ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şiir ve Din Üzerine Bir İnceleme Yazısı

Sosyal Medyada Paylaş:

 

Şiir ve Din Üzerine Bir İnceleme Yazısı

Şiir üzerine ne tanımlamalar bitmiştir bu güne kadar, ne de yazıla yazıla tüketilebilmiştir büyülü dizeler. Dönem dönem kılık değiştirmiştir şiir. Bir üst üste yazılmıştır, bir yan yana. Bir heceleri sayılarak yazılmıştır, bir seslerin birbirini kovalaması önemsenmiştir. Ama ne biçime girerse girsin şiir; insanoğlu, yazıyı bile keşfetmeden ve henüz şimşeğe taptığı zamanlardan beridir şiire ayrı bir önem verir, şiire, “Tanrının şarkısı” olma lütfunu yakıştırır durur. Belki de bu yüzdendir şiiri dinsel bir atmosfer içinde alkışlamamız. Belki de bu yüzdendir, insanlık tarihinin, şiirle başladığı efsanesine inanmamız…

Tarihte adı geçen ilk şair; bizim kabul ettiğimiz takvim olan sıfır yılından, yani milattan
tam 23 yüzyıl önce, Akad ülkesinin başkenti Agade’yi kuran Sargon’un kızı Enheduanna’dır. Enheduanna’nın şairliği, babası Sargon’un kızını Ur kentindeki Ay Tanrısı Sin’e başrahibe olarak atamasıyla başlar. Yani katışıksız ve tartışmasız dinsel bir göreve atanır Enheduanna. Ve Mezopotamya; yüreğinde güvercin besleyen bu rahibenin lirizmini, derin dinsel bilgisiyle yoğurup, “Yaratılmış Olan Her Şeyin Kraliçesi” methiyesine dönüştürme becerisini hayretle izler. Bu biçim, sıcacıktır; hem ayin gibidir, hem değildir. Birinci tekil ağızdan yazıya geçmiştir. Yani tanrı bilgeliği insana inmiştir ilk kez. Bunu yazan eller tanrının elleri olmalıdır. Çünkü bu güne değin Sümer ve Akad’ın tapınakları hiç bu kadar kuvvetle övülmemiş; tapınaklar hiç bu kadar dünyada ve tanrıların sonsuz çayırlarında olmamıştır aynı zamanda. Sanki tanrılar sözcük olup taşların, yaprakların üstünde dünyaya inmiştir. Değil mi ki bunu başaran bir insandır, öyleyse kutsanmalıdır… Enheduanna! Sin’e bağlı bütün rahibeler senin adını taşıyacak bundan böyle ve Ay Tanrısı Sin’in mavi ışığı yüreklerde tanrının nefesi olacak, aşk olacak adın bundan sonra dünya durdukça… Adına da şiir diyecek bizden sonrakiler…

Enheduanna’yı ay mehtabında alkışladıktan sonra, Eski Ahit diye bilinen kutsal kitabın baş kahramanı olan bir peygamberin masalsı ve tamamıyla varsayıma dayanan şairliğinden de söz etmeliyiz böyle bir yazıda. 1946’da, Kurman Mağarası’nda 4050 şiir bulunur. El yazmasının en güzel örneklerinin hayranlık uyandırdığı bu şiirlerin, Kral Şaul’un hüznünü arp çalarak dağıtmayı başaran genç seyis Davud’un dizeleri olduğu varsayılır kimi çevrelerde. Çünkü yaşamını tehlikeye atacak kadar yürekli, insanları yönetmesini bilen, dostuna sadık, düşmanına amansız, başkaldıran oğlunun ölümüne avutulamayacak ölçüde üzülecek kadar duygulu ve göz koyduğu kadının kocasını öldürmek için dolaplar çevirecek kadar tutkulu olan ve Tanrı önünde en büyük pişmanlığı duyabilen şiirin efsane kahramanı, Davud peygamberin masalsı öyküsüne o kadar benziyor ki aslında. İbranilerin kutsal kitabında var olan 73 mezmurun da Davud peygambere ait olduğu, değilse bile ondan alınan esinle yazıldığı önemle işaret edilmektedir. Günahı söyleyenlerin boynuna…

Ne tuhaf değil mi? Biz şiirden söz etmek, onun karanlık çağlardaki sesine ulaşmak için el yordamıyla ilerlemek isterken, karşımıza ay tanrıları, İbranilerin mezmurları filan çıktı. Sanki söz ettiğimiz konu şiir değil de din tarihi. Neyse, gözümüzü yumup, tüm cesaretimizle karanlık tarihlere atmaya devam edelim adımlarımızı.

Her ne kadar kesin bir tarih verilemese bile, milattan sonra 6. yüzyıla kadar yazılı edebiyattan söz edemiyoruz. İslamiyet öncesi kabul edilen bu dönemde şaşırtıcı veriler çıkıyor şiir adına karşımıza. Tuhaf ritüeller, yuğ törenleri, şölen ve sığır adıyla anılan dinsel/şiirsel oluşumlar… İsterseniz dönemin toplum yapısından başlayalım önce. Türk topluluklarının İslamiyet öncesi dönemlerde, değişik dinleri benimsemiş olmaları, sosyal, siyasal ve kültürel yapılarında da çeşitli değişim ve dönüşümlere yol açmıştır. Savaşçı ve istilacı bir ruh taşıyan o dönem uygarlıkları, yazı geleneğine yeterli önemi vermediklerinden midir nedir, bugün elimizde ne yazık ki mutlak bilgilerden hareket alan savlarımızın sayısı pek azdır. Ancak kesin bildiğimiz bir şey var ki; “12 Hayvanlı Türk Takvimi” , Türklerin önce “totemci bir din anlayışı”nda olduğunun kanıtıdır. Ardından dönüşe dönüşe “Şamanizm”e, Göktürkler zamanında “Budizm”e ve Uygurlar döneminde de “Manicilik”e inandıklarını biliyoruz. Her neyse ne, biz şiirimizi arayalım bu çalkantılı karanlıkta.

Neye inanırsa inansın, bütün Türk boylarında ortak olan imgeler vardı: Sevgi, kahramanlık ve din gibi…Nasıl oluyordu peki? Doğanın, güzelin ve güzelliğin sevgi adına anlatımı şiirde kaçınılmaz olarak lirizmi getiriyor; atlı göçebe kültürünün temel direği olan kahramanlık ve gözü karalık, kuşaktan kuşağa aktarılsın diye ortaya çıkan destanı oluşturuyor ve hem inanma hem de korunma ihtiyacını karşılayan bir erdem temsilcisi gibi din, bu yüksek karakteri tek bir ülküde birleştiriyordu. Din kaçınılmaz olarak ahlaksal tarihin tek ölçeği ve önergeni oluyordu. Düşünsenize, hayatı atın üzerinde geçen birini, topluluk bilincine ve alt kültüre başka hangi kanaldan aktarabilirsiniz ki? Bu bir tek sanatla mümkündür ve sanat işte bu yüzden dinsel bir saygıyla, bütün kültürlerin özvarlığıdır.

Eski Türkler, sevinçlerini, acılarını, coşku ve özlemlerini bir araya gelerek paylaşan ataerkil yapıya inanmışlardır hep. Bozkır ıssızlığının verdiği yalnızlık duygusunu böyle aşmayı denemişlerdir belki de. Bu bir araya gelişler zamanla kültürel bir üretime dönüşmüş ve yaşam gerçekliklerine direk bağlı olan bir takım dinsel törenler yapmaya başlamışlardır. “Şölen” töreni, totemleştirdikleri kutsal öküzün, senede bir kez kurban edildiği dinsel içerikli bir ritüel törendi. “Sığır” töreni, daha çok teatral bir gösteriydi. Topluluğun bütün erkeklerinin katıldığı av töreninin tekrarıyla ilgiliydi. Saygı duyulan, sevilen birinin ardından da “yuğ” denilen bir cenaze töreni yapılırdı. Bir yerde kültür ayaktaysa, saygı dinin elbisesini giymiş demek olduğundan, bu ritüelleri, topluluğun büyücüsü ya da ilkel doktoru kabul edilen “şaman”, “baksı”, “kam” ya da (sıkı durun) “ozan” adıyla anılan önde gelenler yaptırırdı. Törenlerde kopuz eşliğinde, gündem şiirlerle abartılır ve daha gençlere şiir aracılığıyla bir kültür bırakılmaya çalışılırdı.

