YAŞAMAK MI - YAZMAK MI

Sağım Solum Sobe Şiirden İstanbul

Sosyal Medyada Paylaş:

Bir şiir efsanesidir İstanbul.

Bugün ne düşündüm biliyor musunuz İstanbul’um için şu reklam panoları, bilboardlar, reklam raketleri ve duvarlarına giydirilmiş sıra sıra ruhsuz reklamların yerinde şiirden anlamlı mısralar olsa idi.

Hani Ümit Yaşar Oğuzcan ’ın demesi gibi ;

Evin içinde bir oda, odada İstanbul

Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul

Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı

Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul

Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm

Çekmeğe başladı, oltada İstanbul

Bu ne biçim su, bu nasıl şehir

Şişede İstanbul, masada İstanbul

Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık

Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul

İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım

Nereye gidersen git, orada İstanbul.

Hatta düşündükçe İstanbul’un her taşını, duvarını, kapısını, denizini bir şiir sağnağında ıslanmış olarak hayal ettim. Anadolu’nun bağrından kopup, Avrupa’sına yol aldığımız o muhteşem Boğaz köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet köprüsünün denizden göğe değen ayaklarının o büyük taşıyıcı gövdesinde Orhan Veli ’nin şu şiiri resmedilse idi, görmeden sadece hissetmek üzerine ;

İstanbul’u Dinliyorum

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda

Sucuların hiç durmayan çıngırakları;

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

 

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;

Kuşlar geçiyor derken

Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık;

Ağlar çekiliyor dalyanlarda;

Bir kadının suya değiyor ayakları;

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

 

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı,

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

Güvercin dolu avlular,

Çekiç sesleri geliyor doklardan

Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

 

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı

Başında eski alemlerin sarhoşluğu,

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı

Dinmiş lodosların uğultusu içinde.

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

 

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir yosma geçiyor kaldırımdan.

Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.

Bir şey düşüyor elinden yere;

Bir gül olmalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

 

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir kuş çırpınıyor eteklerinde.

Alnın sıcak mı, değil mi bilmiyorum;

Dudakların ıslak mı değil mi, bilmiyorum

Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından

Kalbinin vuruşundan anlıyorum;

İstanbul’u dinliyorum.

Yaa hayal değil mi bu, Topkapı Sarayı’nın denize nazır, sultanahmetin çehresine yol açmış yüksek duvarlarında da üstad Necip Fazıl ’ın şu dizeleri olsaydı ;

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar

 

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar

 

İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;

 

O benim, zaman, mekan, aşıp geçmiş sevgilim.

 

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

 

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

 

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale

 

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale

 

İstanbul benim canım;

 

Vatanım da vatanım..

 

İstanbul, İstanbul…

 

Tarihin gözleri var surlarda delik delik;

 

Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…

 

Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;

 

Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat…

 

Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;

 

Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?…

 

Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;

 

Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet..

 

O manayı bul da bul

 

İlle İstanbul’da bul!

 

İstanbul,

 

İstanbul…

 

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;

 

Çamlıca’da yerdedir göklerin derinliği.

 

Oynak sular yalının alt katına misafir;

 

Yeni dünyadan mahzun; resimde eski sefir.

 

Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar

 

Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…

 

Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?

 

Cumbalı odalarda inletir “Katibim”i…

 

Kadını keskin bıçak,

 

Taze kan gibi sıcak.

 

İstanbul,

 

İstanbul…

 

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!

 

Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…

 

Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu.

 

Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.

 

Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından

 

Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

 

Ana gibi yar olmaz İstanbul gibi diyar;

 

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

 

Gecesi sümbül kokan,

 

Türkçesi bülbül kokan,

 

İstanbul,

 

İstanbul…

 

Ah İstanbul sana şiir ne kadar güzel yakışıyormuş, sabah kalksam iş için yollara düşsem vapura binip Eminönü’ne geçerken simidim ve çayımla kız kulesinin siluetinden Özdemir Asaf ’ın şu şiirler vursa gözlerime, yüreğime ;

Ne günlermiş, ne günlermiş

Yıldızlar, mehtap, çamlar altında

Ne günlermiş, ne günlermiş

Gelip geçmiş!

 

Vapurlar değil, Boğaz’dan geçen;

Boğaz’dan yalılar geçiyor,

Toplamış buralardan eteklerini…

Dairesine çekilen bir saraylı gibi

Yalılar gelmiyen alemlerine gidiyor

Bırakıp bu sessiz gecelerini.

Deniz kenarında denizsiz kalmış yalılar.

Ortaklığı ayrılmış kıt’aların

Anadolu günden güne Rumeli’ye küsmüş…

Bugün biz değiliz bakan yalılara;

Yalılar boynu eğik bize bakıyor

Biz değiliz sarkan hatıralara..

Göğüs gererek dalgalara

Yalılar bir hayal için denize sarkıyor

Yalılar bize bakıyor, denize bakıyor.

Ne günlermiş, ne günlermiş

Yıldızlar, mehtap, çamlar altında

Ne günlermiş, ne günlermiş

Gelip geçmiş!

Bir İstanbul ki şiirden bir sayfa ruh ile yan yana. Bir vapur geçse üstünde bir dörtlük, diğer motor geçse üstünde başka dörtlük, Otobüs saatini beklerken durakların, otobüslerin üzerinden  ne şiirler ezberlerdik değil mi ?

Şiirler hiç bitmese yayılsa İstanbul ve ötesine, taa dünyanın diğer köşesine. Ben İstanbul düşünürüm şiirden bir güzel, şiir İstanbul kadar güzel, Ziya Osman Saba ne der :

Seni görüyorum yine İstanbul

Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan

Minare minare, ev ev,

Yol, meydan.

 

Geliyor Boğaziçi’nden doğru

Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,

Mavi sular üstünde yine

Bembeyaz Kızkulesi.

 

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,

Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.

Baktıkça hep, semt semt, yer yer,

Beş yaşım, onbeş yaşım, ah yirmi yaşım!

 

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,

Askerlik ettiğim kışladır ötesi.

Bir gün bir kızını benim eden

Evlendirme dairesi.

 

Benim de sayılmaz mı oralar?

Elimi tutar gibi iki yanımdan,

Babamın yattığı Küçüksu,

Anamın toprağı Eyüpsultan.

 

Önümde, açık kollarıyla boğaz,

Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.

İstanbul, İstanbul’um benim,

Kadıköy’ü, Üsküdar’ı…

 

Gün olur, Köprü ortasında durur

Anarım, Adalar’da çamların uykusunu.

Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim,

Koklamak isterim Tünel’in kokusunu.

 

Bulut geçer üstünden,

Gemi gelir yanaşır

Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar,

“İçi dolu çamaşır.”

 

Göğünde tanıdım ayın ondördünü.

Kırlarında bilirim baharı,

Herşey içimde, herşey,

İstanbul yadigarı.

 

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,

Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.

Ey doğup yaşadığım yerde her taşını

Öpüp başıma koymak istediğim şehir

Ben bir İstanbul hayal ettim onlar İstanbul’u yaşatmışlar, ne güzel olurdu sağım solum sobe şiirden bir İstanbul 🙂

Uğur Demiröz

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!