ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şair Roman Yazarsa

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiir,

akıp giden hayatın içinden seçilmiş parçalardan, anlardan oluşan, çoğunlukla kişisel, duygusal deneyimleri yansıtır. Bir coşkunun, anlık bir sesin, duygunun ürünüdür.

Büyük bir resimden çok, tek bir fotoğrafın aktarımıdır. Dili ise gündelik dil değil, şiirin dilidir. Düşünce ve duygunun örtük, imgesel bir tezahürüdür ve dışsal gerçekliğe bire bir denk düşmeyen soyut, öznel bir sestir.

Bu anlamda şiir, hayatı bütünlüklü olarak kapsayamaz, hayatın büyük bir bölümü dışarıda kalır. Öte yandan toplumsal bakış öznelleşmiştir, içinde ağırlıklı olarak şairin kendisi vardır. Gündelik dilden, yaşananlardan, olay ve durumdan yeni bir dile, anlama, anlayışa ulaşılır. Çünkü bütün bunları bire bir yansıtmaz ve temsil edecek bir kurguya dönüşür. Ötekinin sesi en aza inmiştir ve kişiye, ben’e bağımlıdır.

Şiir “anlık” bir yapı arz eder ve okurda “parça etkisi” yaratır. Çünkü seçme, arınma ve yoğunlaşmayla oluşur. Bu anlamda şiir hayatın tümünü anlatmaya talip değildir.

Romancı ise bütün bir hayatı anlatma imkânına sahiptir. Romancının önünde geniş bir zaman vardır. İnsanlar, doğarlar, büyürler, ölürler. Dönemler açılır, dönemler kapanır. Dili gündelik hayata denk düşer, imgesel anlatıma başvurmaz. Toplumsal ayna görevi görür, yaşamı yansıtır. Okura karakterler, olaylar, durumlar galerisi sunar. Pek çok insan, olay, durum, çatışma romana girer, çıkar.

Romancı hikâyesini, meselesini enine boyuna anlatır, pek çok şeyi kullanır; çünkü önünde sonsuz bir yazı alanı vardır. Romanın hacim sıkıntısı yoktur ve neredeyse istediği her şeyi değerlendirir. Roman, bilgilerle, araştırmalarla, notlarla yazılır. Hem roman bunu kaldırır hem de okur, beklentisi gereği, bunu anlayışla karşılar. Dolayısıyla roman hayatı bütünüyle kuşatabilir. Romanın içine tarih, felsefe, görüşler, mektuplar, çatışmalar rahatlıkla sığar.

D. H. Lawrence bu yüzden romanın bütünlüklü yapısını öne çıkararak romancı ile diğer sanatçı ve yazarları şöyle karşılaştırır: “Bütün, parçadan büyüktür. Dolayısıyla, canlı insan olan ben, canımdan da, ruhumdan da, gövdemden de, kafamdan da, bilincimden de, benim ancak parçam olan her şeyden de büyüğüm. Bir insanım ben, canlıyım hem. Canlı insanım, elimden geldiğince de canlı insan olmayı sürdürmek amacım. İşte bundan dolayı romancıyım.

Romancı olduğum için kendimi, canlı insanın değişik parçalarının ustaları olmakla birlikte hiçbir zaman bütüne varamayan ermişten de, bilginden de, felsefeciden de, ozandan da üstün saymaktayım. Roman, yaşamın parlak bir kitabıdır. Kitaplar yaşam değildir. Havada titreşimlerdir ancak. Ama roman bir titreşim olarak bütün bir insanı titretebilir. Bu da şiirin, felsefenin, bilimin ya da herhangi başka bir kitap titreşiminin gücünden öte bir şeydir. Roman, yaşamın kitabıdır.”[1]

Evet, roman yaşamın kitabıdır. Şair, yaşadığı anı, sesi, duyuşu sonsuza katmak isterken romancı bütün bir hayatı açmak, onu sonsuzluğa katmak ister. Virgina Woolf roman ve şiiri karşılaştırırken şiirin güzelliğe, romanın ise “her şey”e talip olduğunu belirtir.

