ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şiirimiz ve At

Sosyal Medyada Paylaş:

Gerek halk, gerek klâsik ve gerekse modern edebiyatta şairler; teşhis, intak ve istiare gibi edebî sanatlarla insanla at arasında zengin bir duygu ve çağrışım bağı kurarak duygularını ifade etmişlerdir. At, şairlerin ve mütefekkirlerin hayal dünyasında şahlanmasıyla, çırpınmasıyla, koşmasıyla, durmasıyla ve toprağı eşelemesiyle birçok hissiyatın tercümanı olmuştur. Bazıları şahsî duygularını ifade etmede atı bir sembol olarak kullanırken, bazıları da ona kolektif bir mânâ yüklemiş ve milletimizin tarih sayfalarındaki macerasını onunla sembolleştirmiştir.

Atın ferdî plânda hissettirdikleri

Eski Türkler, uzayıp giden bozkır coğrafyasında çok şey borçlu olduğu, hususî ad ve unvanlar verdiği, törenle gömdüğü ata, gerektiğinde konuşan, zekâ sahibi, gökten inmiş bir nevi kutsal varlık gözü ile bakmıştır. At onun için sürülerini otlatırken sırtında dolaştığı bir otağ, uzakları yakın eden bir vasıta, dostlarına ulaştıran bir arkadaş, dertlerini paylaşan bir sırdaştır. At onun için kardeşinden daha ileri bir kardeştir:

“At demezsem sana kardaş derim
Kardaşımdan ileri
Başıma bir iş gelse yoldaş derim
Yoldaşımdan ileri!”

diyerek atının boynuna sarılan Dede Korkut kahramanlarından Bamsı Beyrek

bu sevginin tercümanıdır.

Divan edebiyatında at, daha çok, hızıyla ele alınır. Geniş bir coğrafyaya yayılmış bir devlette mekânı aşmak çok önemlidir. Çünkü ülkenin en ücra yerleri bile devlet yöneticilerini ilgilendirmektedir. Dolayısıyla hız çok önemlidir. Bu durumun bilincinde olan, bir övgü ve yergi şairi Nefi, 4. Murat’ın atlarını öyle bir tasvir eder ki; onlar sabâ rüzgârından daha hızlıdır hattâ yıldırım gibidir; koşarken bu atlara gölgeleri bile arkadaş olamaz.

Ne sabâ saika dirsem yaraşur sür’atde
Ki seğirdirken ana sâyesi olmaz hem-ga
(Saba rüzgârı ne demek? Hızına yıldırım desen yeri var/ Öyle ki, koşarken ona gölgesi bile arkadaş olamaz.)
Çapekliği o mertebe kim zıll-ı râkibi
Yâre düşünce ana mekân lâmekan olur
(O kadar çabuktur ki, süvarisinin gölgesi yere düşünce mekân, o gölgeye mekânsızlık olur.)
At, bizim edebiyatımızda genellikle kahramanlık mefkûresini somutlaştırmak gayesiyle ele alınmıştır. At, kahraman için büyük bir servettir, onu hiçbir şeyle değiştiremez. O hayatının en önemli varlığı en değerli hazinelerden daha değerlidir. Gazi Giray, aşağıdaki mısralarda kahramanlıkla atın hamurunu yoğurur gibidir.
Râyete meylederiz kâmet-i dil-cû yerine
Tuğa dil bağlamışız kâkül-i hoş bû yerine
(Biz, bayrağa meylederiz, gönül okşayıcı endam yerine/ Tuğa bağlanmışız, yasemin kokulu saç yerine)
Severiz esb-i hünermend-i saba reftarı
Bir peri şekl-i sanem, gözleri âhu yerine
(Biz gözleri ahu olan bir peri yerine / Rüzgâr edalı, marifetli atı severiz)
İlhamını mecazi sevdalar için harcayan Karacaoğlan bile, zaman zaman atı bütün güzelliklerin üstünde görür.

Arzularım kaldı bir Arap atta
Koyma Kadir Mevla’m gamda firkatte
***
Yiğit yiğidin yoldaşı
At yiğidin öz kardaşı
***
Yiğit olan yiğit biner atlanır
Yiğit olan her cefaya katlanır

