bizi hergün de karşı koymazdık…
Ben öyle terbiye oldum… Kolay mı insanlık?
-Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama?
O müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama!

Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:
Zavallı, açmaza düşmüş… Bakın hesaplamaya!
Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor;
Rakîbi halbuki lâ yenkâtı’ bıyık buruyor.
Seyirciler mütefekkir, güzîde bir tabaka;
Düşrünmelerdeki şîveyse büsbütün başka:
Kiminde el, filân aslâ karışmıyorken işe,
Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe.
Al işte: “Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl”
Taharriyât-ı amîkayla muttasıl meşgûl!
Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam:
Zemîne dâire şeklindeki yaydı bir balgam;
Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle,
Mümâslar çekerek soktu belki yüzşekle!

Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere,
Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre:
Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge;
Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke!
Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı!
-Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!
-Çocuğu, ha mektebe verdim, ha vermedimdi diye,
Sokak sokak geziyor…
-Koymuyor mu medreseye?
-Koyar mı hiç?Arabî şimdi kim okur artık?
-Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık!
-Binâ’ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey
İlim de kalmadı…
-Zâten ne kaldı? Hiçbirşey.
– Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize;
Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi. Keyfinize!
-On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe.
Geçende, sen ne bilirsin? demez mi bir zübbe?
Dedim, oğlan seni gel ben bir imtihân edeyim,
Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim.
-Nasıl, becerdi mi?
-Kâbil mi! Rabbi yessir’i ben,
Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken.
-Nedir elindeki yâhuu?
-Ceride.
-At şu pisi.
-Neden?
-Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi.
-Ya doğru yazsa asarlar… Ne oldu Volkan’cı,
Unuttunuz mu?
-Bırak boşboğazlık etme Hacı?
Şu karşıdan gözeten fesli, zannım ağzıkara…
-Hayır, demem o değil…
-Durma sen belânı ara!
-Canım lâtife yapar, bilmiyor musun Ömer’i?
-Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri!

Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfâr…
Meğer geğirti imiş.
-Pek şifâlı şey şu hıyar.
Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen teftîh…
-Evet şifâlı yemiştir…
-Yemiş mi? Lâ-teşbîh.
-Günâha girme. Tefâsîrde öyle yazmışlar…
Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var:
-Hasan , bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık
Görünmüyor?
-Karı koyvermiyor. Herif, kılıbık.
-Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş…
Laf anlamaz dişi mahluku, durma sen uğraş.
-Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken,
Adem hesabına koymam bizim köroğlunu ben.
……………………
……………………
Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan,
Bakıyor bunlara, yan yan, iki çifte ince nazar:

*******

SAN’ATKAR

Şu macerayı işittim birinden, üç sene var,

Olur ki dinleyecek bir meraklı kimse çıkar.

Zevali beş geçe, Boston’dan ayrılınca tiren,

Vagonda volta vuranlar dağıldılar birden.

Demek: Sekiz kişilik hücre, şimdi, sade benim

O halde yan gelirim, dinlenir başım, beynim.

Dışarda vecd ile dönsün sema, ufuk, toprak,

Gömüldüğüm köşe sabit değil mi, sen şuna bak!

Aman ne zümrüt ağaçlar!.. Ne dalga dalga ekin!.

Çiçek mi, ev mi?.. Ne köyler: Şehir kadar zengin!.

Yolun güzelliği lakin!.. Aman ne manzaralar!..

Ne çok da fabrika!..

Derken, içim yavaşça dalar;

Deminki hatıralardan ne iz kalır, ne de yer.

Batar, çıkarken uzaklarda ben zavallı meğer,.

Bizim sekiz kişilik hücre durmamış yalnız:

Meğerse karşıma doğmuş ki bir civan yıldız,

Nazar – kamaştığı berkıyle bi-mecal-i şühud –

Kalır ayaklarının ta ucunda gaşy-ı sücud!

Yanında – aşığı hiç şüphe yok – sevimli,- kibar,

Bütün hututu yüzün gösterir ki: San’atkar;

Uzunca boylu, ağırbaşlı, bir necib erkek.

Bu çifte kumrular ürkerse, pek yazık, diyerek,

Köşemde ben yine sessizce bir zaman tünedim;

Lüzumu hiç bile yokmuş ya, sonradan denedim!

Bulutlu gözleri cananda, kendi müstağrak;

Feza yıkılsa, kızın ruhu belki duymayacak!

Bu aşığınsa – vakuur alnı çizgi çizgi fütur –

Derin bakışları dalmış semaya duradur.

O, şimdi cevvi süzerken, yanında Leyla’sı,

Gözünde kurduğu atilerin heyulası,

Senin bu gölge vücudunla nerden uğraşacak?

Unut da kendini artık, ııe söylüyor, kıza bak:

— Emir! O sonraki üç parça yok mu, pek müdhiş;

Nasıl, bulutlara yangın verir de yaz güneşi,

Yakarsa gökleri şimşeklerin seri’ ateşi;

Senin de çalmadı parmakların, tutuşturdu,

Ziya adımları altında haykıran udu!

Ne hisle inledi karşında sineler, bilsen,

Kümeyle tellere birden alev dökerken sen!