Bir zaman sonra, edebiyatın inceleme alanına girebilecek ilk biçimsel şiirleri görmeye başlarız. Artık uygarlığın adı Uygurlar’dır. Budist Uygurlar… En eski Türk şiir biçimi olan “Koşuk” (manzume, beyit, koşma diyenler de var) bu zamanlarda şekillenmiş ve genellikle yiğitlik, sevgi ve doğa konularını işlemeye başlamıştır. Birimi dörtlüktür. Uyak yapısı da iyice teknik bir forma girmiş ve “ab-cccb-dddb” biçimine ulaşmıştır. Hece ölçüsünü de ilk kez bu koşuklarda görürüz. Artık “bilincin şiirinden” söz etmeye başlayabiliriz. Bilinç varsa bilimin tanı ve verileri olmalıdır ki, işte ilk büyük bulgu karşımızda: Kaşgarlı Mahmud ve o ünlü koşuk örnekleri kitabı; “Divanü Lugat-it Türk”. Yani “Türk Lehçeleri Sözlüğü”. Bunun dışında, “Aprınçur Tigi Asıg Tutung”, “Çuçu” ve “Kül Tarhan” gibi Uygur şairlerinin koşukları da bugün incelemecilerin elindedir.

 

Tatar ve Uygur Türklerinde Nevruz Bayramı’nda bizi ilgilendiren muhteşem bir gelenek vardı:

Şiir Söyleme Geleneği

Uygur Türkleri, toprağı işlemenin yanı sıra yerleşik hayata erken geçmiş, sanat, ticaret, teknoloji alanında gelişmiş ve şehir medeniyeti kurmuş bir Türk boyuydu. Burkan ve Mani dini çevrelerine ait metinlerde Uygurların bayramları ve bu bayramlarda yaptıkları törenler geniş biçimde işlenmiştir. Miladi 923’ten önce yazılan Maytrısimit (küsençig edgü körünç, arzu edilen iyi piyes)’in yeni gün bayramında temsil edilmek üzere Budizm’in Hinayana mezhebine mensup Uygurlarda Maytrı burkanın şerefine kaleme alındığı belirtilmektedir. Bu kayıttan, 21 Mart’ta kutlanan “yeni yıl bayramı”nın Uygurlarda çok eski tarihlerden beri mevcut olduğu anlaşılmaktadır. XI. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un, Divanü Lügati’t Türk’te “neyruz” olarak kaydettiği Nevruz bayramını kutlama mekanı olarak Uygurlar, pazar yerleri, ibadethaneler ve büyük meydanları seçmekteydiler. Burada toplanan halk eski yılın sona erip, yeni yılın gelmesi dolayısıyla bir dizi törenler gerçekleştirmekteydi. Söz konusu törenlerde “argumak (efsanevi at) oyunu”, “şir (arslan) oyunu”, “yolvars (kaplan) oyunu” gibi dram biçimindeki temsillerin yanı sıra, muhtelif mahallerde “kış bovay (kış dede)” adı verilen elbiseler giymiş kimselerin kıyafetleri, baharlık giysilerle değiştirilmekteydi.

Nevruz bayramını, Uygur Türkleri öteden beri bir “Sanat Edebiyat Bayramı” olarak görmekteydiler. Heyecan verici musiki eserlerini icra eden sazendeler, nahşalarıyla halkı coştururken; meddahlar destan, kıssa ve hikayeler anlatarak; koşakçılar daha önce yazdıkları koşakları söyleyerek Nevruz eğlencelerine renk katmaktaydılar. Uygur Türklerinde yerleşik bir şiir söyleme geleneği dikkat çekmektedir. Anadolu’da oynanan “Deve”, “Köse” gibi köy seyirlik oyunlarla, diş kirası adetinde de bu tür uygulamaları görmekteyiz. Bu törenlerin en ilginç yanı kapı kapı gezilerek her evin önünde bir veya birkaç dörtlüğün okunmasıdır. Örneğin;

“Çiğdem çiğdem çiçeçik,

Ebem ağlu köçecik,

Çiğdem geldi kapıya,

Yağ çıkarın kapıya”

 

“Yağ olmazsa bal olsun

Oğlun uşağın sağ olsun

Kız çatlasın ölsün

Oğlan yanımızda yoldaş olsun”

 

şeklinde maniler söylenir. Bu adetin bazı farklılıklarla Uygur ve Tatar Türkleri arasında da Nevruz törenlerinde uygulandığını biliyoruz.

Uygur Türklerinde, Nevruz bayramında söylenen şiirlere “Nevruziye” veya “ Nevruzluk” denilmektedir. Nevruziye ve Nevruzluklar, klasik Çağatay şiiri etkisinde kaleme alınmıştır. Uygur Türkleri arasında “Nevruz koşakları” adıyla bilinen bir yerleşik şiir türü de mevcuttur: Gerek hece vezniyle mani tipinde, gerekse aruz vezniyle mani tipinde, gerekse aruz vezni ile gazel tarzında yazılan Nevruz şiirlerinin belli bir ezgi ile okunanlarına “ beyit” adı verilmektedir.

XIX. yüzyılın sonlarında Kayyum Nasiri ve Sebahattin Mercani, “Nevruz Bayramı” nda okunan şiirleri derlemişlerdir. 124 dörtlükten ibaret olan “Nevruz Beyiti” adlı bu şiir, Tataristan’ın hemen her yerinde bilinmekte ve Nevruz bayramında çocuklarca söylenmektedir.

“Şükir kıldım Hüda’ga

Salavatım anlarga,

Mühemmed Mustafa’ya,

Nevrüz mübarekbad.”

dörtlüğüyle başlayan bu şiir,

“Vegaz eytdik sizlere

Hakın biriniz bizlerge

Yaşin yitsin yüzlerge,

Nevrüz mübaredkbad

Şehadberl, şehadbed

Nevrüz mübarekbad” mısralarıyla sona ermektedir.

 

