ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Savaş ve Şiir

Sosyal Medyada Paylaş:

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile

Bitmez bir özleyiştir ölümden beter bile
        

Yukarıdaki dizeler Yahya Kemal’in Eylül Sonu isimli şiirinden alınma. Size neyi çağrıştırıyor? Klasik okul bilgisinin diliyle düşünülürse; vatan sevgisi, vatana duyulan tutkulu aşk, vatanperverlik….

Listenin bileşik isimleri ve tamlamaları uzatılabilir. Her şeyden önce bir karşılaştırma var bu dizelerde, peki karşılaştırılan ne? Yaşamsal işlevlerin son bulmasıyla vatandan ayrılışın acısı. İkincisi daha baskın çıkıyor.

Şiirin daha yakın bir okuması bize daha değişik bir anlam veriyor. Vatandan ayrılmasak; ama ölsek, bu pek üzmez bizi. Ne büyük yücelik değil mi? İlahiyatlar çekişmesi.

Vatan; içeren, doyuran ve besleyendir; kutsaldır. İnsan, yaşamasa da bu kutsallığın nuru içerisinde yüzebilir. Oysa, vatanın doyurganlığı, cömertliği, yüceliği soyut-kendinden menkûl değildir. Bütün bu nitelemeleri ona kazandıran somutlaşmış insan emeğidir; yani aslolan hayattır. 

Bir vatan, toprağın altında sıradağlar gibi yatanların değil, fabrikalarında, tarlalarında, caddelerinde, okullarında, hastanelerinde emek verenlerindir. Yaşamsız vatanın ya da dünyanın, kimse kusura bakmasın, hiçbir anlamı yok. Herkes vatanını sevdiğini söylüyor.

Gençlerimizi, Irak’ta ABD çıkarları için ölmeye, öldürmeye gönderenler de…biz de. Nazım’ın bir dizesini alıntıladık yukarıda, şimdi yine ustadan bir alıntıyla vatan sevgisi konusundaki farkımızı ortaya koyalım:

Bir sosyalist şairde memleket ve halkının sevgisi nasıl konkre, elle tutulur bir    toprağa ve gözle görülür, sesle konuşulur insanlara ait bir sevgidir. Ama onlar bunu bilmezler.

Onlar sevgilerini bile mücerret bir varlık olarak şiirlerine geçirirler. Halbuki, meselâ ben sosyalist şair, memleketimi ve halkımı tıpkı karımı sevdiğim gibi etiyle kemiğiyle seviyorum.[1]

 

Sevgi, elle tutulur olmayınca tutum da dolaylılaşıyor, ilkesizleşiyor. Bayrağı selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozan zihniyetin vatan sevgisi kimse için hiçbir anlam ifade etmeyen “ülkenin yüksek çıkarları”, “vatani gereklilik”, “milli mesele” gibi zırvalarla süsleniyor. Sonra, trenler birden cepheye giden trenler oluyor.

Raylardan dizeler geçiyor ansızın, örneğin Vietnamlı şair Giang Nam’ın 2.Cephe Dönüşü, 1.Cephe’den sonra nişanlandığı sevgilisinin öldüğünü öğrenince yazdığı şu dizeler:

                 Eskiden kuşlari yüzünden severdim doğduğum yeri, kelebekleri

                 Okul kaçağı günleri, hurma çubuğunu anamın

                 Şimdi gene seviyorum, ama her karış toprağında

                 Senin tenin ve kanın var diye sevgilim…

Ülke, üzerine titrenilendir bu dizelerde, aşkla bağlı olunan. Çünkü, o ülkenin sofrasına ekmek götürmek, çayına şeker katmakla; kendim gelemiyorum; ama sevgilerimi gönderiyorum demek arasında dağlar kadar fark var. 

