ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şiir Ne Zamandan Beri Vardır ?

Sosyal Medyada Paylaş:

Duygu ve düşüncenin en yoğun, en saydam anlatım biçimi olan şiir, ilk insanla birlikte var olmuştur. İnsanoğlu zaman içinde olgunlaşıp gelişirken, şiir de onunla birlikte oluşmuş; adım adım insanı izlemiş; onun duygu, düşünce ve hayallerini, estetik heyecanlarını ifade etmede daima ön planda bir görev üstlenmiştir. Gerçekten de şiir, farklı işlevlerle de olsa, seçkin bir dil ürünü olarak her çağ ve toplumda vardır ve hep öncü görevindedir. İnsan tarih boyunca kendisini en iyi şiirle anlatmış ve tanıtmıştır. Böylece şiir insanın ayrılmaz bir parçası olmuştur.

İnsanı maddi ve manevi dünyası içinde bir bütün olarak kavrayan şiir, bütün bir edebiyat demektir. Eğer çiçek bahçesinin sultanı gül ise, edebiyat bahçesinin sultanı da şiirdir. Bu bahçede tahtın sahibi hep odur. Her zaman var olagelmiş ve her devirde tahtını korumuş olan şiiri edebiyatın öteki türleri ve çeşitleri onu tahttan hiçbir zaman indirememişlerdir.

*Şiiri tanımlayanlar olduğu gibi, şiirin tanımlanamaz olduğunu söyleyenler de var ve hiç de az değil Şiir neden belirli bir kalıba sokulamıyor? Neden tanımlanamıyor?

Şiirin belli birtakım kalıplara sokulamaz ve tanımlanamaz oluşu, onun her şeyden önce duygu işi olmasından ileri gelmektedir ve bu özelliği onun hususiliğinin de bir göstergesidir. Hatta onu şiir yapan ve benzerlerinden ayıran, ilk başta tanımlanamaz oluştur ve şiir, ruh kadar uçucu, mevsimler kadar renkli ve geçici, akşamlar kadar zengin, yıldızlarla dolu ve hatta bunlardan da başka bir şeydir. Elbette ki bu kadar değişik vasıflar taşıyan, her göze başka, her gönüle ayrı prizmaların nice çeşitli yüzeylerinden, isim bile konulamayan renkler döken şiirin, ortak ve inandırıcı bir izahı olamayacaktır.

*Şiirin tarifi üzerinde durmayacaksak neyin üzerinde duracağız veya neyinin üzerinde durmak gerekir?

Bana göre, şiiri tanımlamak değil, onu öteki edebiyat türlerinden ayıran ve kendisine çok benzeyen unsurlar karşısındaki yerini tayin eden hususlar üzerinde durmak gerekir. Bu hususların ortaya konulması, şiir kavramına yaklaşabilmek bakımından çok daha gerçekçi ve yararlı bir yol gibi görünmektedir.

*Şiir kelimesi nereden geliyor? Hangi manaları içine alıyor?

Şiir kelimesi, “anlama, fehm, idrak’ gibi manalara gelen Arapça bir kökten gelir. Sözlük anlamı “sezmek, sezgi ile bilmek; tanımak, kavramaktır. Bir edebiyat terimi olarak ise, “vezinli, kafiyeli olup mana olarak güzel hayalleri ve tasavvurları toplayan sözlere şiir adı verilir. Mecazi olarak da şiir kelimesi, “hayallere yer veren, kalbe seslenen, duygu ve heyecan uyandıran, dokunaklı ve büyüleyici tarafları” olan sözleri ve yazılan ifade eder.

*Şiirin kendisine göre bir yapısı ve unsurları var mıdır? Bir nazım ne zaman ‘şiir” hüviyeti kazanır?

Doğal olarak şiirin de kendisine göre bir yapısı ve unsurları vardır. Mısra, nazım şekli, vezin ve kafiye bu unsurların başlıcalarıdır. Tarih boyunca şiir bu unsurlarla kurulduğu için eskiler onu “mevzun ve mukaffa’ yani ‘vezinli ve kafiyeli” söz olarak tanımlamışlar, genellikle her nazım parçasına şiir, onu yazan veya söyleyene de ‘şair’ adını vermişlerdir. Fakat bugün anlaşılmıştır ki, değişen mısra kümeleri halinde ve belli bir nazım şekli çerçevesinde oluşturulan her vezinli-kafiyeli söyleyişe şiir demek doğru değildir. Bunun adı umumiyetle nazım veya” manzume ‘dit. Yani günümüzde her nazım şiir sayılmadığı gibi, her nazım yazan veya söyleyene de şair gözüyle bakılmamaktadır. Artık bugün vezinsiz ve kafiyesiz de şiirler yazılmaktadır, yazılabilmektedir. Biz bu konuda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şiir nazmın imkanları ve ölçüleri içinde söylenip yazılır, ama her nazım şiir değildir. Nazmı şiir yapan daha başka unsurlara ve değerlere ihtiyaç vardır. İşte bu, kelimelerin seçimi, onların diziliş ve söyleniş biçimi ile temin edilen bir haldir ki, ‘iç ahenk”, “öz şiir”, “şiiriyet” şeklinde tanımlanan şey budur. Eğer nazım insana bu değerlerin bir yansıması olarak bir bedii heyecan, bir ürperti verebilirse, işte o zaman ‘şiir olma’ vasfı kazanmış demektir.

* Şiirde şekil ve kalıp konusunda neler söylemek istersiniz?