Kanar, yanar gibi yüzlerce bülbülün kalbi,

O perde perde tüten nevha neydi, ya Rabbi!

Evet, bizim medeni Garb’ın ilk işittiği ses,

Çölün yanık yüreğinden kopup gelen bu nefes,

Nida-yı Hak gibi edvarı hasreden bu hitab.

Huda bilir ki, inerken o yıldırım mızrab,

Gelirdi hep bana: Mısr’ın, Irak’ın, İran’ın,

Tihame’nin,  Yemen’in,  Gazne’nin,  Buhara’nın,

Hülasa, Hind ile Sind’in serab-ı mazisi,

Duman duman, tütüyor her harabeden hissi!

— Fakat, bu sözleri aczim nasıl  benimseyecek?

Teşekkür etmeye insan hicab eder

— Ne demek?

Tevazu’un da olur bir nisabı, haddini bil!

— Benimse ancak odur bildiğim.

— Hiç öyle değil!

Dehanı gizlemenin artık ihtimali mi var?

Bugünkü konseri hayretle dinleyen kafalar,

— Ki san’atin yaşayan bellibaşlı devleridir –

Ne manzaraydı: Nihayet, eğildiler bir bir!

Zaman zaman kopan alkışların içinde, hele,

Godoski’nin seni tebrik edip de hürmetle:

Emir! O kudrete eş varsa, nerde, bilmiyorum,

Ne muhteşem çalıyorsun!  Seninle mağrurum.

Bütün senaların üstündesin, bugün demesi,

O şaheser ki, tutulmuştu herkesin nefesi!

— Sever fakiri de

— Yok yok, değişmedikçe şiar,

Fakiri hiç seven olmaz: Dolar sever bu diyar.

Senin diyarını bilmem, o başka olsa gerek?

— Hayır, bir at başıdır varsa farkımız, pek pek!

— O halde, aynı kopuklarmışız, felakete bak!

— Fakat, Godoski’yi layık değildi hırpalamak.

Bırak, uzaklara hakim deha-yı san’atini,

Görür yakındakiler ruhunun asaletini.

Onun da yoksa duyan kalbi sinesinde eğer,

Vücud-i hilkate bir mi’deden kefen çekiver!

— Peki! Öbürleri? Onlar da sanki dostun mu?

— Değil.

— Ne söylediler sonradan, unuttun mu?

—Bu türlü bir viyolonsel işitmedikti, Emir!

Büyük dehalar eder böyle nadiren teshir,

Küçük dehaları sarsan bu kanlı, canlı sazı,

Şu var ki, harika alemde: Udunun tarzı.

Evet bizim çelo gayet belalı, çok müşkil,

Fakat, kemalini bulmuş, bu, lakin, öyle değil:

Bütün tekamüle asi bir ibtidai saz;

O çağlayan gibi sesler bu sineden taşamaz,

Ne olsa nafile!., derken, muhiti susturdun:

Göründü na-mütenahi zaman zaman udun.

Peki! Cemile mi bunlar?

— Nedir ya?

— Merhamet et,

Riyaya benzeyecek, korkarım ki mahviyyet!

Dehana sahib ol artık!..

— Dehayı, şimdi, bırak,

Kemale yaklaşabilmek hayali benden uzak!

— Nedir bu, aynı soğuk perdelerde, aynı karar?

— Şudur ki: Yükselemez kollarıyla san’atkar-,

Deha için kanat ister; benimse yok kanadım.

—  Senin mi yok kanadın? Hızlı söyle, anlamadım!

Demin, şevahik-ı san’at bulunca payanı,

Nasıl süzüldün aşarken hudud-i imkanı?

Ne türlü yol bulabildin bu seyri temdide?

Yayan dolaşmadın elbette la-tenahide!

Kanatsızım demen artık tuhaf değil mi biraz?

Birer kanat da o, yadımda çırpınan, iki saz.

Aceb, hayali tararken sema-ya ilhamı,

Cenahı dört açılır böyle bir deha var mı?

Nebilerin damarından damarlarındaki kan;

O kanda bir galeyan: Şark’a en temiz heyecan.

Peyinde, herbiri a’sara hakim, ecdadın;

Önünde, şimdiden atiyi peyleyen yadın

Şu yurda geldi mi, bilsem, senin kadar mes’ud?

— Sa’adet öyle mi? Yok yok, seraba verme vücud!

Çocukluğumda, evet, bahtiyar idim cidden,

Harim-i ailenin farkı yoktu cennetten.

Eşikten atladığım gün değişti, lakin, cev;

Kuşattı parçalanan Şark’ı bir duman, bir alev.

Durur mu, almış ateş hanümam bir kere?

Bütün mefahiri tarihimin serildi yere;

Harabe kalmadı hatta o şanlı maziden!

Meğer, bu haybetin altında kıvranırken ben,

Kopar kopar da gidermiş o lime lime diyar!

Dönünce arkama, baktım: Ne yer durur, ne de yar,

Yabancı ellere geçmiş, birer birer, hepsi;

Kalan şu kubbede, haşir bir ümmetin ye’si!