Tren bu, istasyonda durmuyor, yola devam ediyor 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne varana, Berlin’e orak çekiçli bayraklar dikilene değin yolculuğumuz Sovyet topraklarında. Bir veda sahnesinde art arda dizilmiş iki vagon; ilki 1.Dünya Savaşı’na ait, Sovyet emekçilerinin savaşı sorgulamaya başlaması:

                        Savaş kimisinin yaşamla ödediği bir fatura

                        Milyonluk kazançtır kimisine

                        Kardeşler, daha ne kadar-

                        Katlanacağız bu ağır işkenceye? [2]

 

Sonraki vagonsa 2.Dünya Savaşı’nda faşizme karşı savaşmaya giden iki sevgilinin vedası:

                        Anayurt savaşı saflarına

                        Katılıyordu komsomollar                    

                        Buluştular yolculuk öncesinde,

                        Ayrılık öncesinde kasabalarından.[3]

Savaşta, insaniliğin toptan yittiğine katılmıyorum. İnsani duyarlılıklar cepheden önce de insani olanlar tarafından sürdürülüyor:

                        Bilmiyorum, nerede öğrendim inceliği,

                        Bunu hiç sorma bana.

                        Bozkırda çoğalır asker mezarları

                        Yürür gider gençliğim bir kaputta. [4]

Nazi askerlerinin savaş suçları arasında katliamlar, köy yakmalar, işkenceler, tecavüzler… sayılabilir. Oysa, cephenin diğer yanında sürüyordu aşk, hem de mücadeleyle iç içe geçmiş halde:

                        Nasıl ortasında ateşin

                        Kurtardı beni senin bekleyişin

                        Nasıl sağ kaldığımı

                        İkimiz biliriz sadece:

                        Başardın beklemeyi sen

                        Kimsenin beklemediğince [5]

Oysa, daha ilk hücumda yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkündü; fakat yine de çıldırasıya merak edildi belki yıllarca sürecek savaşın sonu.[6]

Sonrasında, 2. Dünya Savaşı’ndan dönme vakti gelir, toplama kamplarından, yakılan köylerden, çocuk ölümlerinden;

                        Yolun sonunda, vardığımız o uzak ülkede

                        İlk kez vedalaştık ateş gümbürtüsü altında

                        Savaşta yaşamını yitiren herkesle,

                        Canlılar, ölülerle nasıl vedalaşırsa.[7]

Ve halk yaşadığı topraklara döner:

                        Dönüyordu Sibiryalılar

                        Ve avcılar, ve balıkçılar

                        Barışçıl ovaların çiftçileri

                        Dönüyordu halk devi…[8]

Dünya savaşları, sanatsal akımlarda da arayışlar getirir; gerçeküstücülük, dadaizm ve bir anlamda sosyalist gerçekçilik. Bilimi, teknolojiyi dışlayan akımların bu tutumlarının nedeni, ben katılmasam da, bu kurumların savaşın vahşetini yaratan kurumlar olduğu düşüncesiydi. Bunlar ortadan kalkınca, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanacak vahşetler de olmayacaktı. Savaş karşıtlığı, bu yönüyle modern şiir akımlarından biri olur. Bu noktada, edebiyatı ve edebiyatçıyı ilahileştirmiyorum. Kendi elleriyle ülkesinin anahtarını Hitler’e teslim eden şairleri de biliyorum, İtalyan fütüristlerini de. Ama, ben burada bir genellemeye gidiyorum. Cahit Sıtkı’nın dizeleriyle;

                        Memleket isterim

                        Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

                        Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun [9]

diyen şairler modern şiirde baskın. Yurt sevgisinin aşkla iç içe geçtiği dizelere Aragon’da da rastlıyoruz:

                        Tek aşk yok bitmesin acıyla

                        Sevsin de solmasın gül benzi insanın

                        Severse duyar yittiğini damarlarındaki kanın

                        İlle de sen, ey yurt aşkı [10]

Aragon, kuşatma altındaki bir ülkede mutlu aşk olmaz, diyor. O, mutlu olmadığı için aşktır, kuşatma altındaki bir ülkede. Camus’un şu sözleri bu çerçevede daha da anlamlanıyor:

Şunu söyleyebilirim, az sonra da söyleyeceğim: önemli olan insanca ve basit olmak. Hayır, gerçek olmaktır önemli olan, hepsi girer bunun içine, insanlık da basitlik de. Ve ben dünya olduğum zaman değil de ne zaman daha gerçek olurum? Daha ben istemeden yerine getirilmiş her şeyim. Ölümsüzlük şuracıkta, bense onu umut ediyordum. Mutlu olmak değil artık dileğim, yalnızca bilinçli olmak. [11]