Bir kere şunu söylemekte fayda var Ünlü İspanyol şairi Juan Ramon Jimenez’in söylediği gibi, şekil endişesi taşımayan hiçbir şiir yaşayamaz; ne eski, ne de yeni. Ruhun bile yaşamak için bir şekle ihtiyacı vardır. Üstün bir şairin her türlü şekil ve kalıp içerisinde de gücünü gösterebileceğine inanan Necip Fazıl(1905-1983> da, şiir için şekli mutlaka gerekli görür. Çünkü ona göre “şiirde dış şekle bağlı bir de iç şekil mevcuttur. Serbest şiirin gayesi, dış şekli yıkıp bu iç şekli billurlaştırmaksa da, mekansız zemin gibi dış perde gergefini kurmadan iç manayı nakışlandırmak muhaldir, tç şekil, en büyük tec-rid olan şiirin müşahhas kalıbı üzerine binmiş, mücerret ruh “tur. Cahit Sıtkı (1910-1956)’ ya göre de, ‘Şiirde önemli olan asıl mesele, söylemek istediğimiz şeyi, kullandığımız dilin imkanları dahilinde en mükemmel şekilde söylemektir.” Şairin bunu gerçekleştirmek için ille şu veya bu formu, şu veya bu şekli tercih etmesi de gerekmez. Esasen şairin mutlaka bir vezin ve onun şu kalıbı ile ve mutlaka şu şekil ile şiirini yazacağı hususunda daha işin başında kendisini bir kayda bağlaması doğru değildir. Doğru ve güzel olanı, en iyi vezin ve en uygun şekli, her şiirin kendi muhtevasına göre kendisinin şaire telkin etmesidir. Usta şairlerin elinde bu iş genellikle böyle olur. Böyle dış unsurları ile kurulan şiir, nesirden ayrı bir yapıda ortaya çıkar. Yeteneği bu işe elverişli, eğitimi de yeterli bir şair, kelimeleri seçmede ve yerli yerinde kullanmada gösterdiği basan ile bir “iç ahenk” yaratabilir, mısraların içini musiki dalgalan ile doldurabilirce, gerçek şiire kolayca ulaşabilir.

*Şiir ve taklit konusundaki görüşlerinizi de öğrenmek istiyorum. Hocam, Bu konuda neler söylersiniz?

Siz de gayet iyi biliyorsunuz: Kimi şairler, yürünmesi gereken normal yolu bırakırlar da, yerli ya da yabancı büyük şairleri taklide kalkarlar. Onların imaj ve sembollerini hemen hemen aynen tekrar ederler; başkasının bir mısraını alıp kelimelerinin yerlerini değiştirerek yeni bir mısra oluşturmak ya da aynı anlamı çağrıştıracak değişik kelimeler kullanarak kurarlar şiirlerini. Bunlar çoğu zaman bir tesadüfün, normal bir etkilenişin çok ötesinde olan şeylerdir, eski deyimle tam anlamı ile “intihaledir. Elbet şiirin gelişim çizgisini izlemeyenler, hele yabancı şairlerin şiirlerini bulup okumayanlar bunu fark etmezler. Böylece yeni ve orijinal sesler getiren şairlerle, taklide düşen şairleri ayırmak da çoğu kere kolay olmaz. Sonunda şiir dünyası, gerçek yeteneklerin sesinin pek duyulmadığı, buna karşılık, kötü malı pazarlamasını ustalıkla yapan simsarların cirit attığı bir pazar haline gelebilir. Aslında şiire yeni başlayanların büyük ustaları bir süre taklit etmeleri hoş görülebilir. Ama bu sürüp gitmemelidir. Şair, belli bir zaman geçince, artık kendi sanatçı kimliğini bulmalı, şiiri kendi “özgünlüğünü’ kazanmalıdır.

*Bunun için ne yapmalıdır, şair?

Şiire giden yol engellerle, zorluklarla dolu çetin bir yoldur. Her bakımdan hazırlanmış olmayı gerektirir. Elbet önce yetenek lazımdır. Sonra da yerli ve yabancı klasikleri, büyük şiir ustalarını okuyarak seviyeli bir şiir kültürünün ve şair duyarlığının kazanılması şarttır. Onun için de kendisinde yetenek olduğunu vehmedenler, önce bizim aruzun ve hecenin ahengini yakalamış, Türkçenin sesini keşfetmiş usta şairlerimizi, sonra da ulaşabildikleri kadar yabancı büyük şairleri bol bol okumalıdırlar. Öyle ki bu okuma, o büyük ustaların kimi mısra, beyit, dörtlük, hatta şiirlerini ezberleyecek kadar ileri götürülmelidir. Belleği böyle güzel ve seçkin şiir parçalan ile dolu olmayan şair, kendisinde bir eksiklik hissetmelidir. Bundan önce, elbet dile hakimiyet şarttır. Şiirin dil içinde dil yaratmak sanatı olduğu bilinmeli ve dile hakim olabilmek için de dikkatli ve titiz bir hazırlık dönemi geçirilmelidir.

Şairin güzel ve özgün şiire ulaşabilmesi için ilhama, bilgi ve kültür birikimine sahip olması, temaya uygun düşen kelimeleri seçmesi de yetmez. Eldeki malzemeyi ustaca ve sabırla işlemesi, işlemeyi bilmesi de gerekir. Yahya Kemal’in bir mısra üzerinde yıllarca çalıştığı, her bulduğu ile yetinmeyip, acaba daha güzel, daha farklı nasıl söyleyebilirim diye yıllarca beklediği bilinmelidir.

Şair, tezgahın başına geçip günlerce bıkıp usanmadan çalışabilme sabrı gösteren bir işçi gibi çalışmalıdır. Onun işi, bir bakıma bir kuyumcunun işine benzer. Sabır ister, dikkat ve titizlik ister, incelik ister. Güzel ve özgün şiirlere ancak böyle ulaşılır.(Prof. Dr. Mustafa Özbalçı ile Sohbet)

Durdu

Yazının alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!