Bir ayağı sözlü edebiyatta olan ilk şiir biçimlerinin en ilginç olanlarından biri hiç kuşkusuz, “Yuğ” törenlerinde okunan ağıtlardır. Bugün sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen bazı yürekli incelemecilerin, ulusal bir derleme yaptığı ağıtlar, ne yazık ki edebiyatın ayrı bir kolu olarak kabul edilmezken, yuğ törenlerinin ağıtları bir uygarlığı tanımada bize müthiş ipuçları bırakmıştır. Ha unutmadan, sürekli ağıt dediğim ve kopuz eşliğinde, gözyaşlarıyla söylenen bu şiirlerin o zamanki adı “Sagu”dur. Ve her sagu, saygın bir kişinin ölümünün toplumsal vicdanda yarattığı acının yanı sıra adına sagu söylenen kimsenin öcünün alınacağına dair toplumsal bir nitelik de taşırdı. Saguyu söyleyen kişi, ya kendi ağzından birinci tekil ya da ölenin ağzından direk söylerdi sagusunu. Peki nedir saguları bu kadar önemli kılan? Bu türün en ünlü örneği, sanırım bütün sorularımızın yanıtını içinde taşıyor: “Er Tunga Sagusu”. Bilmeyenler için kısa bir özet yapmakta fayda var. Efsaneye göre İskit Türklerinin ilk büyük hakanı olan Alp Er Tunga, Anadolu’dan Mısır’a kadar muazzam bir devlet kurmuştu. Medlerle de defalarca savaşmış ve meydanda yenilmediği halde, Med hükümdarı Keyhüsrev tarafından çağrıldığı bir eğlencede öldürülmüştü. (M.Ö. 626,625,624) Medleri sevinçten çılgına çeviren, Türkleri yasa boğan bu olay, çeşitli dönemlerde yazıya aktarılmış ve destanlaşarak bu güne kadar gelmiştir. Eğer bu sagu yazıya geçirilmemiş olsaydı, ne o döneme dair bilgimizden böylesin emin olabilirdik ne de Firdevsi’nin ünlü Şeyhname’sinde, Efrasiyab adıyla anılan Alr Er Tunga’nın hazin destanını anlayabilirdik. Orhon yazıtları, Kutadgu Bilik ve hatta Divanü Lugat-it Türk’te bu sagudan parçalar vardır. Sagular ardından gelecek olan aşık edebiyatının temelini oluşturmasıyla da şiirin atası sayılmalıdır bence. Öyle ki, 16. yüzyıl şairlerinden Âşık Paşa bile Garipname’sinde o günlere yaslanarak ideal kahramanın dokuz niteliğini üzerinde taşımasından söz eder. Sağlam yürek, pazu kuvveti, gayretli olmak, iyi bir at, özel korunaklı giysiler, yay, keskin bir kılıç ve iyi bir arkadaş… Aradan geçen 10.000 yıla rağmen söylenenlerin birebir eşlenmesi Türk şiirinin başladığı yerin nasıl da hayatla kesiştiğinin kanıtı değil mi sizce de? Bu yazıyı yazma nedenim de buralarda bir yerlerde sanki. Bu gün hayatı karşılamayan ve hayata karşı duruşu belirsiz şiir adındaki sözcük yığınlarının anlamadığı için aşağıladığı saguları, koşukları gözden geçirmesinin ne denli önemli olduğunu bildirmek ister gibiyim belki de, kim bilir?

 

6. yüzyıla geldiğimizde Türk adıyla kurulmuş ilk devlet ve yazılı edebiyat kabul edebileceğimiz ilk örnekleri bir takım taş yazıtlarda görürüz: Göktürkler’de ve Orhon Yazıtları’nda… İlk Türkçe yazıt, Göktürk kağanı Muhan’ın, kardeşi Mahan Tegin’in anısına diktirdiği anıt olan Bugut Yazıtı’dır. Çoyren, Ongin, Nalayha, Bilge Kağan, Kültiğin bulunduğu bölgeyle ilgili olarak Orhon, Altay ya da Yenisey Yazıtları ortak adıyla da anılır. Bu yazıtlardan şiire düşen gölgeyse çok daha koyudur bana kalırsa. Artık edebiyatın belli bir ölçekte ele alınması, dönüşen şiirin önünü açmış; tüm yazıtlarda birinci tekil ağızdan dökülen sözler, şiirin bireyselliği konusunda karşımıza yeni bir kapı getirmiştir. Artık şiirin kişisel bir uğraş olduğu ve istenilirse tarihe, istenilirse güzelliğe, istenilirse ağıta dönüştürülebileceği gösterilmiş oluyordu. Bu yazıtlardaki tarihsel değerlendirme, kimi yerlerde kağanın özeleştirisini getiriyor ve halkına ulaşmanın en etkin biçimine dönüşüyordu ilk kez. Bu ivme, şiirden diğer yazı sanatlarına sıçrayacak ve ardı sıra başlayacak Uygur uygarlığı edebiyatını tarihe bir ilke imza atan ulus olarak karşımıza çıkaracaktır: Çeviri kültürü… Uygur edebiyatının birbirine bağlı iki özelliği vardır. Biri, hemen tümüyle dini bir nitelik göstermesi, diğeriyse çeviri ağırlıklı olması…Çeviriler sadece şiirde değil, halka coşku vermek amacıyla hazırlanmış ahlak öykülerinde de gücünü göstermiş, hatta daha etkili olması için okunmanın yanı sıra sahneye konabilecek bir dil ve yapıya göre düzenlenmiştir. Örneğin; Toharca’dan çevrilen “Maitrisimit” adlı eserin sahnelendiğini biliyoruz. Bundan başka, “Körünç” (Sahne eseri), “Körünçlük”(Sahne), “Körünççü”(Seyirci) gibi kelimelerin Uygurcada bulunması da yazılı edebiyatın açtığı sonsuzluk penceresinde Uygurlar’ın bugün bile hayretle anlattığım yüksek edebiyatının uzantılarıdır bence. Bugün klasik kabul edilen “Pançatantra” öykülerinin de Uygur buluntularının arasından çıkmasına şaşırmamak gerek bence. Ve şiirin, ilahi formuyla ilk kez bu uygarlıkta anlam kazanmış olması da, sagu geleneğinde aranmalıdır.

 

Sizce de tuhaf değil mi bu ilişki?… Oysa ben eski şiiri anlatmak istiyordum, yani tanrının şarkısını. Anlattığım şeylere bakılırsa bu yazı şiirden çok kutsal şeylerden söz eden bir yazı oluyor.

 

…Sonra bir gün, kızgın kumların aynasında yüzü yanan bir çöl bedevisi, saçlarını ıslatan güzel bir kız gördü vahada. Göçebe yaşayışlarında deveden ve sudan sonra gelirdi aşk onlar için. Yıldızlı parlak geceler ve aya bakılarak söylenen şarkıları dinledi gözlerini yumarak. Çölün ıslığını dinledi hurma ağacının ve ayın altında… Gülümsüyordu göğe bakarak… Yüzleri asık olan diğerleri ona şeytanın ilham verdiğini düşündüler…

Kabile halinde yaşayan Araplar için sulak ve yeşil alan cennetle eşdeğerdir. Ve cenneti bulan Arap, sevincini dilinin ve kültürünün içindeki musikide arar hep. İngiliz araştırmacı Sır Hamilton Gibb’in “kahramanlık”, İslam araştırmacılarının “Cahiliye Dönemi” diye adlandırdıkları, milattan sonra 500’ler şiir için sıkı bir başkalaşım dönemini getirdi yanı sıra. Daha çok kabilenin reisinin söylediği şifahî şiirler ilk kez bu dönemde ve daha önce hiç uygulanmamış biçimlerde yazıya aktarılıyordu:

“Şiir dediğin bedevî ahlakımızın temel ilkelerini anlatmalıdır. Yiğitliğimizi, yılmazlığımızı, intikam arzumuzu, namusa verdiğimiz değeri ve mazluma kılıç çekmeyen erdemimizi… Ve şair tabi ki cinlerin ilham verdiği biridir. Onlardan aldığı kötüleyici fikirleri, düşman kabileye iletir, onlara korku, kendi kabilesine cesaret verir. Ölmüş kahramanlarını över. Bunu herkes yapabilir mi? Hayır. Öyleyse şair, o büyülü sözlerini, o sihirli ahengi taşıyandır. Bu yüzdendir ki, bu büyücülere şair yani “bilen” dedik. Onun elindeki sanat şeytanın sanatıdır. Onun içindir ki, elindekine yalnızca hayatın süsü gibi bakmamalıyız. Onun öldürücü bir silah olduğu gün gibi aşikar. Ondan korkmalıyız. Çünkü “hica” (hiciv) niteliği taşıyan bu sihirli sözler, bir insanın hayatını allak bullak edebilir.”

Neydi çölde devenin üstündeki bedeviye bu düşünceleri veren? Okullar mı bitirdi üst üste, bir eli yağda bir eli balda mıydı bunları düşündü, “şeytanın ilham verdiği Arap” ?

