ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

“Şiir Okumayan Türkiye’yi Anlayamaz”

Sosyal Medyada Paylaş:

Süleyman Çobanoğlu’nun 1995 yılında yayımladığı ilk kitabı Şiirler Çağla büyük bir heyecanla karşılanmıştı.

Çobanoğlu bu kitapta hece şiirine modern bir içerik kazandırmış, “Hece ile bir şey yapılamaz” diyenlere şiiriyle cevap vermişti. İsmet Özel’in kitap hakkında yazdığı “Süleyman Çobanoğlu Heyhat” başlıklı yazı o dönemde çok tartışıldı. İlk kitabıyla şiir dünyasına parlak bir giriş yapan Çobanoğlu daha sonraki yıllarda -ara ara Dergah’ta şiirleri yayımlansa da- şiiriyle pek gözükmedi. Ama şiiri gönlünden atmamış, şiir yazmayı bırakmamıştı. Çobanoğlu yeni kitabı Hudayinabit’i geçtiğimiz günlerde yayımladı. Kitapta çoğu daha önce yayımlanmamış şiirler yer alıyor. Çobanoğlu ile şiiri ve şiir ortamını konuştuk.

Şiirler Çağla’nın yayımlanışının üzerinden 15 yıl geçmişti ki yeni kitabınız Hudayinabit geldi. Bu arada sizi dergilerde değil de daha çok ekranda gördük. Şiirden kopmuş muydunuz?

 

Ben şiirden hiç kopmadım. Şiir tembelliği yaşadığım oldu ama şiiri gönlümden hiç atmadım. İlk kitabım yayımlandıktan sonra yaptığım işten dolayı lüzumsuz tartışmalar yapıldı. Sanki bütün şairler Olimpos dağında tanrılara şarap sunarlarmış da bir ben yeryüzünde televizyonculukla uğraşıyormuşum gibi bir hava oluştu. Halbuki kimimiz ticaretle uğraşırız, kimimiz kaymakam, kimimiz de gazeteciyizdir. Kim bana gazeteciliğin tuhafiyecilikten daha aziz meslek olduğunu ispat edebilir? Kim diyebilir ki, doktorluk dokumacılıktan daha üstündür, kaportacılar televizyonculardan daha iyi şairdir? Böyle bir şey yok. Ben yine ekmeğimi kazandığım mesleği icra etmeye devam ettim. Bu arada şiir yazmayı da sürdürdüm.

 

Hudayinabit bunu ispatlayan bir kitap oldu. Bu kitaptaki şiirlerden çok azı Dergâh dergisinde yayımlandı. Ama bunu insanlar beni unutmasın diye yapmadım. Ya Mustafa Kutlu’yu ya da İbrahim Tenekeci’yi görüp, ben şöyle bir şiir yazdım dediğim için yayımlandı çoğu.

 

Şairler dergilerde hep gözükmek ister. Siz niye arka planda kalmak istediniz?

 

Sadece şiirde değil bütün işlerimde arka planda olmaya dikkat ederim. Televizyona çıkan biriyim evet ama “star” olmayı bilinçli olarak reddetmiş bir adamım. İstesem pekala star da olabilirdim; ağzım laf yapar, yüzüne bakılmayacak biri de değilim. Bunları tercih etmedim, çünkü görünmek istemiyorum. Ekran önünde bazı işlerimiz olmuştur onları da istediğimiz için değil yapmamız gerektiği için yapmışızdır. Mesela beni şiir gecelerinde, toplantılarda, festivallerde göremezsiniz, gitmem; çünkü sevmiyorum. Bunu da büyülü bir şey olsun, gizemli kalayım, Sezai Karakoç gibi olayım diye yapmıyorum. Ön plana çıkmak gibi bir gayretim yok. Ama elbet ben de şiirlerimin beğenilmesini istiyorum. “Ne güzel şiir olmuş!” dediklerinde hoşuma gidiyor. Zaten şairler bunu duymak için şiir yazarlar.

 

İlk kitabınız Şiirler Çağla yayımlandıktan sonra ciddi bir yankı uyandırmıştı. İsmet Özel’in de kitap hakkında yazması ve şiirinizi övmesi bütün gözlerin size çevrilmesine yol açmıştı. Bu beklenti sizde nasıl bir karşılık buldu? Bir baskıya yol açtı mı?

