ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şiir : Gölge – Resim

Sosyal Medyada Paylaş:

I
“Nasıl varılabilir resme, fırçasız?..” Enis Batur

Hayatın geçici bir gölgesidir şiir.
Bu dünyayı ve nesneleri adlandıran dil aracılığıyla salt sözden ve sözün özgüllüğüne dayanan anlık yaşamlarımızın resimsel korpus’unu oluşturur şiir. Sözün özgüllüğünü eşeleyen, durmamacasına resimsel bir imge yığınağına sözü mahkum eden şiir için artık dilsel bir yapı olmaktan çok daha öte bir şeydir şiir. Bütün başlangıçları resimsel bir izlek eşliğinde paranteze alır: sessizlik ve susku silinmiştir artık. Söze dayanan anlamı artık çok daha dolayımsal bir görme biçimiyle yazınsal olanın sınırlarına dahil etmiştir.
Yaşamın kökenselliği de buradan başlamıyor mu? Sözün ilk kaynak oluşundan yola çıkan şiir için resim ona özgüllüğünü sağlayan bir ilk durak, ilk eşik değil midir?
Dünyayı söze dönüştüren bir edime sahiptir şiir ve her şeyden önce şiirde adlandırma ilkin resimsel olanın anlamlandırılma girişiminden ibarettir. Fakat, tüm ilksel aidiyet formlarının tamamen dışında bir bakışla bakan şiirin bu bakışı, “görmek”le yetinmeyen bir bakıştır. Bu dünyaya ait nesneleri resmeden, onu kendi devinimi içerisinde, sözü de dışlamadan, çevrimsel bir dil dahilinde eriten bir bakıştır bu. En çok da bağlamsal tüm sınırların eşiğinde dili bir arzu (desiré) nesnesi olarak kodlayan şiirsel söylem narsistik bir ilişki sonrasında kendisini hem şeylerin hem de nesnelerin dünyasına açarak yüce (sublime) olana yaklaşmaya çalışır.
Şeylerin dünyası, ise şiirsel bir dizge içerisinde görünmeyen bakışın göndergesel bir betimidir. Nesnelerin ardındaki görüntüleri çevrimsel bir çizgisellik içerisinde adlandıran şiir dili böylece gölgelerin ardında yiten bir anlamı da şiirin dünyasına taşır. Şeyleri adlandıran şiir için “hakikat” bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Onun için narsisistik bir döngü içerisinde şeylerin ve nesnelerin uzamsallığını kendi çevrimi içerisinde tamamlayan şiir kendi nesnesine yabancı tüm varolma biçimlerinin de dilsel bir resmini sözel imgeleme aktarır. Hakikatin uzaklığını düşsel bir imgelem içerisinde dile daha da yabancılaştıran şiir için bu durum yazınsal olana hep bir geç kalınmışlık düşüncesinin getirdiği bir eziklik duygusunun da ikame edildiği resimsel bir izlektir.
Yazmak, nasıl Roland Barthes’in dediği gibi, “geçişsiz bir eylem” (ecrire est un verbe intransitif) ise dünyanın eylemselliğinde anlamını bulan bir bakışın virtüel bir görüntü aracılığıyla ortaya koyduğu şey sadece nesnenin gerekliğini çevrimleyen bir kopyalama olmasıdır.
Sözcelem gücü en yüksek olan bir düşsellik olarak şiir her zaman görünür bir imgeden hareketle kurar iç yapısını. Dur durak bilmeyen bir imgesellik halinden daha ziyade, nesnenin kendi hallerinde sunulduğu betimsel bir yapıda söze düşen şey bu gerçekliği onaylayan bir suskunluktur.
Nesnelerin yokluğuyla varlık kazanan imge için varlığın gerçekliğine ulaşmada söz ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Zira, söz aracılığıyla bu dünyaya öykünerek ve onu betimleyebileceği özel bir dil’e sahip olacaktır.
Varlığın biricikliğine ulaşmada şiirin göndergesel işlevi hiç de hafife alınamayacak bir güce sahiptir. Sınırsal olanın imgeselliğinde yazınsal olanla hiçbir zaman örtüşemeyen bir görme biçiminden hareketle şiirsel sözcelem gücü; dokunsal olanın, görmenin tüm bakışımlılık hâline nüfuz eden algısal sureti hiç de beklenmedik bir şekilde bedenleştirmesi başka nasıl açıklanabilir. Resmi; düpedüz bakışı yok sayan, tehdit eden bir olgu değil midir dilin dokunsal olanla ilişkisi? Dilin öteki ile girdiği ilişki sonrasında resimsel olandan uzak bir görsellik algısı peyda olur. Artık tarihsel bir mutlaklık içerisinde varolan bir gerçeklik algısı çoktan varolduğu mutlaklık içerisine bir daha geri dönmemecesine kendisini hapsetmiştir. Gerçeğin kendi gerçekliğini çürütmesi durumu aslında hiç de yeni bir durum değildir. O varolduğu ilk andan itibaren hep böylesi bir dünya üzerinde kendisini konumlandırmıştır.
Değil mi ki, şiir hep bir gerçeklik olgusu içerisinde yiten hayalin soğurttuğu dilsel bir biçim olarak yazıya eklemlenmiştir (supplement). Gerçeklik olgusu karşısında verili olanın dışında çok daha ayrıksı bir biçimde yola çıkan şiir aslında hayalin cenderesinden devşirdiği imgelerle bir dil kurma uğraşıdır. Gerçekliğin durağanlığından ve yerleşikliğinden farklı olarak her zaman değişkenliğe açık bir ara-alan öngören hayal şiirin imgelem dünyasının odak noktasını oluşturmuştur. Ancak şiiri besleyen hayal; gerçekliği hiçbir zaman kapı dışarı etmeyen aksine kendi özsel dolayımsallığı içerisinde onu kuşatan güçlü bir gerçeklik duygusuna kapı aralayan, el veren bir şeydir. Şiirin kaynağı da bu anlamda hayal olmayan bir hayal ve gerçek olmayan bir gerçekliktir. Şiirin içerisinde yiten hem gerçeklik hem de hayaldir.

( Yazının alıntı yapıldığı Link )

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!