Elbette ki, Arap şiiri başıboş bir sahrada etkiden ve tepkiden uzak bir gelişme göstermedi. Aynı anda İran ve Yunan şiirleri saraylara ulaşmıştı bile. Ve Arap, şiirinin bu tarihi karşılaşmasında dünya zevklerini keşfetti. Aşkı, şarabı keşfetti… Dünya nimetlerini ve ritmi keşfetti. Ama yol ayrımına gelinmişti aynı zamanda. Bir yanda sınırsızca övülen şarap, bir yanda mistizm… Yükselen Müslümanlık sesleri… Her ne kadar hiciv, mersiye ve gazel yazılıyorsa da; müslümanlığın kabulüne ramak kalmışken, Arap şair sadece, şimdilerde “Kaside” diye incelediğimiz türe, şiir diyordu. Onu da üç bölüme ayırıyordu. “Fahr”, yani kendisinin ve kabilesinin gösterdiği kahramanlıklardan duyduğu gurur, “Dehr”, yani rakibin güçsüzlüğü ve uğradığı bozgun, en sonda da “Sabr”, yani insanoğlunun, gösterdiği bütün yürekliliğe ve cesarete rağmen sonunda yazgısını kabullenmek zorunda kalışı… Yani kaderci anlayış.

 

Cahiliye dönemi diye anılan milattan sonra 500-622 yılları, Arap şiirine çok şey katmıştır. En azından şiir, tarihi içinde ilk kez kutsanmamış ve dünyalı olmuştur. “Sukul Ukaz Panayırı” denen bir panayırdan söz eder Arap şiiri araştırmacıları. Müthiş bir mantık, müthiş bir yapıdır bu. Bu gün, şiir toplantılarına 30-40 kişinin katılım yaptığı bu teknoloji çağında bile, bu tamamıyla yürekten gelen katılımın sınırları Hicaz’dan Ukaz’a kadar yayılıyordu. Araplar, hurma ağaçlarının altına kurdukları kıl çadırlarda alışveriş yapar ve halkın ilgisini çekmek için şiir okurlardı. Böylece kendilerini tanıtma şansı yakaladıkları gibi temsil ettikleri kabileye de gurur kaynağı olurlardı. Hatta ne kadar doğru bilmem ama bir rivayete göre, bu yarışmalardan birinde yedi kabileye bağlı yedi şairin şiirleri okunmuş, şairlerin birbirine üstünlükleri saptanamayınca, iş önce tartışmaya, sonra kavgaya dönüşecekken, yarışmaya izleyici olarak katılan kabilelerden biri araya girip, durumu yatıştırmış ve son derece ilginç bir öneriyle sorunu çözmüş. Demiş ki; bunlardan her biri diğerinden güzel. Öyleyse her birini altın harflerle yazdırıp Kabe’nin duvarına asalım. Şiirler Mısır’da usta hattatlarca altın harflerle yazılmış ve Kâbe’nin duvarına asılmış. Ta ki, İslamiyet’in kabulüne kadar… İşte Cahiliye Dönemi ya da diğer adıyla “Muallak-üs Seba” (Yedi Askı) adıyla anılan dönemin efsanesi de böyledir. Bu yedi şairin adını bile biliyoruz üstelik: Tarafa bin-el Abdülbekir, İmrülkays, Amr bin Kulsûm, Haris bin Hillize el-Yeşkûri, Antere bin Şeddad, Züheyr bin-Ebü-Sülma ve Lebid bin Rebia… Bu şairlerden bir çoğu aynı zamanda yönetici ve o dönem devlet mekanizmasında bürokrat olma özellikleri taşıyordu. Yani seçkin ve saygın kimliklerdi. Hatta bu şairlerden Lebid Bin Rebia, islamiyetin kabulünden sonraki “Pragmatik şiir anlayışı” günlerinde bile Hazreti Muhammed’ten övgü alacak bir şair olarak yeniden karşımıza çıkacaktır. E öyleyse, sözü daha fazla uzatmadan Hazreti Muhammed dönemindeki şiire doğru yavaş yavaş girelim.

 

610 tarihinden sonra vahiy olunan kutsal kitap Kur’an, gerek mistizmi ve gerekse sesleniş biçimiyle ve gerekse öngördüğü konu ve temalarla Arap edebiyatı ve şiirini kökünden etkiledi. Bu kez kabile savaşları, yerini yükselen Müslümanlık ve muhaliflerinin kanlı savaşlarına bıraktı. Uhud, Bedir gibi kanın sel gibi aktığı savaşlar doğal olarak o dönem Arap şiirindeki; sevgili, yaşama sevinci ve şarap sarhoşluğu gibi konuları alaşağı etti ve ahlaksal öğretileri işleyen şiirlere, yani tek damarlı bir şiire dönüştürdü akışı… Hazreti Muhammed, topluma ve bireye zararlı olan diye nitelediği şiiri kesinlikle reddediyordu. Resmi ve müziği de… Oysa Arap şair uçsuz çöllerdeki bedevî ruhuyla şiirin öldürücü bir silah gibi kullanılabileceğini göstermekte gecikmedi. Arap şiirinin en kuvvetli olan yanı hiciv, İslam’a ve peygambere yönelen saldırılarda en az bir kılıç kadar keskin dizelerle yeni dinlerini savunmalarında da yardımcı oldu. “Şiirde pragma” diyebileceğimiz bu dönem, yararlı şiir, “yüce Allah’a ve onun resulûna methiye” olmayanı şiir saymayan anlayışıyla şekillenen bir durum aldı. Arap şiiri; şiir adına karanlık bir girdaba girer gibi olsa da, Hz. Muhammed’in şiirlerini okuduğu birkaç şair vardı yine de. Örneğin, din savaşları başladığı yıllarda ellilerinde olan Hassân bin Sâbit’in hicivlerini tekrar tekrar okuduğunu yazar Arap tarihçiler. Sonra Abdullah bin Ravâha’nın : “Öyle biri gelecek ki, sizin bilmediğiniz haberleri bildirecek, anlamadığınız hâkikatları anlatacaktır. Hem bu hizmete hiçbir ücret de istemeyecektir. Onun ücretini Allah verecek. Allah’tan aldığı ödül ona yeterli gelecektir” dizelerini de defalarca okuduğu söylenir. Ama bu şairler içinde, sonradan Kûfe valisi yapacağı biri var ki, Hz. Muhammed için belki de en büyük etkiyi yapan odur. Daha önce “Muallak-üs Seba” nın yedi şairinden biri olarak karşımıza çıkan Lebid bin Rebia, bir kaynağa göre bağlı olduğu Benî-Ca’fer kabilesi adına hem Müslümanlığı kabullerini hem de şairliğini sunmak için Resûlullah’ı ziyaret etmiş bir gün. Hz. Muhammed zaten ünlü olan bu şaire kuşkuyla yaklaşmış önce. Sıra şiirini okumaya gelince herkesin tedirginliği biraz daha artmış. Lebid gözlerini yumarak başlamış okumaya. Hem şiirini okuyor hem de gözlerinden sicim gibi boşalan yaşları siliyormuş. Ve sonunu şöyle bağlamış şiirinin: “Dikkat edin. Allah’tan başka her şey fanidir.” Bunun üzerine Hz. Muhammed ayağa kalkmış ve şöyle bir konuşma yapmıştır: “ Şair sözleri içinde en doğrusu , Lebid’in sözüdür. Bu söz Allah-û Teâla’nın hidayetine eren bir kişinin sözleri olabilir ancak. Çünkü mübarek Kur’an’daki ayette de aynen şöyle buyrulur: “Her şey fanidir, ancak Allah bakidir.”