Vatanın, dünyanın ve insanlığın bir uçuruma sürüklendiği noktada; insan, aşkını mutlulukla değil, bilinçle-mücadele gücüyle yeniler. Eluard’ın dizeleri de anlatır Fransa’yı:

                        Bu ateş bu duru hava

                        Ne varsa güzelden iyiden yana

                        Senin aç çıplak halkının

                        Kimseden bir şey dilenme Paris

                        Canlısın işte sımsıkısın dopdolu [12]

              İspanya’nın sosyalist, sürgün şairi Alberti de akar rayların üzerinden:

                        Kimsin sen, niye bağırıyorsun,

                        o uzak seslerde ölen nedir;

                        kimsin sen, böyle fısıltılarla

                        derimden ayıran kemiklerimi? [13]

Bu arada, bir diğer sürgün, Nazi Almanya’sının sosyalist şairi Brecht ironinin kılıcını sallar pazar ve mal nizamının bekası için harbedenlere[14] :

                        Bir fatihti kardeşim

                        …

                        Kardeşimin fethettiği yer şimdi

                        Guadarama dağlarında.

                        Boyu tam bir seksen,

                        derinliği bir elli.[15]

Ve bir diğer şiirinde teknolojinin oturduğu yeri doğru bir şekilde tanımlar:

                        Tankınız ne güçlü, generalim

                        siler süpürür bir ormanı

                        yüz insanı ezer geçer.

                        Ama bir kusurcuğu var:

                        Bir sürücü ister.[16]

Evet, aslolan hayattır!

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ABD’nin savaş uygulamalarının habercisi olur. Artık, çocuklar kitle imha silahlarıyla öldürülecek, şeker de yiyemeyeceklerdir.

Mado (Ehrenburg’un Fransa Üçlemesi’nden bir karakter), ABD’nin, 2.Dünya Savaşı’nın hemen ardından palazlanan, savaş kışkırtıcılığına karşı barış için imza toplar Fransa sokaklarında, apartmanlarında gizlice. Barış istemi kendini gizlemek zorundadır; çünkü burjuvazi iş başındadır. Sosyalistler, savaşa karşı olmanın insaniliğini, kendi varlık sebeplerinden biri haline getirirler. Çünkü, emperyalizm, savaşsız yapamaz. 19.yy sonlarında Avrupa’nın evrensel barışı üzerine safsatalar çabucak boşa çıktı, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra barışı Milletler Cemiyeti sağlayacaktı; 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler. Oysa, bir savaş mekanizmasına döndü BM, güç ilişkilerinin meşrulaştırıldığı bir örgütlenmeye. Kore halkının üzerine bombalar yağdırıldı, BM kararıyla. Türkiye askeri de oradaydı:

                        Beni, Üniversiteli yedek subayı,

                                               Kore’de harcadınız Adnan Bey.

                        Elleriniz itti beni ölüme,

                                   vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.

                        …

                        ve ben al kan içinde ölürken

                                   çığlığımı duymamanız için

                                               kaçırdı bacaklarınız arabanıza bindirip

                        Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,

                        ölüler otomobilden hızlı gider, [17]

Şimdiki gibi, nedeninin kendisiyle hiçbir ilişiği olmadığı bir savaşta ‘şehit’ oldu askerimiz, ‘gazi’ madalyaları aldı. Nazımsa şu dizeleri yazdı dönemin başbakanı Menderes’e:

                        Milletimin en talihsiz gecesi

                                               ana rahmine düştüğünüz gecedir.

Savaşa sürükleyenler, işbirlikçiler de aldı nasibini şiirin kılıcından.