Romanın bu yapısıyla bütün türler için bir tehlike olduğunu düşünür ve şiirin aksine ortak yaşamı yansıtabildiğini ileri sürer. Woolf’a göre roman, birçok türünü mahveden bir yamyamdır. Düzyazı, şiirin giremediği, gönül indirmediği alanlara girip o dünyayı yansıtabilir. Ancak bu alçakgönüllülük onun gücü olur çıkar: “Tabii ki şiir, çoğunlukla güzelliğin tarafında olmuştur. Kafiye, vezin ve şiirsel ifade gibi bazı haklar için sürekli ısrar etmiştir.

Şiir hiçbir zaman ortak yaşam amacı için kullanılmamıştır. Düzyazı tüm kirli işi kendi omuzlarına yüklemiştir; tüm mektupları yanıtlamak, faturaları ödemek, makaleler yazmak, konuşmalar yapmak, işadamlarının, mağaza sahiplerinin, avukatların, askerlerin ve köylülerin ihtiyaçlarına hizmet etmek hep onun görevi olmuştur. (…) Düzyazı öylesine mütevazıdır ki istediği yere gidebilir; hiçbir yer onun girebilmesi için çok alçak, çok kirli veya çok aşağı değildir. Oldukça sabırlıdır ve alçakgönüllü şekilde açgözlüdür.”[2]

İşte şairler öncelikle romanın bu hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan yapısını değerlendirmek ister, romanın hayatı bütünüyle yansıtan kurgusuna talip olurlar. Çünkü roman hayatı bütünüyle aktarma imkânına sahip yegâne yazınsal türdür. (Romanın hayatı bütün olarak anlatabilme kabiliyetini söylerken onun diğer türlere olan üstünlüğünü değil sadece yapısal özelliğini belirtiyoruz.)

Modern romanlardaki istisnalar bir yana zaten roman hayatlar üzerine yazılır, romanlarla hayatlar anlatılır. Yazılsa elbette herkesin ‘hayatı roman’ olacaktır. Şairde, romana yönelerek bir “hayat” yazmak ister. Bunu yaparken de yaşadıklarının tümü oraya yansısın ister. Zaten roman da toplumsal yaşamı, insani ilişkileri, ayrılıkları, ölümleri, çatışmaları bütün bir hayatı metne yayarak aktarır.

Bu anlamda bir hayatı bütünlüklü olarak anlatmaya niyetlenen yazarların çaldıkları kapı roman durağı olmuştur. Şair romanlarının ağırlıklı olarak otobiyografik özellikler taşıması boşuna değildir. Çünkü kurmaca (roman) burada onlara hem kendilerini gizleme hem de hayatlarını anlatmak imkânı sunar.

Şairlerin kendilerini ötekileştirerek, sanki bir başkasının hayatını anlatıyormuş gibi kendi özyaşamlarını anlatmalarını sağlar. Şairler için romanın diğer bir cazip yanı ise, sanat görüşlerini bir kurmaca içerisinde anlatabilme imkânı sunabilmesidir. Çünkü bir romanın içine her türlü görüşü sığdırmak mümkündür. Bu nedenle pek çok şair sanat manifestolarını romanlar aracılığıyla sergilemişlerdir.

Şiir,

her dönemde daha sınırlı ve seçkin bir zümrenin, roman ise daha geniş halk yığınlarının ilgi gösterdiği bir tür olmuştur. Şiirin başat bir tür olduğu dönemlerde, roman daha alt bir tür olarak görüldüğünden şairler belli bir süre romandan uzak durmuşlardır. Ancak 19. yüzyıldan itibaren özellikle büyük yazarlar tarafından yetkin örneklerinin verilmesiyle birlikte şairler de bu türe ilgi göstermeye başlamışlardır.

Roman bu yaygınlığı çerçevesinde, toplumsal yaşama, sorunlara, siyasete el atarken, hayatın nabzını tutmaya soyunur. Bu anlamda roman sadece toplumsal hayatlar anlatmakla kalmaz yeni bir hayat teklifinde de bulunur. Bu teklifi deneme diliyle değil kişiler aracılığıyla ve duygularla, dramatik kurguyla yapmak okur açısından daha caziptir.