 

Şimdiye kadar şiir adına verdiğim örneklere şöyle bir göz attığımda, Hz. Muhammed’in pragmatik şiir anlayışında ne denli başarılı olduğunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıyı okuyan bazı bağnaz görüşlüler, dilimdeki bilimselliği onaylamıyor olabilirler. Onlara göre bir peygamberin adının anıldığı her an, yanı sıra birkaç yüceltici sıfatının da anılması gerekliliği vardır. Oysa ki bilim, tartışılırlığı ve objektif yapısıyla olmasa da pragmatik yanıyla Hz. Muhammed’in anlayışına yakın durur bence. Tek fark var: Bilgiye ulaşmak isteği ve paylaşım… Ne yazık ki bilim için girişilen savaşta, savaştığımız sadece cehalettir. Bilim ve inceleme sonsuzluk demektir. Neyse biz konumuza dönelim yine.

 

Hz. Muhammed’in inandığını uygulama konusunda ne denli başarılı olduğundan söz ediyordum. Evet, son derece etkili olmuştur. Yani güzellikten, şaraptan ve kahramanlık figürlerinden hareket alan Arap şiiri, artık âyet ve hadislerin bildirdiği tartışılmaz gerçeklerden söz ediyor ve bunun dışında kalanlara din düşmanı yaftası giyindirilip toplumdan uzaklaştırılıyor ya da aşağılanıyordu. Şiir; yasağını sadece, deyim yerindeyse, bir şekilde hazretler ve Allah’a dizeler döktüğünce delebiliyor ve geçerlilik kazanabiliyordu. Ve onaylanan şiirlere baktığımızda sanki şiir değil Kur’an’dan ayetler okuyormuşuz hissine kapılmamız artık değişen Arap şiirinde yerini iyiden iyiye sağlamlaştırıyordu. Her şeye rağmen biz incelemeciler için sevindirici çok şey buluyoruz bu dönemde. Birincisi, başlangıçtan bu güne dek dini direk ilgilendiren her konuda şiirin kaçınılmaz ve küçümsenemez dönüşümünün, üstelik kutsal ağızlardan bile onaylandığını görüyoruz. Yani muhalif ya da müttefik olmanın hiçbir değerinin olmadığı, asıl şiirsiz olunamayacağını görüyoruz. Lebid örneğinde olduğu gibi her iki dönemde de, kalemin yürekle nasıl yakın bir ilişki içinde olduğuna tanıklık ediyoruz. Yani şiirin insanlık tarihini nasıl belirlediğini hayretle izliyoruz.

 

 

İslam sanatında şiir, neredeyse İslam dünya görüşünün ve hukukunun sınırlarının belirlenmesinde bile kaçınılmaz bir görevle hizmete alınır. Büyük İslam hukukçusu İmam-ı Şafiî’nin söyledikleri hem yeni düşüncenin şiir anlayışının açıklanması hem de muhalif bir ses olmasına karşın dikkatle irdelenmesi gereken bir açıklamadır bence : “Eğer şiir söylemek faydalı bir hizmet şekli olsaydı, ben Lebid’ten daha güzel şiir söylerdim”. Şiiri reddederken bile onun gücünden söz etmek zorunda kalınışı ne güzel değil mi?

 

 

Zaman içinde bu yapı Emeviler Devleti’ne kadar yalpalayarak gelişti ve “Dört Halife” döneminde yeni bir soluk kattı rüzgarına. Dört Halife dönemine geçmeden önce, bilimsel objektifimizden kuşku duyanlar için büyük Arap şairi Lebid ve Hz. Ömer’in bir kıssasından söz edip Emevilere geçelim. Günün birinde Hz. Ömer, Lebid’e : “Ey Lebid, şu değerli şiirlerinden birkaç mısra oku da dinleyelim” deyince, Lebid şu karşılığı vermiş: “Ya Ömer, Allah’ın bana Bakara ve Âl-i İmran surelerini okuma saadeti nasip ettiğinden bu yana şiiri terk ettim. Bu ayetler yanında Lebid’in şiirlerinin ne değeri kaldı ki?”

 

 

Emeviler, 661 ve 750 yılları arasında, daha çok fetihleriyle ve bu fetihlerle Müslümanlığı daha geniş topraklarda örgütlemeleri adıyla tarihe geçtiler. Bir tarihçi titizliğinden uzak tanımlamamızın içinde şiiri arayan kalemimizin hoş görüyle karşılanacağını umarak, bu dönem şiirinin en belirgin özelliğinin “Dini vecd ve dini heyecan” ekseninde geliştiğini bildirerek konumuza girebiliriz. Ama hemen belirtmeliyiz ki; toplumsal hareketlerin yoğunluğu olan kılıcın parlaklığı diğer birçok dallarda olduğu gibi şiirde de yeni dalgalanmalara neden oldu. Fetihlerde dökülen kan, kanın içinden akıp gelen istilanın sıcacık zenginliği, sade bir hayat süren halkın âdet ve göreneklerini temelden etkiledi. Ganimetlerin sunduğu ferahlık ve zevk hali, yeni bir aşk şiirinin yollarını açtı Emevi şairde. Emevi halifelerinin kendisini destekleyen güzellemelere sıkı bir prim veriyor olması da, daha önceden süregelen ayet- şiir anlayışının pabucunu dama attı. Artık şiir olması gereken yere, dünyaya dönüyordu yeniden. Hoş, bu dalgalanma daha defalarca tekrarlanacak; bir süre eskisinden de şiddetli bir yeni şiir anlayışı olan “Na’t” la geri gelecektir ama bunun için devletlerin yıkılması ve müslümanlığın Osmanlı’ya kadar yaygınlaşmasını beklemek zorunda kalacak tarih. Emevi şair dünyevî zevkleri yeniden kalemine bulaştırdığından, şiir biraz daha insanlaşmış ve yaşanan hayatla örtüşür olarak çıkar karşımıza, hatta bu zafer sarhoşluğu hızını alamayıp, bu gün birçok kişinin bilmediği “Mahfel” lere kadar dayar sırtını. Mahfel bir çeşit okuldur. 688 yılında, Mekke’de Abdulhakem el-Cumahî’nin kurduğu mahfelin içinde oyunlar oynanıyor ve bizi asıl ilgilendiren şey, şiirler okunuyordu.

 

Yani kendimizi biraz da sıkarak bir şiir okulunun varlığından söz edebiliriz belki de. Bunun benim için inanılmaz olduğunu itiraf etmek zorundayım. Düşünsenize, henüz atmış sene geçmeden şiirin aldığı yol şimşek hızına ulaşmış. Yani şiir hayatın kesinlikle vazgeçilemeyecek bir kurumuna dönüşmüş: toplum eğitiminde bir öğreti aracına… Ardından gelişen kentler ve kent soylu savaşlar…statü kavgaları, eski kabile düşmanlıklarının alevlendirilmesinin şiirsel yorumları ve yer sorunu şiirde konu sınırlamasında bir eskiye dönüş ya da yeni bir devrime yol açmıştı. Hiciv yenilenmiş versiyonuyla karşımıza eskisinden de kuvvetle çıkıyor; Şam’da El Ahtel ve Ferezdak gibi şairler, bir yandan hicivleriyle, küllenen ihtirasları tahrik ediyor, bir yandan da methiyelerle insanı günlük yaşamın tadını çıkarmaya çağırıyordu. Üstüne üstlük halife 2. Velid’de şiire ve içkiye yakınlığıyla desteklediği bir dev şairin önünü açıyordu. Çıplak hayatın rengini getiriyordu çöldeki bedevi; deve çobanı Ebu Nuvas geliyordu Arap soylu şiirine.

