ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şiirin Birey Üzerindeki Etkisi

Sosyal Medyada Paylaş:

Okumayı öğrettiklerinden bu yana en çok okuduğum şey şiir oldu. Kendimi iyi-kötü şiir okuru da sayarım. Şimdiye kadar okuduğum , okumak zorunda kaldığım şiirin sayısını bilmiyorum. Evimin bir odasını çoktan işgal etmiş olan kitaplar ve dergiler arasında ne kadar şiir ve şiir kitabı var bunu merak ettiğim olmuştur. Hatta birkaç kez ciddi ciddi şiir kitaplarını saymayı da düşündüm. Ama, her defasında sonradan böyle bir şey anlamsız geldiği için düşündüğümü yapmaktan vazgeçtim.

Bunların dışında şiir yazanların, tiyatro ve sinema sanatçılarının sesinden şiirler dinledim, etkinliklere hem dinleyici hem de şiir okuyan olarak katıldım. Olmadı; küçük, büyük gruplar karşısında şiir okudum. Bütün bunlara ise şiirin etkisini merak ettiğimden kalkıştığımı düşünüyorum. Şiirin bir etkisinin olup olmadığını, eğer varsa bunun ne anlama geleceğini, nasıl anlamak gerektiğini kendi içimde tartıştım durdum. Aslında bu konuda sorulacak fazla bir soru olmadığı gibi verilecek pek bir yanıt yok. Eğer ortada gerçekten sorulması ve yanıtlanması gereken bir soru varsa ve bu sorunun illa ki yanıtlanması gerekiyorsa bu yanıtı ancak birey insan verebilir. Şiir özelinde ve şiire ilişkin her şeyin doğrudan bu birey okurla ilgili ve ilişkili olduğunu sanıyorum.

Böyle bir noktadan hareket etmenin bir takım sakıncaları da var. Bireysel olanla olduğu kadar en azından bireyin merceğinden bir biçimde toplumsal olanla ilgili ve ilişkili olan şiirin dönüştürücü özelliğinden dolayı toplumsal bir açılımının olup olmayacağını bilmek gerekiyor. Açıkça yazmak gerekirse şiir dönüştürücü bir pratik olarak alındığında bundan ne anlandığı da ortaya konmalıdır.

Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllar özelinde politik ve ideolojik biçimlenmeye bağlı olarak “eylemi söyleyen” bir şiir pratiğinin görece de olsa kitlelerle ilişki kurabildiği ya da böyle bir görüntünün oluştuğu, oluşturulduğu biliniyor. Kuşkusuz dünyaya bakarak böylesi örnekler daha da çoğaltılabilir. Ne var ki, dönemin özgül koşulları ortadan kalktığında ya da dönem başka bir şeye dönüştüğünde aynı şiirin yine aynı etkiyi göstermemiş, gösterememiş olmasının nedenleri de muhakkak ki yine şiirle ilgili ve ilişkili olmalıdır.

Kitlelerin taleplerine denk düşen ya da kitlelerin özellikle politik taleplerini dillendiren ve bunu da kitleye uygun düşecek bir söylem ve dille eyleyip söyleyen bir şiirin gerçekte birey olarak şiir yazanın kendisinin temellendirdiği bir şiir pratiği değildir. Öyleyse, şiirle kitlenin arasında oluşan başka bir deyişle oluşturulan ilişkinin tam anlamıyla şiir özelinde olmayacağı, olmadığı söylenebilir. Çünkü şiir bu tür ilişkilendirmeleri ve ilgileri baştan reddeder. Bundan şöyle bir anlam çıkartmak da mümkündür; her ne olursa olsun şiirin yüzü hep birey insana dönüktür. Yönünü hem birey olarak şiir yazana, hem de birey okura çevirir.

