ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şairin yaşamı ve şiirin gücü

Sosyal Medyada Paylaş:


İnsanı mükemmel şekilde yaratan Allah, ona birçok hasletler vermiştir. Bu hasletler bir taraftan insanı güzelleştirirken, diğer taraftan insana dünyayı güzelleştirme duygusu vermiştir. İnsan bu duyguyla ömrü boyunca güzellik ve estetik peşinde koşar. Bu anlamda insanın yeryüzü serüveni, aşk ve estetik serüvenidir. Bu yüzden insan güzellik karşısında sarsılır, bir şiirle etkilenir bir şarkı veya türküyle kendinden geçebilir. Bütün bunlar sanatın gücünden ve insanın içindeki o ilahi üflemeden kaynaklanır.

İnsanı duygu ve düşünce yönüyle etkileyen en önemli sanat hiç kuşkusuz şiirdir. Şiir insanın bütün dünyasını kuşatır. Güzel ve derinliği olan bir şiir insanı aşkınlığa sürükler. Tıpkı zikir halindeki bir derviş gibi ona trans hali yaşatır, kendinden geçirir. İnsana böylesine aşkınlık yaşatan şiir, gücünü aşk, öfke ve inançtan alır. İnsanın yaşadığı duygular yüreğinin sesini dile getirir, hislerinin kelime ve mısralara dökülmesine vesile olur. Böylece insanı yüreğinden yakalayan güçlü ve büyük şiir doğar. Bu anlamda şiir, insanı öylesine bir yerden yakalar ki, insan onu okuduğu veya dinlediğinde bambaşka bir hale girer. Bu durum neşeli olduğumuzda hoşumuza giden bir türkü veya bir şarkının dudaklarımızdan gayri ihtiyari dökülmesine benzer. Bu duygu ister acı ister sevinçten kaynaklansın fark etmez. Önemli olan insanın her iki duyguyu da içselleştirmiş olmasıdır. Örneğin şairlerin bir kısmının acıdan, diğer bir kısmının zevkten ilham alması buna benzer. Çünkü acı veya zevk ile insan kendinden geçebilir. Bu anlamda şiir insanın duygu dünyasını zenginleştirir, hakikat ile hayal arasında götürüp getirir.

İnsanı bu denli etkileyen güçlü şiirleri cins kafa dediğimiz, yaşantısıyla şiirini birleştirmiş, fiziki dünya ile metafizik dünyayı içselleştirmiş, yaşayarak hislerini kaleme almış şairler yazmıştır. Bu şairlerin şiirleri gücünü ve büyüklüğünü, yaşanmışlıktan almıştır. Bu şairlerin hayatları da şiirleri gibi duygu yüklüdür. Ya trajik aşklar yaşamışlardır ya derin acılar çekmişlerdir. Hayatları ister zevk isterse kahırla geçsin hep maceralı ve trajiktir. Onlar Yunus gibi “kahrında hoş, lütfun da hoş” zihniyetiyle ayrım yapmadan her şeyden zevk ve ilham almaya bakmışlardır. Bu yüzden aşkı da zevki de acıyı da en güzel şekilde dile getirmişlerdir.

Bu anlamda Cemal Süreya şairin hayatı ile şiiri birbirinden ve “Şairin hayatı şiire dâhildir” diyerek bunu en güzel şekilde ifade eder. Hatta İkinci Yeni’nin bu usta şairi kendi şiirini de yaşamından hareketle oluşturmuştur. Ona göre şairin şiiri yaşamından, yaşamı şiirinden ayırmak mümkün değildir. Birçok şair gibi onun da şiirlerini çözmek için hayatından yola çıkmak gerekir. Örneğin onun şiirindeki cinselliği yaşamından soyutlamak mümkün değildir. Şiirinde kadın tensel olarak yer alır ve cinsel bir objeye dönüşür. Onun şiirindeki bu bakış aynı zamanda yaşantısı ve dünya görüşünün bir sonucudur. Yine İkinci Yeni’nin Ece Ayhan’ı yaşamıyla şiirini örtüştürmüş bir şairdir. Kenardan gelmiş kenarın şiirini yazmıştır. Cemal Süreya ile siyasalda okuyan ve İkinci Yeni içinde sayılan ama farklı dünya görüşüyle onlardan ayrılan Sezai Karakoç’un şiirinde ise kadın fiziki boyutuyla değil metafizik boyutuyla yer alır. “Bir kadını al yont yont anne olsun” diyen Karakoç, kadına bambaşka bir pencereden bakar. Bu iki şairin şiirlerini yaşamları ve dünya görüşleri oluşturur. Örneğin her ikisi de kendi pencerelerinden güçlü şekilde kadını anlatır. Bu anlatıştaki güçlerini yaşanmışlıklarından alırlar.