 

 

Artık tarihler milattan sonra 750’yi gösteriyordu. Emeviler yerini, 305 yıllık saltanatları boyunca Horasan’dan İspanya’ya kadar topraklarını genişleten başka bir uygarlığa devrediyordu: Abbasiler çıkıyordu şimdi tarih sahnesine…

Abbasi halifesi Mansur’un kendisini iktidara taşıyan kumandan Müslim bin-Veled’i öldürmesi sadece siyaseti değil bir imparatorluk ülküsünü de yanı sıra getirdi. Çünkü artık sınırlar sadece Arap yarımadasında kalmayıp, Anadolu üzerinden İspanya’ya kadar genişlemiş; bu ülkelerdeki zevk ve beğeni Abbasi’nin yanında sürüklediği kültürüyle karışmaya başlamıştı. Devlet mekanizması ve saray hizmetleri, kışkırmaya başlayan ırkçılıkla tam bir sömürge yapısına dönüşüyor, bu hizmetlerde Arap olmayanlar kullanılıyordu artık. Bu da saf Arap şiirinde, başka kültürlerin gölgesinin belirdiği ilk andır. Bu kültür kaynaşması her ne kadar bir süre sonra “ulusalcılık” kavramını getirmiş olsa bile aynı zamanda sanat adına bir altın çağın başladığının da müjdecisi kabul edilmelidir. Suriyeliler, İranlılar, Türkler, Mağripli Berberîler derken bunca fikir, bunca kültür bir potada inanılmaz bir erimeye uğrayıp tek bir isimle tarihe geçiyordu şimdi: İslam Uygarlığı…

 

Artık sarayın gönlünü hoş tutmak, sanatın en üst noktası olarak algılanmaya başlıyordu. Bu gün bile belli bir kibarlık ölçüsü adına alkışlanan İran sanatının gücünü o günlerde aramak pek yanlış olmaz sanırım. Çünkü uzun süre iktidarı elinde tutan İranlıların incelmiş beğeni duyguları, eski bedevi şiirinden zevk almadığı gibi her şeyi dinsel bir vecde bürüyen Emevi şiirinden de sıkılmıştı. Aşk, kahramanlık, içki ve eğlence yeniden şiirin baş konusu olarak belirmekte gecikmedi. İktidarı elinde tutan için methiyeler ve erkek egemen toplum yapısının vazgeçilmez öğesi av, tekrar keşfedilmiş ve şiirin konusu olmuştu yeniden. Genel bir yumuşama havasının etkinliği ilk olarak bu şiiri saraya taşıyan Mutî bin İlyas’ın kaleminde şekillendi. Ancak asıl gücünü bedevi şiirinin katı biçimini kıran Ebu Nuvas’ın elinde buldu. Günlük yaşamın zevke yönelik konuları, inanılmaz bir lirizmle şekilleniyor ve tarihe Ebu Nuvas’ın adı bir daha hiç unutulmamak üzere yazılıyordu. Yıllar geçip de Abbasiler tarih olduktan sonra bile etkisini yitirmeyen Ebu Nuvas’ın şiirleri, aynı zamanda, kalıcı olanın ne olduğu konusunda da birer anıt gibidir.

 

 

Sadece bunlar değildir bu çağı şiirin altın çağı yapan. Bütün bunlar olurken, eski şiirin geleneksel çizgisinde de son derece başarılı şairler görürüz. Bir Mütenebbî, bir Buhturî, bir Ebu Temam eski bedevi şiir anlayışında kalıcı izler bırakacak kadar kuvvetli dizeler yazdılar. Ötede Ebu Nuvas’ın başını çektiği yeni anlayışın diğer ustalarından olan Beşşar bin Burd ve İbnülmutez de, ölüp ölüp dirilen Hazreti Muhammed dönemi pragmatik şiirinin güçlü bir muhalif güce gelmesini engelleyemediler. Ortalık şiirden ve şiir türünden geçilmez oldu. Bir tür, karşı türünü de yanında getiriyordu. İşte altın çağ dedikleri de, bu anlayışların 300 sene, sanatın iç dinamiğinde var olan saygın rekabeti incitmeden hayatta yerini bulabilmesindeydi. Bunlardan başka bu dönem içinde artık tasavvuf adıyla andığımız türün en iyi örneklerini de görürüz. Örneğin bu türün en iyi kalemlerinden sayılan Ebülala el-Maarî bu akımın öncülerindendir. Bir diğeri, bu günlerde adını siyasetle daha çok andığımız büyük İslam şairi Hallac-ı Mansur’dur.

Diyor ki Arap şiirinin araştırmacısı; bu tempo 1055’te durdu.

 

 

Soruyoruz: insanoğluyla birlikte tarihlenen şiirin durması imkansız değil mi? Yani dünyadaki en son insanın hatta o insanın son nefesine kadar değil midir şiirin ömrü? Yanıtlıyor; Elbette öyledir. Şiirin durması, o güne dek sürüklenen şiir evriminin, evi terk etmesiyle ilgili bir saptamadır. Soruyoruz: Ne demek şimdi bu “evi terk eden şiir”? Yanıtlıyor : artık Arap şiirini, İspanyol çengilerinin güneş yanığı yüzlerinde aramak doğrudur.

 

 

Müslüman hükümdarların saray şairlerine yarattığı bu büyülü ve zamanla daralacak anlayış, ünlü İspanyol Amirî’lerin şairi Ubade bin Maussema tarafından makyajlandı ve ortaya melez bir şiir çıktı. Bir zaman sonra “Muvaşşah” adını alacak bu genç şiir, o gün özelinde bir ferahlık sağlasa bile divan edebiyatının, hayatının uzağındaki dizelerinin atası oluyordu bir bakıma. Dörtlük yapısını koruyan bu şiirin uyağı hep dördüncü dizede geliyordu. İnsanlık, kabul edilen başlangıçtan 12.000 sene ilerlemiş ve artık sanatın tarihi, insanın tarihine şekil vermeye başlamıştı. Muvaşşah, buna karşın 100 seneye yakın etkin olmayı başararak, 13. yüzyıla kadar, Moğol’un sivri mızrağının ucunu dörtlüğünün ortasında duyuncaya kadar sürdü atını. Kelebekleriyle, çiçekleriyle ve bir şarkı gibi yumuşacık… Sonra “Zecel” denen, daha çok halk diliyle kaleme alınan ve onların zevklerinden söz eden, şaraptan ve ganimetin komutanına övgü sunan dizelere yenik düştü. Zecel, zafer sancağını, yaşayan hayatın ortasına diktiğinde, kaybeden sadece saray olmadı. Bu gün bile adını bir efsaneyle yücelttiğimiz, bir yergi ustası, bir şiir ustası, bu kaba şiir anlayışı yüzünden mezarından kalktı. İranlı büyük şair Ebul Feth Ömer bin İbrahim ya da daha çok bilinen adıyla Ömer Hayyam, çağdaş şiirin nehrinde, ayaklarını gıdıklayarak geçen renkli balıklara ısrarlı dizelerini okumayı sürdürdü.