 

Bu işlerin yönünü değiştirecek bir izi olmadı bende. Artık bahsetmek de istemiyorum. Yazı yazmasaydı ne olurdu, başka türlü yazsaydı ne olurdu, ya da o yazıyı başkası yazsaydı ne olurdu? Bunlar çok da önemli değil. İsmet Özel yazı yazmadan önce ben Şiirler Çağla’yı çıkardım. Yazıdan sonra da İsmet Özel gibi yazmadım. Kendi yolumda ilerledim, devam ediyorum. Anlayacağınız üstünde durduğum bir mesele değil.

 

Kitaptaki şiirlerin çoğu Şiirler Çağla’dan sonra yazılanlardan mı oluşuyor?

 

Çoğu öyle tabii, ama bu kitapta 1988’de yazılmış, yirmi yıllık şiirler de var. Hatta birkaç dizesi yazılmış ama bitirilememiş, zaman içinde bitmiş şiirler var. Dolayısıyla Şiirler Çağla da Hudayinabit de kendi içinde değerlendirilmeli. Bunların ikisinde de kronolojik bir sıra yok. İkisi de başka başka kitaplar. Kendi bütünlükleri içinde bakmak lazım.

 

Hudayinabit isminin bir hikâyesi var mı?

 

“Huda” Arapça, “nabit” Farsça ama “hudayinabit” Türkçe. “Kendiliğinden biten, ekilmiş olmayan” anlamına geliyor. Ben işin bu tarafını önemsiyorum. Fenni gübre kullanmadan, tarımsal politikalara kurban vermeden bir çiçeğin büyümesi işte. Şiirsel bir şey. Bu isim tek başına bile şiirsel.

 

Yeni kitabınızda daha dolaysız bir anlatımı tercih ediyorsunuz. Yalınlık, sadelik dikkat çekiyor. Kelime seçimleriniz de öyle…

 

Çok doğru bir okuma. Yaş kemale erdikçe insanlar sadeliği ararlar. “Sobanın ayrımsız adaleti” dediğim zaman o ısı sana kadar geliyor. Ben öyle hissediyorum. Şiirde “güğüm” dediğim zaman o hışırtı başlı başına şiirdir. Zaten ben meşrep olarak da küçük şiiri; kendini azaltan, fazlalıklarından arınmış, dolaysız şiiri seviyorum. Dolayısıyla, sürekli olarak sadeliği arama, onun içindeki şiiriyeti arama kaçınılmaz bir savaştır. Hudayinabit de biraz o maceranın kitabı.

 

Hudayinabit’te zengin bir Türkçe ve böceğiyle, çiçeğiyle deyimiyle, deyişiyle geniş Anadolu coğrafyası var. Halka yakın bir dil var bu kitapta…

 

Evet, halka yakın ama popülizm anlamında değil. Daha doğrusu büyük Türkçeye daha yakın. Hepimiz; bütün mürekkep yalamışlar “Osmanlıca kelimeleri” severiz. Ama Türk dilinin gerçek derinliği, halk söyleyişindeki o muhteşem nüanslar, kelimeler, terkipler çürümeye terk edilmiştir. Elimizde Tarama Sözlüğü diye Derleme Sözlüğü diye bir hazine var. Hiç olmazsa insanlar bunları açıp baksınlar. Pörtlemek fiilinin ya da tepsermek fiilinin karşılığı yok işte. Bu kelimeleri unuttuğunuz anda mezara giriyor. Tepsermek, kurumaya yüz tutmaktır. Ama kullanan var mı bu kelimeyi? Ben tepseren şiiri arıyorum. Yağmur yağmış, ertesi gün güneş açmış, o zaman toprak tepsermeye başlar işte. Kurumaya yüz tutar yani. Dolayısıyla tepseren toprağa iyi bıçak atarsın, iyi mantar ararsın.

 

Şiirler Çağla’da bir şiire şu alıntıyla başlıyordunuz: “Şair, onun göz kapakları yok gibidir.” İyi bir gözlemci misiniz?