Roman bu işleviyle de caziptir. Ama romanın en temel özelliği bir hikâye anlatmasıdır. Romanın tarihsel süreçte saygınlık kazanmasıyla birlikte hayatı bütünüyle aktarmak ve “hikâye anlatmak” arzusundaki şairler romana yönelmişlerdir.

Örneklere bakılırsa şairler çoğu kez şiirle anlatamadıkları “hikâye”leri romanla anlatırlar. Çünkü şair için bir dönem gelir ki tek tek tuğla koymaktan çok bütün bir binanın inşasını hikâye etmek, o tuğlaların nasıl yerleştirdiğinin, niçin yerleştirdiğinin bir bir anlatılması gerekir. Şair de bu binayı resmetmeye başlar. Çünkü açıktır ki şiir anlık duygularla ve yakalanan bir sesle yazıldığı için, roman gibi bütünlüklü bir fotoğrafı ortaya çıkaramaz.

Romanın bir hayata bütün ayrıntılarıyla bakan yapısı şairleri cezbeder. Şair tam da bu anda romana başvurur. Bu anlamda şair, bir romanı, duygularını, imgelerin buyruğundan kurtarıp, sayfa sayfa açarak, her şeyi bir bir ortaya dökerek, ‘size bütün bunları bir de böyle anlatayım’ demek için yazar. Her şeyi bir başka biçimde, bir başka dille anlatayım demek için yazar. Şiirle hiçbir zaman anlatamayacağı olaylara, hikâyelere eğilir, hayatla ödeşir, kendisini daha rahat hissederek eksik hiçbir şey bırakmadan bütünlüklü olarak anlatır.

Belki de bu ihtiyaç şiirle, roman/öykü arasına konan mesafeden kaynaklanır. Roland Barthes şiir ile düzyazının ilişkilerine bakarken çağdaş şiir anlayışıyla birlikte şiir ile düzyazının, şiir ile hikâyenin arasının açıldığı tespitini yapar. Oysa Barthes’e göre, klasik şiir ile hikâye/düzyazı iç içedir. Aralarına kalın, belirleyici çizgiler çekmek zordur. Zaten şiir o dönemde farklı bir dil olarak algılanmaz.

Sadece düzyazının süssel bir çeşitlemesidir: “Klasik şi­ir düzyazının süssel bir çeşitlemesi, bir sanat’ın(yani bir uy­gulayımın) meyvesi olarak duyumsanırdı yalnızca, hiçbir za­man farklı bir dil olarak ya da özel bir duyarlığın ürünü ola­rak duyumsanmazdı. O zaman şiir her türlü anlatma biçimin­de öz olarak bulunan gücül bir düzyazının süssel, anıştırıcı ya da yüklü bir denkleminden başka bir şey değildir.

‘Şiirsel’, klasik çağlarda, hiçbir genişlik, hiçbir duygu derinliği, hiçbir tutarlılık, hiçbir ayrı evren belirtmez, yalnızca sözsel bir uy­gulayım”dır.[3]Roland Barthes, çağdaş şiirin günümüzde bu özelliklerinden tümüyle uzaklaştığını, başka bir şeye dönüştüğünü belirtir: “Şiir artık süslerle bezenmiş ya da özgürlükleri bu­danmış bir düzyazı değildir. İndirgenmez ve kalıtımsız bir ni­teliktir. Özellik değil, tözdür artık.”

Jorge Luis Borges, Roland Barthes’le benzer bir düşünce içerisindedir. O da şiir ile hikâye/düzyazı arasındaki mesafenin günümüzde açıldığını düşünmektedir. Hem şair hem de öykücü olan Borges, şairlere epiği önerirken, temel düşüncesi şiir ve hikâyenin birlikteliğidir. Borges “Hikâye Anlatımı” başlıklı konferansında[4] İlyada, Odysseia’dan yola çıkarak günümüzde şiirdeki en büyük eksikliğin “epik” yazamamak olduğunu belirtir.

Bu bağlamda “hikâye” anlatmanın önemine dikkat çeker. Yüzyıllardır hikâye anlatmanın ve dinlemenin insanın hafızasına yer ettiğini ekler. Son zamanlarda epiğin edebiyattan çekildiğini, iki yıkıcı dünya savaşı geçirmemize rağmen bunlardan hiçbir epik çıkmadığı tespitinde bulunur. Epiğin en belirgin özelliğinin hikâyeye yaslı anlatımı olduğunu ifade eden yazar, geleneksel yapıda şiir ve hikâyenin farklı olmadığını, hem şiir söyleyenler hem de dinleyenler açısından bunların ayrıştırılamayacağını iddia eder.