 

Bütün bunlar olurken, 1299’da genç bir savaşçı, büyük düşler kuruyordu. Bu günkü Anadolu topraklarında 600 sene ayakta kalacak bir imparatorluğun temellerini atıyordu. İstilacı yeni beylik, nedense sadece toprak ve değerli taşları istila etti önceleri. Ellerinde dünyanın en sert yargıcı olan keskin kılıç, altlarında Orta Asya’dan çıkıp gelmiş kızıl yeleli bir at, önlerinde ataları Asena adındaki boz bir kurtla, ısız ovalara üç hilalli ve üstünde bismillah yazan sancaklarını dikerek ilerlediler. Savaşçı ruhlarını dindirecek tek şeyin aşk olduğunu ve bu aşkında; bileklerindeki bu gücün, Anadolu’dan başlattıkları bu yangının sahibine yani Allah’a dönük olduğunu anladıklarında, şiir, zırh giydirilmiş bir savaşçı, Osmanlı’nın Allah için döktüğü kandan doğan yepyeni bir “ayet-şiir” kimliğine dönmüştü yeniden. En azından yeni devlet Osmanlı’nın ilk dönemlerinde …

 

Allah’a olan bağlılıkları ve devlet anlayışlarındaki sert çizgi, Osmanlı’nın şiirinde de kendini ifade etmekte gecikmedi. Abbasi’nin şiiri altın çağını yaşarken bir muhalefet olarak temelleri atılan, dini vecd ve dini heyecan merkezli şiir, böylesi savaş ve imandan örülü yeni toplumda kaçınılmaz olarak ve bu kez epeyce şiddetle can buldu yeniden. Hazreti Muhammed zamanında bile bu denli kalınlaşmayan şiir anlayışı, bir yeniçerinin eğitilirken geçtiği süreçteki sert disiplinle yaşamaya zorlanıyordu artık. Şiir sanatı, mübarek Kuran’ın ayetlerinden feyz alan, Hazreti Muhammed ve kutsal bir atmosferde yeniden ibadethanelere davet ediliyordu.

 

 

Bir farklı biçim olarak beliren ilk şiirin “Na’t” türü olduğunu söyleyebiliriz. Na’t; Hazreti Muhammed’in yüksek nitelikleri, üstünlüğü, âlemlere rahmet olarak gönderildiği, mucizeleri, erişilmez ahlakını konu yapan ve onun şefaatını isteyen, gözyaşını fonuna yerleştirmiş yarı dinsel bir ümit şiiridir. Esnekliği ve dünyalılığı, yaşanan hayatın anlamsızlığının kabul edilmesiyle başlar. Yaşam mutlaka aşağılıktır ve insanlar bir sınavdadır. Üretmek gibi bir erdemliliği içinde taşımak zorunda olduğuna inandığımız sanat, tam bir hayıflanma ve aralıksız özeleştiri kılığına giriyor ve yaşamsal olan ne varsa, tümünün reddine kadar gidiyordu bu kendine duyulan tiksinti. Tek ölçü Kuran, tek hedef Allah’tır artık.

 

Bu incelemeye niyetlenmeden önce okumaya başladığım Hüseyin Hilmi Işık’ın “Saadet-i Edebiye” adlı kitabından aldığım bir na’t parçasıyla, 1982’de Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları’ndan çıkan, “Dini Bilgiler Ders Kitabı”nda yer alan Arif Nihat Asya’nın na’t çalışmalarından birer örnek vererek yaklaşık 600 yılda na’tın evrimini anlamaya çalışalım.

 

Hüseyin Hilmi’den:

 

 

“Arabistan’da doğan Muhammed aleyhisselâm,

Dünya ve âhıretin efendisi odu hemân.

Toprak altında kalsın, ezilsin, batsın her zaman,

Onun kapısında toz, toprak olmak istemeyen!”

 

 

 

Arif Nihat Asya’dan:

 

 

“Biz bu dünyadan nereye göçelim, ya Muhammed?

Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyânet.

Neler duydu şu dünyâda

Mevlid’ine hayran kulaklarımız:

Ne adlar ezberledi, ey Nebî,

Adına alışkın dudaklarımız.

Artık yolunu bilmiyor;

Artık, yolunu unuttu ayaklarımız.

Ka’be’nin siyahları yakışmamıştır yâ Muhammed,

Bu günkü kadar.

Gel, ey Muhammed, bahardır.

Dudaklar ardında saklı âminlerimiz vardır.

Hacdan döner gibi gel;

Mi’râc’dan iner gibi gel, bekliyoruz yıllardır…”

 

 

 

Na’t türü görüldüğü gibi doğurgan bir şiir türü olmadığından zamanla, “Şemail” adıyla anılan biraz daha geniş olanaklı bir şiir türüne dönüşüm gösterdi. Şemail; ardından gelecek olan ve bu gün bile bir çoğunun farkında olmadan inandığı bir şiir türü olan “Hilye”lerin dayanağı olma özelliği de gösterdiği gibi; genellikle doğa, huy, ahlâk, yaratılıştaki iyi karakter yetenek ve hazret kabul edilen kişilerin görünümleri, özellikleri ve davranışları gibi yakın anlamları kapsayan bir İslam şiir türüdür. Daha çok kâinatın efendisi kabul edilen Hz. Muhammed’in kişiliğini ve soy kütüğünü, hayranlık ve saygıyla tanıtan eserler için kullanılan bir şiir tanımlamasıdır. Na’ttan farkı içeriğinin zenginliği gibi görünse de , ana eksende çok farklılık göstermediği ortada. Binli yıllara varmadan , Ebu İsa Muhammedi bin İsa El Tirmizi’nin yazdığı, “Kütüb-i Sitte” (Altı Kitap) bilinen en eski şemail kitabı kabul edilir. Bu dönem şiiri, en çok hilyelerde kendi ifadesini bulmuştur bence. Hilye; şemaillerden çok farklı görünse de, şemaillerin içerdiği süs, ziynet, kişilik, huy, hazretlerin maddi ve manevi yapısı, doğuş nitelikleri, güzel özellikleri gibi konulardan başka, ÖZELLİKLE Hazreti Muhammed’in mübarek görünümü, üstünlüğü, beden yapısı, karakteri ve davranışları; kısaca fiziki ve ruhsal varlığını oluşturan eşsiz özellikleri ve imrendirici güzelliğini konu yapardı. Ayrıca Hz. Muhammed’in dört halifesi; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali hakkında da peygamberin özelliklerine benzer özellikleri, hilyelerin içeriğini zenginleştiren konulardı.

 

Hilye ya da “Hilye-i Şerif” in bir anlamı daha vardı. O da Hz. Muhammed’in, Hz. Ali tarafından rivayet edilmiş hadislerinin “hüsn-ü hat” (güzel yazı) ile yazılmış levhalarına da aynı ismin verilmesiydi. Peki şimdi bu levhaların bizim konumuzla ne ilgisi var?… Dinleyin , bu levhaların ortak özellikleri vardı. Bir kere hepsi besmeleyle başlar ve orta yerden sonraki kısımda, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” anlamına gelen El-Enbiya suresinin 27. ayeti işlenirdi. Şimdi bu dönem şiirinin tek feyzi kabul edilen Kuran’ı açalım ve bakalım El-Enbiya suresi 27. ayet’te başka neler vahiy edilmiş:

 

“Söz yönünden… insanların en doğrusuydu. Huy bakımından en yumuşağı… Onu birden gören korkardı; tanıdıktan sonraysa severdi”

 

Özetleyerek aldığımız sure, anlaşılacağı gibi bir methiyeyi andırıyor. Öyleyse Osmanlı şairinin diğer şairlerden birkaç noktada daha yetkin olması gerekiyordu. Bir kere Kuran’ı hatim etmiş olmalıydı. İkincisi şiirin dilinde bir mistizmi boşa çıkarma hakkı yoktu. Üçüncüsü, ve en önemlisi, şiiri fâni dünyanın nimetlerinin geçiciliği ve Allah’ın lütfunun iyi değerlendirilmesinin gerekliliğini anlatırken, yakarmayı destur edinmeliydi. Yakarmayı destur etmek neyin nesi değil mi? Anlatayım: Derler ki Hz. Ai’nin, Ebu Talib’ten aktardığı bir rivayettir. Hz. Muhammed şöyle buyurmuş bir gün: “Benim hilyemi gören beni görmüş gibi olur. Ve beni özleyerek onu gören kimseye, Allah ateşi haram kılar. O kimse kabir azabından emin olur. Haşr ve Karar Günü çıplak olarak haşr olunmaz.” Ve bu rivayet, kullarda duaya dönüştüğünde kaçınılmaz olarak şöyle bir şekle bürünürdü: “Allah’ım, rahmet peygamberi ve ümmetin şefaatçısı olan Muhammed’e ve tertemiz alnına ve ashabına rahmet ve emniyet indir.”