Sovyetler dağılınca evrensel liberal barış lakırdıları tekrar gündeme geldi. BM’nin doğrudan savaş mekanizması dahilindeki politikalarının ve alt organlarının hemen hepsi başına ‘barış’ takısını aldı. Barış Gücü, Barış İnşası, Barışı Koruma…Dünya, tehditten kurtulmuştu ya, artık barış ortamı vardı… 2 yıldan az sürdü, Ortadoğu’nun kana bulanması. Sonra, Balkanlar, Somali, Venezüella’daki emperyalist oyunlar… NATO, Varşova Paktı yıkılınca işlevini yitirdi diyenler yanılıyordu. NATO, asıl şimdi gösterecekti yüzünü; çünkü tehdit kalkmıştı, emperyalist saldırganlar için. ABD, artık dünyanın her yerinde özgürdü. Liberalizmin onlarca yıllık özgürlük sakızlarının nasıl çiğnendiği açık seçik görülüyor artık. Petrol hesapları, stratejik üs arayışları, silah ticareti, savaş endüstrisi. En kötü yol kapitalizm; ama başka da yol yok diyenler de en az onlar kadar sorumluluk sahibi halkların üzerine yağan bombalardan, füzelerden… İnsanlık, insani olmayana daha ne kadar dayanacak:

                        Başka türlü bir şey benim istediğim

                        Ne ağaca benzer, ne buluta benzer;

                        Burası gibi değil gideceğim memleket, [18]

Şiir, barış vurgusu yaptığı her noktada, emperyalizmin saldırganlığıyla karşı karşıya geldi. Arkasını dönüp kaçanlar oldu; itaat edenler de… Her ürünün defolusu olabiliyor. Ama, aydın sorumluluğuna sahip olanlar saldırılardan yılmadı; korkunun ecele faydası yok. Oysa, aslolan hayattır; cesaretinse elbette faydası var ecele. Cemal Süreya şöyle diyordu 555 K’da:

                        Biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyoruz

                        Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını

                        İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.

 

Savaş, burjuva iktidarı boyunca sanatın gündeminden çıkmadı; örneğin Napolyon Savşları(Savaş ve Barış), 1905 Rus Devrimi(Ana), 1.Dünya Savaşı ve Bolşevik Devrimi (Durgun Don), 2. Dünya Savaşı(Fransa Üçlemesi), Vietnam Savaşı(Ve Şafakta Kazandık Zaferi). Sanat, bu mücadele de içsel tavrını geliştirdi, geliştirmeliydi. Ve sanatçılar da bu tavırlarını genellikle hayatlarına uyarladılar. 2. Dünya Savaşı’nda Sovyet yazar ve şairleri, Vietnam edebiyatçıları, Nazım, Brecht, Eluard, Aragon, Alberti… Savaşı ortadan kaldırmak için savaşın nedenini ortadan kaldırmak gerekiyor. İnsan yaşamı tüketilebilecek bir nesne değil, alternatif maliyetine bakılabilecek bir unsur hiç değil çünkü:

                        Yalnız bir mesele var Mister Dalles,

                                               herhalde bunu sizden gizlediler :

                        Size tanesini 23 sente sattıkları asker

                                               mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,

                                               mevcuttu otomatiksiz filân,

                                               mevcuttu sadece insan olarak

                                               mevcuttu,

                                                           tuhafınıza gidecek,

                                               mevcuttu,

                                                           hem de çoktan mı çoktan,

                                               daha sizin devletin adı bile konmadan.

Çünkü, aslolan hayattır !

 

 

——————————————————————————–

[1] Çorum Cezaevi’ne 2.8.1949’da gönderilmiş mektuptan

[2] Savaşa Gitmemiz Buyuruldu, Demyan Bedniy

[3] Veda, Mihail Isakovski

[4] Bilmiyorum Nerede Öğrendim İnceliği, Yuliya Drunina

[5] Bekle Beni, Konstantin Simonov

[6] Yaşamaya Dair, Nazım Hikmet

[7] Savaş Bittiği Gün, Aleksandr Tvordovski

[8] Muzaffer Halk, Leonit Martinov

[9] Memleket İsterim, Cahit Sıtkı Tarancı

[10] Mutlu Aşk Yoktur, Aragon

[11] Tersi ve Yüzü, Albert Camus, s.7, Can Yayınları 3.Basım

[12] Cesaret, Paul Eluard

[13] Sürgünden Şiir, Alberti

[14] Dört Hapisaneden, Nazım Hikmet

[15] Kardeşim Bir Pilottu, Bertholt Brecht

[16] Generalim Tankınız Ne Güçlü, Bertholt Brecht

 

[17] Diyet, Nazım Hikmet

[18] Değişik, Can Yücel

ALINTI YAPILAN KAYNAK

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!