Borges’e göre insanlar, bir şekilde epiğe aç ve susuzdur. Bu bağlamda hikâye anlatmak ve şiir söylemek tekrar bir araya gelebilirse, o zaman çok önemli bir şey gerçekleşebilir: “İnsanların öyküler anlatmaktan ya da dinlemekten bıkacağına inanmıyorum. Ve bir öykünün anlatılması hazzının yanı sıra şiirin asaletinin ilave hazzını da alırsak, o zaman büyük bir şey gerçekleşmiş olacak.” İşte şairler bu hikâye anlatma ihtiyacı nedeniyle romana yönelmiştir denilebilir.

Kuşkusuz her yazar kendisini, duygularını en iyi ifade ettiği türde yazar. Başka bir şekilde yazamadığı için bu türleri seçer. Zaten bir yazarın portresi de tüm bu yazdıklarının toplamıyla ortaya çıkar.

Şiirle o duygularını daha iyi ifade ediyorsa şiirle, romanla daha iyi ifade ettiğini düşünüyorsa o türde yazar. Biz bu yazıda daha çok şairlik kimlikleriyle öne çıkmış, ünlenmiş olmakla birlikte roman da yazan yazarların, roman yazma gerekçelerine ve bu romanların ortak paydaları olup olmadığına bakacağız.

Şairler niçin roman yazma ihtiyacı duyar ve yazdıkları romanlarda ortak karakteristik özellikleri var mıdır sorusuna cevap arayacağız. Rainer Maria Rilke / Malte Laurids Brigge’nin Notları, Cesare Pavese / Ay ve Şenlik Ateşleri, Sylvia Plath / Sırça Fanus, İngeborg Bachmann / Malina yukarıda sorduğumuz sorulara cevap arayacağımız şairler ve romanları.

Modern şiirin zirvelerinden olan Rainer Maria Rilke, sanat yaşamında sadece bir roman yazmıştır: Malte Laurids Brigge’nin Notları.Rilke, bu günlük-romanında Malte adlı genç şairin gözünden, bütün bir dünya kültürü ve edebiyatında gezinti yaparken, yabancılaşma, yalnızlık, ölüm, Tanrı kavramları etrafında eşsiz bir metin çıkarır ortaya.

Genç şair bir yandan çocukluk anılarına, bir yandan şehrin yabancılaştırdığı insanlara bakarak bir yüzyıl manifestosu oluşturur. Roman, bir anlamda şairin roman yazma gerekçelerine ilişkin ipuçlarını da bünyesinde barındırır. Öncelikle “şiir”, romanın temel meselesidir. Baştan sona şiiri, şairleri tartışırken yazarın sanat görüşlerini içerir. Öte yandan otobiyografik bir yanı vardır.

Rilke’nin aşk kırgınlıklarını, yenilgilerini, kent gözlemlerini, çocukluğunun iz bırakan anılarını yansıtır. Rilke hiçbir şeyi dışarıda bırakmaz, anılarını, mektuplarını, şiir görüşlerini, her şeyi romana aktarır. Bu kolajdan bir hayat ortaya koymaya çalışır. Ayrıca anlatım tümüyle şiirseldir ve şiirin gücüne yaslanmıştır.

Malte Laurids Brigge’nin Notlarıbir yüzleşme, iç döküş ve Rilke’nin sanat görüşlerini yansıttığı manifesto niteliği taşır: “Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve bütün bir ömür boyu, mümkünse uzun bir ömür boyunca anlam ve lezzet toplamalıydı, ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar sanıldığı gibi, duyguların değil (duygu erkenden vardır birçok kişide), yaşamış olmanın verimidir.

Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehirler görmeli, insanları, nesneleri görmeli, (…) beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır yaklaşmakta olduğunu sezdiği ayrılıkları düşünebilmeli. Fakat benim bütün mısralarım böyle doğmadılar, hiçbiri şiir değil şu halde.”[5]

Yirmi sekiz yaşındaki genç şair Brigge, roman boyunca bütün bir hayatını yorumlar. İyi şiirler yazamadığını, bir hiç olduğunu ve hayatta olmak istediği yeri düşünür. Brigge kültüre, dine, edebiyata, felsefeye, ölüme, kadınlara, çocukluğa ilişkin düşüncelerini not almaya başlar.

Paul Verlaine’den başlar, sonra Baudelaire’i anar ve onun şiirini yorumlar. Schiller’den, Puşkin’den, Nekrasov’dan, Monet’den, Flaubert’ten söz eder, onlarla ilgili düşünceler ileri sürer. Ama bütün bunları şiirsel bir dille, yoğun bir anlatımla gerçekleştirir.

Kuşkusuz bir sanatçı portresi tüm yazdıklarıyla (şiir, roman, öykü) tamamlanır. Ancak kimi yazarlar anılmak istedikleri tür ya da kimlik yerine hiç istemedikleri yan türle ünlenebilmektedir. Örneğin bir yazarın şair kimliği geri planda kalarak yazarın hiç istemediği bir durum ortaya çıkabilmektedir.

Yazar için asıl tehlike belki de budur. Bu kaderi yaşamış şairlerden biri Cesare Pavese’dir. Kendini hep bir şair olarak gören Cesare Pavese’nin gerek günlükleri (Yaşama Uğraşı), gerekse roman ve öyküleri onun şair kimliğinin önüne geçmiştir.

Yayınlanmış öyküleri yanında yedi romanı da bulunan Cesare Pavese’nin Ay ve Şenlik Ateşleri[6]bir anlamda vasiyet kitabıdır ve ağırlıklı olarak biyografik unsurlar içerir. Yıllar sonra doğduğu köye gelen anlatıcı, hayatla, geçmişiyle, yaptıklarıyla yüzleşir. Anlatıcı çocukluğuna, safiyetine yeniden döner. Doğa sevgisi, etkileyici betimlemelerle gün yüzüne çıkar. Kaderin belirleyiciliği kitabın temel vurgularından biridir.

Pavese, şiir ve romanın doğuşuna ilişkin nitelikli görüşler geliştirmiş bir yazardır. Pavese, şiir yazarken, başlangıcı ve sonu kendisi olan belli bir duyuşun hemen bir anlam kalıbına döküldüğünü, burada doğaya özgü bir takım ayrıntıların şiire katılmadığını belirtir. Ama diğer yazın türlerinde, örneğin romanda dizginleyemediğimiz düşçülüğümüz ve pek çok perspektif devreye girer.

Bu anlamda şair, şiir yazarken pencereden dışarı bakarken, romancı neredeyse hiç yerinde oturmaz. Ama Pavese şiir ile romanın aynı kökten çıkmış olduğunu düşünür. Ona göre kendi şiirlerindeki anlatılan düşüncelerin “otobiyografik kökeni” olması onu romanın dünyasına yaklaştırır: “Gerçek yaşantıları üçüncü kişi ağzından anlatmak teknik bir inceliktir, ama elbette bu her zaman yazarın bildiği bir gerçeklikle başlamalı, bu yüzden de otobiyografik olmalı. Senin romanlarında olduğu gibi.

Öyleyse şiirle roman da tiyatroyla aynı kökten çıkmış olmalı. Birçok kişiler konuşsa bile, konuşan yazarın kendisi değil midir?”[7]Pavese’in buradaki çıkış noktasının şiirdeki “ben” ile romandaki “ben”in aynı kişi olması yaklaşımı yattığı görülmektedir. Ancak bu tutumun hem şiirin hem de romanın otobiyografi olması durumunda geçerli olduğu açıktır.

Pavese, şiir yazma ve roman yazma döneminin bir atmosferle ilgili olduğunu belirtir. Roman yazıp şiir yazmadığı dönemi günlüklerinde şöyle açıklar: “Küçük şiir önemli bir şey değil, ama gelecek için umut verici. Bu konuda enine boyuna düşündükten ve şimdiki anlatı havasından kurtulduktan sonra yenilenmiş bir hevesle bu şiire döneceğimi umuyorum.” (s. 146) Pavese’nin “anlatı havası”ndan kastı kuşkusuz şiir dışı bir duyarlığı işaret etmektedir. Yine bir romanından söz ederken, daha önceki şiirlerinde işlediği konuları bu romanda yeniden dile getirdiğini belirtir.