Büyük şairlerin yaşamı da büyüktür. Vasat bir hayattan büyük bir şiir çıkmaz. Şiirin büyüklüğü şairin yaşamışlığının zenginliği ve büyüklüğüyle orantılıdır. İmparatorluk bakiyesi şairlerimizden Abdülhak Hamit’in, Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın şiirlerinin büyük oluşları ardındaki sır, onların yaşamlarının zenginliğinde aranmalıdır. İmparatorluğun yıkıntılarından büyük şiir çıkmıştır. Her birinin İmparatorluktan Cumhuriyete yaşanan sancılı geçişi; hafakanları, bunalımları arayış ve yalnızlıklarıyla kişilikleriyle örtüştürerek şiirlerinde ortaya koymuşlardır. Abdülhak Hamit’in metafizik, Yahya Kemal’in medeniyet, Necip Fazıl’ın fikir çilesinin büyüklüğü yaşanmışlıkların sonucudur. Ataol Behramoğlu “Şairler, memur olamaz” derken şairin özgürlüğünü dile getirdiği kadar, yaşanmışlığının da zengine vurgu yapmak istemiştir. Çünkü alışılagelmiş bir memur yaşamından büyük şiir doğmaz.  Her günü birbirine benzeyen bir şairin, yazdığı şiirler ancak kendini tekrar olabilir.  Nazım Hikmet’in şiiri yaşamıyla büyüktür. Necip Fazıl’ın fikirsel bunalımları, vehimleri ve ölüm karşısındaki tavırları yaşamının zenginliğiyle orantılıdır. Onun şiirinin yegâne ilham kaynağı yine kendi hayatıdır. Zira Üstadın her eserinde kendisi ve hayatı vardır. Kaleminin mürekkebini kanıyla doldurduğunu söyleyen bir şairin şiirini hayatından ayrı düşünemezsiniz. Örneğin:

“Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe

Deliler köyünden bir menzil aşkın

Her fikir içimde bir çift kelepçe”

Ya da

“Gördüm ki, ateşte cımbızda yokmuş

Fikir çilesinden büyük işkence”

dizelerindeki fikir çilesini anlatmadaki büyüklüğü başka nasıl izah edilebilir? Bir bunalım ancak bu denli güzel ve sarsıcı anlatılabilir. Bir bunalım bir fikir çilesi bir nesirde dahi bu kadar güzel anlatılamaz. Örneğin yalnızlığı hepimiz yaşarız ve herkesin kendine has bir yalnızlığı vardır. Hisseder ama ifade edemez. Birçok şair yalnızlık konusunda şiirler yazmıştır ama hiç kimse Özdemir Asaf’ın “Yalnızlık paylaşılmaz” dizesindeki gibi veciz,  Cemal Süreyya’nın şiirindeki;

“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem

Yalnızlığın başkenti orasıdır”

gibi derinlikli ve anlamlı anlatamamıştır. Yedi Güzel Adam’dan Cahit Zarifoğlu’nun “Çağın küçük bulanığı” başlığıyla yazdığı şiirde:

“Ah şu yalnızlık

Kemik gibi

Ne yanına dönsem batar”

Yazdığı dizeler kadar yalnızlığı güzel ve anlamlı başka kim anlatabilir. Şairlerin bu dizelerindeki güçlü söyleyiş ve sarsıcı ifade ve çağrışımlar, onların yalnızlığı en sarsıcı ve en derin şekilde yaşamasından kaynaklanmıştır. Eğer yalnızlığı bu denli ağır yaşamamış olsaydılar sözlerin gücü bu denli etkili ve sarsıcı olmazdı.  Şiirin gücünü anlatması açısından bunlar iyi birer örnektir.