— O ye’si inletiyordun, değil mi, uduna sen?

— Değil ki udu, bütün  kainatı inletsen,

Figana  söyletebilmek  bir  ızdırabı,  hayal!

Diyordu şairi Hind’in o feylesof İkbal:

Heyecana verdi gönülleri,

Heyecanlı sesleri gönlümün;

Ben o nağmeden müteheyyicim:

Ki yok ihtimali terennümün.

Benim de kalb-i harabımda duyduğum hicran,

Henüz duyulmadı mızrabımın lisanından.

O bir semum, onu nerden duyursun üç beş ah?

Duyurmuyor ki, demin pek görünmedin agah,

Neşideler okudun bil’akis  sa’adetime!

Gücenme hayret edersem bu mazhariyyetime!

Gücenme, anla nihayet ki: Bir bela-zedeyim,

Kader dedikleri unsurla pençeleşmedeyim.

Kolum, kafam, gece gündüz didişmeden bi-tab;

Ayaktayım henüz amma, serildi, gitti şebab.

Serildi, hem de nasıl bir zamanda, haybete bak:

Zafer hayalini geçtim, halas ümidi uzak!

Helaki boyladı atiye’ attığım her adım;

Değilse, hangi hezimet çıkar ki, uğramadım?

Yığınla, kül kesilen  yurdumun hayaleti  mi?

Vatansız ümmetimin derbeder sefaleti mi?

Hazan yeliyle harab öksüz aşiyanım mı?

Fezaya savrulan avare hanümanım mı?

Yerinde yeller esen ma’bedim mi, türbem mi?

Civan çöl kadar ıssız harim-i Ka’bem mi?

İçin için kanayan dinimin serilmesi mi?

Bu his harabesi üstünde baykuşun sesi mi?

Hülasa, görmediğim cilve hangi faciadır?

Yarınki perdeyi bilmem, o şimdilik bir sır;

Fakat, bugünkünü dinlersen, ihtisar edeyim:

Sularla engine düşmüş bir eski teknedeyim;

Hayata avdetimin, galiba, yok imkanı.

Yanımdalar ya, ne olsak beraberiz derken,

Kopan borayla bizim tekne ayrılır da hemen,

Birer birer dağılır her çatırdayan kemiği.

Kaza sürükleyedursun hayal olan gemiyi

-Hayır, hayali de yok gör ki şimdi meydanda!

Şu ben ne uğraşırım kaldığım bu ummanda?

Tutunduğum iki biçare tahta parçasıdır,

Nasıl bu dağ kesilen dalgalarla çarpışılır?

Bulutların yayılır perde perde kabusu;

Çöker fezalara artık leyalin en koyusu.

Sağım, solum, önüm, arkam yığın yığın zulmet;

Ne gaye belli, ne mevki’, ne veçhe var, ne cihet.

Döner döner çıkamam, ye’s içinde kıvranırım;

Mezara canlı giren bir zavallıyım sanırım!

Zaman olur, kabaran dalgalarla savrulurum;

Zaman olur, açılan bir cehennemi uçurum,

İner benimle beraber fezayı inleterek;

Zaman  olur,  bulut altında  gizlenen  şimşek,

Deşer de zulmeti, bir sahne gösterir ki, inan,

Bütün bütün beni bizar eder hayatımdan:

Kaderle pençeleşilmez, ecelse beklediğim,

Şu tahta parçalarından tecerrüd etmeliyim

Yeter boğuştuğum artık derim Hayır, duramam,

Taş olsa baş vururum, intihara baş vuramam!

Batar, çıkar, giderim

— Söyledim ya,  şimdi,  Emir,

Nebilerin kanı ruhunda hükmeden te’sir.

— Evet, batar, çıkarım – galiba – ilerlemeden,

Senin kanat dediğin tahtalarla hala ben!

O tahtalar ki, bir onlar elimde, varsa, kalan,

Yıkık şebabımın enkaaz-ı tarumarından.

— Gurubu seyredecektik, demin, değil mi? Yazık:

O pembelik  bile mağribde bir hayal artık!

Yetim ufuklara çökmüş de akşamın hüznü,

Acıklı sineye dönmüş, çevir de bak yüzünü.

— Yetim ufuklar! okşar durur şu anda şafak,

Şafak sönünce de, yıldızlar okşayıp duracak;

Acıklı sineyi dersen, güneşlidir yarına.

Fakat, benim gecemin simsiyah ufuklarına,

Şu kubbeden ne ziya var, ilaç için, ne şada,

Bütün nasibi o ıssız, o sermedi yelda!

Harim-i kalbime indim mi, titrerim tir tir,

Adım başındaki iz, çünkü bir gurub izidir.

Evet, gurub izi, lakin, adem misali derin,

Tulu’u mahşere kalmış batan güneşlerimin!

Neden, fakat, heyecanın ? Nedir yüzündeki yaş?

Sonunda yolcunu incitme, ey güzel yoldaş!

Huda bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sine,

O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.

Hayır! Yakar beni derdimle aşina çıkman,

Bırak, ben ağlıyayım,. sen çekil de karşımdan.

MEHMET AKİF ERSOY

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!