Son romanı Ay ve Şenlik Ateşleri ile ilgili olarak günlüğüne düştüğü not ise ilginçtir: “Her şeyi koymalıyım bu kitaba.” Demek ki şairleri roman yazmaya iten nedenlerden biri “otobiyografik” iç döküş ise diğeri de hayatlarındaki her şeyi kayda geçirme amacıdır.

Sylvia Plath’ın yazdığı tek romanı Sırça Fanus da tümüyle otobiyografik özellikler taşır. Plath bu romanında, “uyuyamayan, yazamayan bir şair”in, toplum dışına düşmesini, yalnızlığını, yaşadığı bunalımları ve intihar arayışlarını anlatır. Bir üniversite öğrencisi olan genç kız, bir yandan şiir yazmakta, bir yandan da geleceğini bir şair olarak nasıl kurgulayacağının sıkıntısını yaşamaktadır.

Esther, bütün gününü şiire verirken, kadınlık ve annelik durumunun şairliğini etkileyeceğini düşünmektedir. Roman boyunca genç kız, kadın olmak, bu hayatta var olmak ve şair olmak duyguları etrafında ağır psikolojik bunalımlar yaşar, tedaviler görür. Etrafındaki insanlar bir edebiyatçı, şair olarak onun inceliklerini anlayamazlar. Hem kariyer hem de aşk arayışında başarısız olan Esther âdeta kıyıya vurur. Şiir tüm ilişkilerinde merkezdedir: “Buddy, benim gibi bir kız bütün günlerini şiire veriyorsa şiirde mutlaka bir şeyler olması gerektiğini söylüyordu.

Bu yüzden her buluşmamızda ona biraz şiir okuyor ve okuduğum şeylerde ne bulduğumu anlatıyordum.”[8]Okuldaki bir profesörün onun yazdığı bir öyküyle ilgili olarak “düzmece” demesi onun ruhunda derin bir yara açar. Kahraman bu bunalımlı anlarında roman yazmaya karar verir: “İçim sevecenlikle doldu. Kitabın kahramanı ben olacaktım. Elbette maskelenmiş olarak. Adım Elaine olacaktı.” Ama vazgeçer. Vazgeçme gerekçesi de ilginçtir: “Başımdan hiç aşk macerası geçmemişken, hiç çocuk doğurmamışken, ölen birini bile görmemişken, nasıl yazabilirdim yaşam hakkında.” (s. 117) Okuldaki ders seçimleri de bir şair bakışını yansıtır: “Zorunlu derslerden biri on sekizinci yüzyıl edebiyatıydı.

Akıl yolundan hiç şaşmadan minicik yoğun dizeler yazan bütün o kendini beğenmiş ozanlarıyla on sekizinci yüzyıldan nefret ediyordum. Bunun için o dersi atlamıştım. Zamanımın çoğunu Dylan Thomas’a ayırmıştım.” (s. 121) Esther, şiirin bir avuç toz olduğunu söyleyen doktor erkek arkadaşına gıyabında şöyle cevap verecektir: “Senin kesip biçtiğin kadavralar da öyle. Tedavi ettiğin insanlar da. Toz ne kadar tozsa onlar da o kadar toz. Sanırım iyi bir şiir o insanların yüz tanesinin toplamından daha uzun yaşar.” (s. 58)

Romanın diğer bölümleri ise ağırlıklı olarak, psikolojik tedaviler, şok seansları ve intihar biçimleri üzerinedir. Bu bölümlerde Plath açıkça geleceğine ilişkin öngörülerini kaleme getirir. Sırça Fanus’ta, Sylvia Plath’ın hayatla, çevreyle, yaşadıklarıyla ödeştiği, bir anlamda bütün bunlara fatura çıkardığı görülür. Günlüklerine, yaşam öyküsüne bakıldığında bu çok daha açıktır.