Atın içtimai plânda hissettirdikleri

At, duruşuyla, yaptıklarıyla, hareketleriyle ve kabiliyetleriyle kılıç gibi, zırh gibi kahramanı tamamlayan hayatî unsurlardandır. İnsana dağlar aşıran, çöller geçiren ve insanı ölüme dolu dizgin koşturan kahramanlık hissi, en güzel tasvirini at sırtında bulur. Biz, Osman Gazileri, Yıldırımları, Fatihleri, Yavuzları bu histen dolayı hep at sırtında hayal ederiz. Hayatı boyunca onsuz kendini tamam hissetmeyen kahramanlar gibi, mefkûre sahipleri de ata büyük değer vermiş, kolektif duygu ve düşüncelerini somutlaştırmada atı tercih etmişlerdir. Mefkûre sahiplerinin kalemlerinde, atın şahlanışı, dolu dizgin koşuşu yükselmeyi; ağzına gemlerin vurulması da çöküşü ve esareti ifade eder. Bu mefkûre sahiplerinin eserlerinde at ile milletimiz özdeşleştirilmiş, milletimize verilmek istenen mesajlarda at sembolize edilmiştir.
İslâmiyet’in kabulünden sonra Türkler, İlây-ı Kelimetullah gayesiyle cihanın dört bir bucağına yelken açmışlardır. Bu gayeye ulaşmada en büyük vasıtaları attır. Gaye mukaddes olunca ona ulaşmada vasıta olan at da, daha bir önem kazanmıştır. Orta Asya steplerinde kendi benini tatmin için koşturup duran akıncı, İslam’ın cihanşümul mesajıyla coşuyor ve ufkundaki ışıltıya dört nala at sürüyordu. Onlar bu coşkuyla Anadolu’yu baştan başa İslâmlaştırıyor; orada büyük bir medeniyet kuruyor, İstanbul’u fethediyor ve Avrupa içlerine kadar ilerliyordu. Bu nesiller kuzeyden-güneye; batıdan-doğuya kadar ufuklarında hiçbir engel tanımadan koşuyorlardı. Onlar bu maceradan o kadar mesutturlar ki, fethe çıkmayı atlarına yeni bir ülkede yem vermek kadar şen karşılarlar.

Bilmemiş var mıdır yeryüzünün serhaddi
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin akıncı katılmıştı fetih rüzgârına

Onların sayıları azdır; fakat dev gibi orduları yenmeyi, atlarına yeni bir ülkede yem vermek kadar basit görürler. Onlar “her yaz şimale doğru asırlarca süren” bir koşunun kahramanlarıdır. Akıncıların bu duygularını yine bir akıncı soyundan gelen Yahya Kemal ne güzel dile getirir.

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: “İlerle!”
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

Onların savaş meydanlarında bu kadar neşeli olmalarının ve ölümü şen şakrak karşılamalarının temelinde şehitlik mertebesi vardır. Onlar şehit olduklarında peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye çıkacaklarına inanmaktadırlar. Onlar; “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154) âyetinde buyurulduğu üzere, şehit olduklarında bunun farkına bile varmazlar. Bu akıncılar savaş meydanlarından bir anda cennete yükselmelerini, atı çok hızlı sürüp hızlarını alamamaya bağlarlar. Akıncıların bu durumu Y. Kemal’in mısralarında şöyle anlatılır:

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla
Bugün cennette gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde

Bu mısralarda dikkati çeken önemli bir özellik de, akıncı ile atın yedi kat arşa birlikte kanatlanmasıdır. Dünyadaki birliktelik öbür tarafta da sürdürülmek istenmektedir. Âdeta Ashab-ı Kehf’in kıtmiri gibi, at da sahibinden ayrılmamaktadır. Çünkü bu atlar, sahipleriyle aynı gayeye baş koymuştur. Her yerde ve her şartta akıncısıyla aynı şeyleri düşünmektedir. Bu duygu ve düşünce ortaklığı Y. Kemal’in mısralarına şöyle yansır:

O nesil duymuş akın zevkini rüzgârda bile
Bu duyuş varmış akınlardaki atlarda bile

Tarihimizdeki yükseliş ve gerileme durumları, atın edebiyatımızdaki tavrını belirlemiştir. Diğer bir ifadeyle, edebiyatımızda, milletimizin tarih sayfasındaki durumu; en güzel, atla sembolize edilmiştir. Milletimizin yükselmesinin anlatıldığı şiir coğrafyalarında şen şakrak koşan at, çöküş dönemlerinde bir hatıra, bir nostalji ve bir diriliş sembolü olarak görülür.

Osmanlı parlak günlerini, savaş meydanlarında ve masa başlarında yavaş yavaş yitirmektedir. Artık o rakiplerinin gözünde “Hasta Adam”dır. Hasta adam yavaş yavaş parçalanır ve mirası herkesin başını döndürür. Yıllarca zaferin sembolü olan atın mağrur başı eğilmiş, gözü ufuklardan kesilmiştir. İçi içine sığmayan yağız at artık, seyislerinin kontrolü altındadır. Ağzına gemler ve ayağına köstek vurulup tarih sayfasından silinmek istenmektedir. Anadolu yerle bir edilmiş ve halk perişandır. İşte tam bu sıralarda F. Nafiz “At” şiirini yazar. Bu şiir milli mücadele dönemi Anadolu’sunun psikolojisini ve gayesini çok güzel ifade eder. Bu şiirde, tarihin bütün safhalarında at ile birlikte yaşamış bir milletin duyguları müşahhaslaştırılmış ve Anadolu şaha kalkacak bir at olarak tasvir edilmiştir.