 

Anlaşılacağı gibi bu dönem şairi, sanatsal kaygılarını inanışlarına yaslamış ve dış dünyayla pek bağı olmayan bir şiir tarzını benimsemişti. Oysa ki hilyeler, kendi doğasını yenip, halkın içine kadar sızacak ve yaşanan hayatta da düzeyli ve tartışılmaz bir saygınlık kazanacaktı. Öyle bir saygınlık ki; evlerinde hilye bulundurarak bazı felaketlerden korunulacağına inanacaktı halk. Hilyelerin bereket getireceğine ve bir mümin için, iç huzurun ve mutluluğun, yalnızca Hz. Muhammed’in şefaatına ulaşılarak elde edileceğine, bunun da hilyeyle olacağına inanılmıştır hep. ( O zamanda bile şiirsel dizelerin gücüne bakar mısınız?) Daha da ilginci, “Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’i” rüyalarında görme ihtimalini bile bu hilyelerin büyülü ve ağlamaklı dizelerinde arar olmuşlardı.

 

 

Peki nedir bugün şiir formunda incelediğimiz bir türe halkın duyduğu bu büyük tutkunun nedeni? Sanırım bu soruya, hilyelerden seçebildiğim bazı dizelerle yanıt oluşturmak daha doğru olacak. Hilye dizelerinden örnek vermeden önce, hilye yazarlarından bir iki satır söz etmek istiyorum. Örneğin 1600’lü yılların ilk diliminde yaşamış bir Cevri İbrahim Efendi var hilyecilerden. “Çâr-Yâr-ı Güzin” (Seçilmiş dört dost: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) adlı hilyesi, yazılmış hilyelerin en güzellerinden biri kabul edilir. Sonra Süleyman Nahifi’nin “Milyetü’l-Envar”ından söz etmek gerek. 1700’lerin ilk otuz yılında yaşamış bu şair de konusunda haklı bir otoritenin sahibidir. Sonra Hakani Mehmed Bey’in ünlü “Milye-i Şerife”sinden söz etmeliyiz.1598 yılında yazıldığını bildiğimiz bu hilye, türünün bütün özelliklerini taşır. Hem hilyeyi, yani o dönem şiirini ibadet edilen yerlere taşıyan bu büyük İslam şairlerini anarak, değişen şiir ve şairlik anlayışına biraz daha yaklaştığımı düşünüyorum ben. Biraz daha kuvvetli hissediyorum kendimi, biraz daha duyarlı, biraz daha insan…

 

 

Hz. Muhammed bir resul yani temsilci kimliğinden ötürü, onun kaşı, gözü, boyu posu hakkında pek konuşulmaz. Müslüman anlayış bunu günah sayar. Bunun yerine peygamberin öğretileri ve kutsiyetinden örnekler vermeyi daha doğru bulur. Daha cok onun hayatına dair katıldığı savaşlar, çektiği zorluklar filan…Oysaki ne tuhaftır; bütün sınırlılığına karşın böylesi bir peygamberin insan yanını, kaşını, gözünü, ne bileyim kirpiklerini tarihe sabitlemek yine şiire ve şaire kalmıştır. Bu görüntü bile şiirin hayatın neresinde olduğunu anlamaya iyi bir örnek sayılmaz mı?Şiire kravat takan ya da eline bir şarap şişesi tutuşturup köprü altına indiren çağımız şairlerinin ne hazin bir yanılgıda olduğunu düşünüyorum da, içim acıyor.Şiir hayata karşı cesur bir duruştur. Hep öyleydi, hep öyle kalacak. Sloganımızı da attıktan sora örneklere geçebiliriz.

 

 

Şair yazmış:

 

”Ehdebü’l-eşfar (Kirpikleri uzundu)

İza tekelleme yera ke’n-nuri yarucu min senayah

(Konuştuğu zaman dişleri arasından nur çıkar gibi görünürdü)

Müdevver’l-vech(Yüzü yuvarlakçaydı)

Kessü’l-lihye (Sakalı gürdü)

Recilü’ş-şa’r (Saçları kıvırcıkçaydı)

Leyse’t-tavile’l-bain ve lel-kasiri’-mütereddid

(Ne çok uzun ne de çok kısa boyluydu)

Ve maa zelike felem yekün yümaşihi ahadün yünsebü ila’t-tavili’l-itale

(Bununla beraber uzun boylu biri beraberinde yürüdüğünde Hazreti

Peygamber, mutlaka ondan daha uzun görünürdü.)

Ve iza dahike yetele’leü Ke’l-Bedr

(Hz. Peygamber güldüğünde ayın ondördü gibi-yanakları-parlardı)

Parça parça alıp dizdiğim bu dizelerdeki estetik beğeninin bir sureyi hatırlatmasını; din ve şiirin nasılda aynı ağacın dalında açılan çiçekleri andırdığını düşünüp, şaşırarak izliyorum şiirin muazzam tarihini. Ve hep o aynı yanıtsız soruyu soruyorum kendime, ağaçlara, kuşlara: Ya sanatta da gizli bir din büyüsü olmalı ya da bildiğimiz bütün kutsal kitaplar olağanüstü bir şairin eseri olmalı. Haksız mıyım? Nereye elimizi atsak, karşımıza tiyatro çıktı, şiir çıktı. Oysa uzaklaşıp baktığımızda, sözünü ettiğimizin aslında hiç de üreten, keyif veren şeyler olmadığı; bilakis kanlı din savaşları, istila edilen ülkelerin çığlık çığlığa acıları olduğunu gördük. Sonra şöyle dedik: Şiir hayatın yaşayan yanıdır. Ve bir şairin dediği gibi, ”tamamlanmamış hayatlardır şiir.”

Hey Allahım, nereden girdim bu konuya, yaz yaz bitmiyor. (Hoş,hiçbir zaman biteceği de yok ya.) Neyse daha fazla uzatmadan biraz da 15. yüzyıl şiirinin ”inanılmaz” kuramından sözedip yazımızı bağlayalım. 15. yüzyılda bir “Pendname” yazar Kaabus Unsurü’l-Ma’âli.

 

Pendname bir öğüt kitabıdır. Tercüman yayınlarının 100 Temel Eser serisinden çıkan kitap, 15. yüzyıl Osmanlı’sına bir çok noktada ışık tutar. Bizim ilgimizi çeken bölüm, oğlu Geylânşah’a seslenerek yazdığı ve sonraları padişah 2. Murad’ın emriyle, Mercimek Ahmed tarafından Türkçeleştirilen bölümdür. Hiç değiştirmeden aynen aktarıyorum.

 

 

“Ey oğul, eğer şair olup şiir eyitmeye kasd etsen, cehdet ki şiirde sözüm murabba ola, yani ruşen ola, açuk ola. Ve sakın ki mânâsı şerhin ,sen bilesin ve ayruk kişi bilmeye, onun gibi sözü söyleme. Zirâ şiiri halk için eydürler, kendüleri için eyitmezler. Pes şiirin mânâsı açuk gerektür ki hemen vezne kafiye kâni olmaya. Pes sen dahi hayalsüz ve tertipsüz ve sınâatsuz şiir eyitme. Sözü müstear söyle ama istiareyi imkânla söyle… Gerekmez yerde Arabî müşkil lâfız katup şiirin sovuk etme…”

Bunun üstüne söylenecek ne kaldı ki?

27-28-29 Nisan 1999 – Hayrettin FİLİZ

http://www.btasahnesi.net/yazilar/hf/hf36/hf36.html

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Leave a Reply

error: Content is protected !!