Bu kitabın ilk baskısının Victoria Lucas adıyla basılması da benzer bir yaklaşımın ürünüdür. Hele Ocak 1963’te basılan bu kitaptan bir ay sonra Şubat 1963’te yaşamını yitirdiği düşünülürse kitap bir hayat manifestosu olma özelliğine kavuşur. Kendi adıyla yayımlamaması da elbette benzer kaygılar ve özyaşam hikâyesi olarak algılanmasının önüne geçme isteği olsa gerektir. Arkadaşına yazdığı bir mektupta Sırça Fanus’u “kendini geçmişten kurtarmak için yazdığını” belirtir.

Şairin romanında en dikkat çekici özelliklerden biri şiirselliktir. Sırça Fanus’un pek çok bölümü her hâliyle bir şair elinden çıkma olduğunu belli eder: “Balo salonunun penceresinden ışıklar ve sesler dökülüyordu, ama birkaç metre ötede gecenin karanlığı bir barikat gibi yükseliyor ve geçit vermiyordu onlara.

Yıldızların sonsuzlukta eriyen pırıltısında ağaçlar ve çiçekler serin kokularını salıyordu. Aysız bir geceydi.” (s. 105). “Paris’i, kentten hızla uzaklaşan bir ekspresin yük vagonundan seyretmeye benziyordu; hani kent her saniye biraz daha küçülür, ama insan gerçekte kendisinin küçüldükçe küçüldüğünü, yalnızlaştıkça yalnızlaştığını, bütün o ışıklardan ve o coşkudan saatte bir milyon mil hızla uzaklaştığını hisseder ya, onun gibi bir şey işte.” (s. 21)

Malina, IngeborgBachmann’ın deyişiyle düşsel bir özyaşam hikâyesidir. Roman bütünüyle bir iç döküş, yüzleşmedir. Baştan sona şiirsel biçimle oluşturulan roman onun yazarlık manifestosu gibidir. Âdeta sanatla, hayatla ödeşir. Şiirle söyleyemediklerini romanla bir bütünlük içinde söyleme amacındadır.

Romanda, BEN, Malina ve İvan üzerine yoğunlaşılarak gecede geçmişin tarihi anlatılır. BEN bir yazardır ve sevgilisi İvan üzerine bir roman yazacaktır ama bir düşten bilmektedir ki, bu kitap cehennem üzerine yazılmış bir kitap olacaktır. Neden? Çünkü kitaptaki BEN’in İvan’a aşkı, artık başkalarınca anlaşılmasına, paylaşılmasına olanak bırakmayan bir yoğunluk düzeyine erişmiştir. Böyle bir aşk artık İvan için yaşanabilir değildir. Böylesi duygusal bir çıkmazı yaşayan kahraman, aynı zamanda kurulu düzenin bütün kurumlarına ve yerleşik aktöreye de şiddetli karşı çıkar.

İnsansız bir aşkı yaşayan BEN, İvan için yazmak istediği kitabı artık asla yazamayacaktır, bu da hem kendinin hem de bütün insanlığın sonu olacaktır: “Evde yalnız oturuyorum ve makineye bir kâğıt takıyorum, tuşlara düşünmeden vuruyorum: Ölüm gelecek.”[9]Romandaki Malina, yazarın ikinci, erkek kişiliğidir. Anlatıcı BEN, ikinci kişiliği Malina ve sevgilisi İvan üzerinden toplumsal sorunları, kişilik sorunlarını, psikolojik açmazları ve sanat-edebiyat tutumunu tartışır. Anlatıcı Malina ile birlikte yaşarken İvan’a âşıktır. Sonunda uyku haplarıyla kadın ölüme gidecektir.

Kitap neredeyse baştan sona şiirsel bir biçime yaslanmıştır: “Gözlerden birinin ucunda tek bir gözyaşı damlası beliriyor, ama yuvarlanmıyor, soğuk havada kristalize oluyor, giderek büyüyor, ikinci bir dev küreye dönüşüyor, dünya ile birlikte dönmek istemeyen, fakat kendini dünyadan koparıp sonsuz uzaya atılan bir küre.” (s. 301)

İngeborg Bachmann “sizin için üretiminizde en önemlisi nedir, şiirleriniz mi, radyo oyunlarınız mı, yoksa düz yazılarınız mı?” sorusuna şöyle cevap verir: “Bana göre bunların hepsi bir bütün, değişik yönlerden ve değişik araçlarla aynı noktaya yöneltilmiş saldırılar ve keşif yolculukları.