 

İnsanlık halleri, yaşadığımız dünya, maruz kaldığımız olaylar, bunların tümünde şairin göz kapakları yoktur. Eğer bir konuda İsmet özel, Sezai Karakoç, Attila İlhan, Behçet Necatigil, Cahit Sıtkı, Asaf Hâlet bir şey diyorsa dikkate alırsın, almak zorundasın. Kırk yıl Demirel’i dinledin, daha kimleri kimleri… Esas bunu dinlemelisin. Hiçbir şairin ayakları yere basmak zorunda değildir. Şairlerin baktıklarından ne gördüğü önemli meseledir. Gazeteci gurularının ağzının içine bakıyoruz. Geç bunları. Neler döndüğünü merak ediyorsan şiir oku. Şiir okumayan adamın Türkiye’yi anlama şansı yoktur. Türk şiirinden haberi olmayan Türkiye’yi tanıyamaz. Bu Kürt meselesinde de, kalkınma meselesinde de, tarım politikalarında da böyledir. Türk şiirinden nasibi olmayanın Türkiye hakkında söyleyeceği söz olamaz.

 

Şiirlerinizde Necatigil’in, Asaf Halet’in, Sezai Karakoç’un, Yunus Emre’nin sesini duyuyoruz…

 

İftiharla yapıyorum bunu. Benim şiirimde Yahya Kemal’in sesi, Ahmet Haşim’in sesi, Yunus’un sesi duyulsun. Bunun ardından söylenecek her şeye razıyım. Yeter ki büyük ihtişam, o büyük ses yankılansın.

 

İlk kitaptan farklı olarak bu şiirlerde Süleyman Çobanoğlu şükreden bir şair olarak karşımıza çıkıyor. Yakarış şiirlerini görüyoruz. Şiirler Çağla’da Allah lafzı hiç geçmiyordu. Hudayinabit, Allah’ı anarak başlıyor. Allah kelimesi 12, Tanrı kelimesi 8, Rab 2, Yaratan 1 kez kullanılmış. Bunun yaşla bir ilgisi var mı?

 

Şüphesiz var. Ama Şiirler Çağla Allah’sız bir kitap değil. Daha dolaysız bir anlatım demiştik ya, o dolaysızlığın bir parçası olarak okumak lazım bu şiirleri. Ben bütün bu gürültünün içinde sade Müslüman’ı arıyorum. O mertebelere gelmiş değilim, sadece onu hatırlamaya çalışıyorum. Anmaya ve hayatıma katmaya çalışıyorum. Bir kargaya Allah’ın ayeti olarak bakan adam nasıl bir adamdı? Ben niye öyle değilim? Niçin kırk türlü şeyle zihnim ve gönlüm parçalanmış? Niçin vahdete uzak düşmüşüm? İslamcı var, sağcı var, solcu var, Ahmetçi var, Mehmetçi var. Müslüman nerde?

 

Bir derviş edasıyla söylenmiş mısralar var: “Çatalda iki zeytin dünya ahret taamı” diyorsunuz mesela. Bu şiirleri okuyan sizin büyük bir şehirde yaşadığınıza ve televizyonda çalıştığınıza inanmayabilir…

 

Bu enteresan bir mesele. Eserle müessir arasında makas ilişkisi… O makasın kapalı olduğu mutlu insanlar var. Mesela Yunus hem bir derviş hem de şair. Karacaoğlan o kadar gelini, kızı gördü mü, sevdi mi, sormak lazım. Ya da Necatigil hakikaten küçük evlerin adamı mıydı, sormak lazım. Ama şiir zihnimizin art alanının, gönlümüzün diplerinin nasıl çalıştığını ortaya koyar. Arada bir de olsa tabakta duran iki zeytine baktığımda o şeyi görüyorum. Her zaman öyle bir derviş miyiz, hâşâ! Kırk türlü günahın içinde debelenen insanlarız. Ama bu biraz da gayrettir. Böyle de bir dünya var: “Süleyman aman oradan uzak düşme. Telkindir şiir nihayetinde.”

 

 

Hepimiz görsel şiir yazsak ne olacak!

 

Bir şiirde şöyle diyorsunuz: “öyle konuşurlar ki/ arada birkaç kuğu/ ziyâde kargalardır çığlık çığlığa şuara”. Bir başka dize: “çalsın tulumlar şiir tükendi”. Bugünkü şiir ortamını nasıl değerlendirirsiniz?