Şiirin etkileyici ve sarsıcı gücü şairin yaşantısıyla orantılıdır. Sırf iş olsun diye yazılan metinlerle, hissedilerek, duyularak ve yaşanılarak yazılan metinler bir olamaz. Lav atan bir volkan gibi insanın içinden koparak gelen sözler bir yanardağ gibi insanın içinde patlamalar yaratır. Şiiri diğer edebi metinlerden ayıran ve ona özel bir değer verilmesinin nedeni işte bu noktada saklıdır.  Mısırlı düşünür Seyit Kutup “Kanla yazılmayan bir eser, hiçbir zaman kalıcı ve etkili olamaz” diyerek eser-yaşam arasındaki bağın altını çizmiştir. Seyit Kutup’un bu sözü şiir-şair bağlamında daha bir anlam kazanır. Şair bu gücü yaşanmışlık ve inanmışlığından alabilir ancak. Bu bazen aşk, bazen inanç, bazen fikir olarak ortaya çıkar güçlü söyleyiş. Çünkü şair, şiirinin gücünü ancak yaşantısının zenginliğinden alarak ortaya koyabilir. Örneğin fikir ve aşkı aynı potada eriten Usta şair Ahmet Arif sevgilisine seslenirken:

“Yokluğun cehennemin öbür adıdır

Üşüyorum

Kapama gözlerini”

ve

Nelere, nelere baskın gelmez ki

Seni düşünmenin tadı”

diye yazarken içerdedir. Bu dizelerindeki derinliği, aşkı yani sevgiliye olan hasreti anlatmadaki ustalık yalnız şairin usta söyleyişiyle sınırlandırılamaz. Bu aynı zamanda şairin yaşanmışlığından aldığı ilhamı, içerde/zindanda çektiği acı ve hasretin büyüklüğünü gösterir. Zira burada şair aşk, hasret ve mahpusluktan beslenmiştir. Mahpus olan adama sevgilinin hayali bile güzel gelir. Ve bu yüzden şair “Nelere, nelere değmez ki seni düşünmenin tadı” diye seslenir. Bu anlamda yine unutulmaz mısralara imza atan ve yazdığı Mona Roza şiiri elden ele dolaşan Üstat Sezai Karakoç’u anmamak mümkün değildir. Karakoç efsaneleşen Mona Roza şiiriyle modern şiirimizin en güzel aşk şiirini yazmakla kalmamış, yaşamış olduğu platonik aşkı kelimelerle ölümsüzleştirmiştir.

“Açma pencereni perdeleri çek

Mona Roza seni görmemeliyim

Bir bakışın ölmem için yetecek

Anla Mona Roza ben bir deliyim

Açma pencereni perdeleri çek

Yağmurdan sonra büyürmüş başak

Meyveler sabırlar olgunlaşırmış

Bir gün gözlerimin ta içlerine bak

Anlarsın ölüler nasıl yaşarmış

Yağmurdan sonra büyürmüş başak”

dizeleriyle kadını metafiziğiyle ele almıştır. Şairin şiirindeki büyüklük, duygu yoğunluğu onun aşkının büyüklüğüyle orantılıdır. Bir şairin böylesine güzel ve sarsıcı bir şiiri yazabilmesi için onu hissedip duyumsaması gerekir. Şiirin büyüklüğüyle şairini aşkının büyüklüğü orantılıdır. Şiir bu yüzden her seven yürekte yankı bulmuş, bu yüzden efsaneleşmiştir.  Mahpustaki bir şairin (Ahmet Arif) sevgilinin hayalinde bulduğu tadı, burada şair (Karakoç) sevgilinin görünmemesinde, perdelerin arkasında gizlenmesinde arar. Ulaşılan sevgiliye değil, ulaşılmayana özlem duyar ve şiirini onun için yazar. Aşk-kadın ve tanrı arasında mistik bir söylemle insanı cinsellik kokmayan bir aşka yöneltir ve beşeri aşk ile ilahi aşkı birlikte verir.

Şiirin gücü şairin yaşanmışlığı ve bunu ifade tarzında saklıdır. Bu anlamda bedeli ödenmemiş mısraların kalıcı olmaz. Şair ciğerini parçalarcasına, kalbini kanatırcasına seviyor ve bu sevgisini aşk ve inançla mısralara dökebiliyorsa unutulmaz, destanlaşan şiirlere imza atabilir. Örneğin Mona Roza şiirini okuduktan sonra duyguları depreşmeyen kimse var mıdır? Kim bu şiirin üzerimizdeki tesiri ve etkisini yok sayabilir. Şiir, insanı yüreğinden yakalar, duygu ve düşünce yönüyle onu kuşatır. Bu kuşatmanın büyüklüğü şiirin büyüklüğüdür. Şiirin büyüklüğü ise şairin yaşanmışlığının büyüklüğü ve samimiyetinde saklıdır. Şiiri güçlü kılan şey nedir sorusunun cevabı işte buradadır. Özetleyecek olursak şiirin gücü, şairin hayatı ve yüreğinde saklıdır. Bu gücü fark edenler ancak büyük şiirler yazabilirler…

 Yazının alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!