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın;
Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da;
Boştur, köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Son şanlı mâcerâsını tarihe anlatın:
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Asrın baş eğdi sandığı at şâha kalkıyor!

Atın seyisleri başında kalmamıştır. Halk topyekün bir mücadele vermiş ve bağımsızlığını kazanmıştır. “Asrın baş eğdi, sandığı at, ölmemiştir; lâkin o ihtişamlı günler de artık, mazidedir. İşte bu ihtişamlı günlerin hasretini tâ iliklerinde hisseden Çile şairi N. Fazıl, bizi ruh ve mânâ buudunda yükseltecek o muhteşem akıncının ne zaman döneceğini sorar. Artık, at ve akıncı beklenen neslin sembolü olmuştur.

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu
Nerede kardeşlerin cömert Nil, yeşil Tuna
Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna

Evet, Anadolu’yu ruh ve mânâ yönüyle imar eden, ona ruhundan taşan inanç ve damarlarından akıttığı kanla şekil vermiş olan “İyi insanlar iyi atlara binip gitmiştir.” Ama bu gidiş ebedî bir gidiş değildir. Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı vardır. Baharı getirmek için çalışmak, güçlüklere dayanmak ve toprağa tohum saçmak lâzımdır. Bu uğurda çalışırken gerekirse küheylanlar gibi çatlamak gerekmektedir.

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan doğuran kısrak utansın!
N. Fazıl
Şahsî hayatlar terk edilmiş, karanlık gecelerin ayazında bıkmadan çalışılmış, ortak değerlere vurgu yapılmıştır. Gayretlere vefalı Anadolu toprağı vefasını göstermiş, çalışmalar artık, netice vermeye başlamıştır. Anadolu bozkırlarında kardelenler boy vermektedir, onların kardan, tipiden korunarak bahara ulaştırılması gerekmektedir. İşin zor tarafı aşılmak üzeredir, çoğu gidip azı kalmıştır; çünkü maya tutmuştur.

Vur kazmayı Ferhat!
Çoğu gitti azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at!
Çoğu gitti, azı kaldı.
N. Fazıl

Geceler kutlu bir şafağın eşiğindedir. Uzun bir uykunun neticesinde kısraklar ve biniciler biraz mahmur olsa da artık iyi insanlar iyi atlara binip gelmiştir. Onun siması pırıl pırıldır, o ızdırabların, çilelerin cenderesinden geçmiştir. Onun duyguları, kendini başkaları için feda edecek kadar engindir. O, samimi her gönlün ufkundaki beklenen “Işık Adam”dır.

Belirdi bir kır atlı
Başı gözü polatlı
Gözler buğulu, nemli
Üveyk gibi kanatlı

Geliyor dolu dizgin
Yüreği dertle ezgin
Izdırab çekmiş belli
Duyguları pek engin

Bir gariblik sesinde
Yalan yok çehresinde
Bakanlar anlayacak
Işık var çehresinde
***
Onun kaybedecek zamanı yoktur; çünkü onu Azerbaycan’dan Burma’ya; Endonezya’dan Ulanbatur’a kadar dört gözle bekleyen muhtaç sineler vardır. Ve o, bu şuurla hareket etmektedir.
Sür atını durmadan
Kalmadı bende derman
Ey metaı nur adam
Yok fevt edecek zaman

Sakın geç kalma zinhar!
İ
çim hasretle yanar
Kalmadı başka sevdam
Ağar ufkumda ağar..!
***

Dipnotlar
1- Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi yay.1989, s.208.
2- Age, s.207.
3- Kısakürek, N. Fazıl, Ata Senfoni, b.d. yay. 1999 s.32.

Kaynaklar
– Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi yay.1989.
– Kısakürek, N. Fazıl, Ata Senfoni, b.d. yay. 1999.
– Türk Dili ve Edeb. Ans. Dergâh yay. İst. 1986.
– Beyatlı, Y. Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, İst. Fetih Cemiyeti, 1997.
– Kısakürek, N. Fazıl, Çile, b.d. yay.
– Çamlıbel, F. Nafiz, Han Duvarları, MEB. Yay. İst. 1995.
– Gülen, M. Fethullah, Kırık Mızrap, Zaman Yay.

Yazının alıntı yapıldığı Link

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!