 

Şiirin tükenmesi insanlığın tükenişiyle koşut bir şey, insanlık tükendiği için şiir de tükenir. Ama şairlerin kifayetsiz ihtirasları, tezviratları şiiri tüketen etmenlerden birisi. Somut şiir, epik şiir, klasik şiir, görsel şiir… Bu bunun kankası, bunlar bu dergiyi birlikte çıkardı da ondan birbirine torpil yapar da falan… Böyle bir rezillik sürer gider yıllardır. Biz kendimizi bildik bileli böyledir, geldik gidiyoruz hâlâ da böyle… İyi hoş da senin bir şiirini alıp bir genç sevdiğine okumuyor. Gözünü kapattığında senden bir mısra gelmiyor kimsenin aklına. Birisi mektup, hadi e-posta diyelim, yazarken altına şair de şöyle demiş zaten diye not düşmüyor. Sen neyin tartışmasını yapıyorsun, neyi paylaşamıyorsun? Şiiri tartıştın da ne oldu? İnsanlar zannediyor ki şiir meselelerini, poetik sorunları tartışmak şiirin önünü açar. Hayır! Şiirin önünü şu açar: Bir gün Kastamonu’dan biri kalkar gelir, iki gün orada burada kalır, şiirini yazar, derginin kapısına götürür bırakır. Elazığ’dan, Afyon’dan, Antalya’dan bir çocuk gelir, o şiir ortamının da canına okur. Sen de elindeki o teorinle sap gibi kalırsın. Anlamadıkları tek şey şu, şiir sorununu aşmanın tek yolu iyi şiir yazmaktır. Moda tabirle şiire bir açılım olacaksa, en iyi yolu iyi şiir yazmaktır. Eliot’ın şiir üzerine yazdıklarını düşünün, Çorak Ülke’yi yazmasa dikkate alınır mıydı? Necatigil’in düzyazıları, şiirleri yanında bir cilt olarak durmasaydı benim umurumda olur muydu? Karacaoğlan da şiir üzerine düşünmüştür, Fuzuli de, Nabi de.. Ama mesele, neyi ne kadar yazdığımız ve başarabildiğimiz. Hepimiz epik, hepimiz görsel şiir yazsak ne olacak! Ben bu arkadaşlara kendi uyuzunuzu şiir ortamında kaşımayın, derim. Yazdığın şiir neşv ü nema buluyorsa konuş. Ben Şiirler Çağla’nın ardından çıkan bu bunun adamıdır, bu bunlardandır gibi yazıları toplasam cilt olur. Allah şahit hiçbirine cevap vermedim. Versem kafasını kopartırım, o cevabı da veririm. Ama ben cevabımı şiirimi yazarak verdim.

 

 

Son soru “İftitah” şiirinde geçen dize olsun: “Asla namazdan önce şiire bakmayacaksın” Niçin?

 

Namazın esas vasfına yazılmış bir şeydi. Yoksa camiye giderken şiir okuma gibi bir şey değil. Uluhiyet önünde şiir haddini bilmeli. Ama bu, şiirin dünyanın en büyük şeyi olduğu gerçeğini gölgelemez. Bunu farkında olarak ve bilerek söylüyorum. Neden böyledir? Çünkü şiir kutsal kitaplara benzer. Musevilik dediğin zaman, Neşideler Neşidesi, mezmurlar, İncil dediğiniz zaman bablar, Kur’an dediğiniz zaman sureler, ayetler hatıra gelir. Kutsal, kendini şiirle ifade eder. Hangi dilde okursan oku, dua dediğin şey kafiyelidir. Ninni de öyledir. Bebek senin görsel şiirini dinlemez… Şiir dediğin şey dünyanın temelidir, dünyanın altından geçen ince kırmızı hattır. Ufuktaki çizgidir. Bunları artistlik olsun diye söylemiyorum. Nuri Pakdil aynı kitabı yazsın, aynı yazıyı daha ağır yazarım. Şiirin karşısındaki her şeye şiirle durmaya devam edeceğim. Ben 1990’da bir şiir yayımladım, hece ve vezinle yazılmıştı, sene 2009 şu anda dergilerde şiir yazan çocukların yarısı öyle yazıyor. Bununla iftihar ediyorum. Ben, Melih Cevdet Anday’dan rövanşı aldım, hatta Orhan Veli ile de hesaplaştım. Sen benim milli veznimi depoya kaldıramazsın, yemezler bunu, yemem ben.

Bölüm: Söyleşi

Sayı: 48

Alıntı : http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=2079

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!