Benim için önemli olan tek şey, doğru bir zamanda yazmayı kesmem ve bir başka yerde yeniden yazmaya başlamam. Artık içimden şiir yazmaya zorlasam bile şiir ‘yazabileceğim’ kuşkusu içine girdiğim anda şiir yazmayı bıraktım. Ve yeniden şiir yazmak zorunda olduğuma, bu şiirlerin o zamandan bu yana edinilmiş deneyimlere uyacak kadar yeni olacaklarına inanıncaya kadar da şiir yazmayacağım.”[10]Bachmann’a göre insan romana ancak içinden gelen bir zorlamayla geçebilir: “Bazen bir kısa öykü ya da bir radyo oyunu yazmak istiyorum, ama ansızın ortaya başka bir şeyin çıktığının farkına varıyorum. Böylece bir defasında bir senaryo yazdım.

İlk romanıma başlamam da böyle oldu. Sanki her şey bir çember içinde oluşmakta, beni anlıyor musunuz? Yapılması gereken şey, olanakları kavramak ve doğru işlemek.” (s. 125)

Sonuç olarak, şair, roman yazarak imgeden bizzat gerçekliğe geçer. Şiirin kendisinden kopar ama şairane tutumdan kopamaz. Dilde, kurguda, bakış açısında şair duruşu hep hissedilir. Her cümlesi bir şairin elinden çıktığını belli eder. Şiirsellik, yoğunluk ve dil bilinci en üst seviyededir.

Hiç şüphesiz şiirinin “roman”ını yazar ve toplumsal yaşama, insan ilişkilerine, hayatın kendisine daha somut bir şekilde yaklaşır. Artık tek bir manzaraya değil, bütün bir kente, dünyaya bakmaktadır. Şiirde zaman, sıkıştırılmıştır; romanda ise hayata yayılmıştır. Her şeyde sadece “ben” değil “öteki” de vardır ve zaten roman ben ve öteki ikilemi üzerine kurgulanmıştır. Şair, şiirde, hayatla arasındaki gerilimin yansımalarını anlatır. Romanda ise bu gerilimin “hikâye”sini yazar. Kısaca şair, romanıyla şiirinin kaynaklarını, arka planını varoluş şartlarını yansıtır. Bu anlamda romanda kendini gizlemez, gizleyemez. Zaten romanla kendi hayatının görünümüne bakmak istemiştir. Çünkü roman, yaşamın kitabıdır.

——————————————————————————–

[1]D. H. Lawrence, Anka Kuşu, Bilgi Yayınevi, 1. Basım 1966, s. 130.

[2]Virgina Woolf, Granit ve Gökkuşağı, İletişim Yayınları, 1. Basım 2010, s. 18-21.

[3]Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi, Metis Yay., 3. Baskı 2006, s. 40.

[4]Jorge Luis Borges, Şu Şiir İşçiliği, De Ki Basım Yayım Ltd. Şti., 1. Baskı 2007.

[5]Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, De Yayınevi, 1. Baskı 1966, s. 18.

[6]Cesare Pavese, Ay ve Şenlik Ateşleri, Can Yayınları, 3. Basım 2008.

[7]Pavese, Yaşama Uğraşı, E Yayınları, 1. Baskı 1973, s. 69.

[8]Sylvia Plath, Sırça Fanus, Can Yayınları, 5. Basım 2008, s. 68.

[9]Ingeborg Bachmann, Malina, Bilim/Felsefe/Sanat yayınları, 1. Baskı 1985, s. 80.

[10]Bachmann, Bu Tufandan Sonra, Metis Yayınları, 2. Basım 1998, s. 119.

Tosun Necip

Alıntıdır : tosunnecip.blogcu.com/sair-roman-yazarsa/10158761

Yazara bu emeği için teşekkür ederim. Yazısını ve tüm burada alıntı yazıları emeğe saygım olarak link vererek paylaşıyorum. Bilgi yazana saygı çerçevesinde paylaşarak çoğalır.

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!