Bireyselliğinden dolayı şiir muhaliftir. Hiçbir devletin içinde olmaz, yanında yer almaz, devlete devlet de bireye, bireysel özelliğinden dolayı şiire karşıdır. Bu yüzden de her daim şiir devletten kovulmuştur. Kuşkusuz şiir yazan da şiiriyle çoğu zaman aynı kaderi paylaşır. Denebilirse şiir bu özelliklerinden dolayı hiçbir zaman toplumsal bir proje, tasarım hatta ütopya öne sürmez. Şiir, yalnızca kendisidir ve bu kendiliğini her koşulda ortaya koyar. Şiir yazansa ancak buna eklenebilir. Kendine şiirin macerası içinde yer arayıp , bulabilir. Hatta şiirinin son noktasını koyduğunda şiir yazan yazdığının yabancısıdır ve her hangi bir okurudur. O kadardır. Çünkü yazılmasıyla birlikte şiir yazanından kurtulmuş ve uzaklaşmış olur. Yazanı reddeder, yadsır.

Şiir, öncesinde sonrasında bireysel bir edimdir, pratiktir. Bu haliyle toplumdan çok bireyi ilgilendirir. O zaman şöyle bir soru rahatlıkla sorulabilir; neden şiir yazılır? Neden, şiir yazma gereği duyulur? Bir biçim olarak neden şiir tercih edilir ve neden şiir okunur? Bu iki ucu olan bir sorudur. Bu sorunun bir ucu şiiri yazansa öteki ucu şiiri okuyandır. Şiir okuma ihtiyacı duyandır. Her iki uç yine bir biçimde şiir yazanı içerir. Çünkü şiir yazan, bırakalım başkalarının yazdığı şiiri öncelikle kendi yazdığı şiirin okurudur.

Buradan şiir yazanın yazdığı şiirle kendisiyle ilişki kurduğu en azından böyle bir niyetten yola çıktığı anlamı çıkartılabilir. Bu demektir ki yazılan şiir eninde sonunda şiir yazan üstünde etki gücüne sahiptir. İlk etkilediği de şiiri yazan olacaktır. Şiir yazan öncelikle kendisi için şiir yazar. Yazdığının ilk tanığı ve okuru da kendisi olur. Kuşkusuz şiiri yazma süreciyle yazan üstünde bıraktığı etki ve izle şiir tamamlandıktan sonra yeniden okunduğunda okur olarak şiiri yazan üstünde bırakacağı etki farklı ve birbirine uzak olur. Başlangıçta yaşanan huzursuzluk, şaşkınlık, korku, arzu , haz gibi düşünceler şiir tekrar okunduğunda yeni dönüşümlere uğrar ve bu dönüşümler sayesinde de yeni etki ve etkileşimlere yol açar. Çünkü; yazdıktan sonra yazan da şiirinin yalnızca bir okurudur. Okuru olmak zorundadır.

Bu bağlamda şiirin etkisinin özellikle yazan üstünde olduğu iddiasındayım. Bununsa yalnızca şiir yazma süreciyle sınırlı olduğunu sanmıyorum. Çünkü bırakın üretecek olduğu yan anlamları ve çağrışımları şiir öncelikle hatırlatır. Hatırlattığı sürece de şiir yazanı o dünyaya alıp götürür. Buysa şiir yazan için büyük bir ihtimalle hep acıdır. Şiir yazan hatırladığından da acı duyar. Çünkü şiir yazan yazdığının hepsinin geçmişte kaldığını, geçmiş olduğunu bilir. Geçmişse yaralar ve şiir yazanda hayatı boyunca taşıyacağı izler bırakır.

Kaldı ki, şiir yazanın yazmış olduğu şey muhakkak ki hayatıdır. Toplumsal öğeler bile yazdığında onun hayatı olarak belirir. O hayat ona acı verdiği, sevindirdiği, mutlu ettiği , hüzünlendirdiği için onun dahil olduğu bir hayattır. Bir başkasının yaşadığı onun yazdıklarında hep onun hayatıdır ve hep onun hayatını hatırlatır. Etkileşim hayatında ve yazdığında yoğun olarak ortaya çıkar. Bir bakıma her türlü etkileşim yeni bir etkilenmenin kaynağıdır.

Buysa farklı bir algılama ve deneyimdir. Şiir yazanın iç dünyasıysa bu deneyimin yaşandığı yerdir. Bu arada şiir yazanın farklı algı araçlarına ve deneyimlere baş vurması ise yine yazanın kendini yoğun bir yaşantılama gibi bir sonuca vardırır. Şiir yazanın kendi hayatı ise sürekli etini burar. Çünkü şiir karşı olmakla birdir. Hatta tam bir karşı olma durumudur. Bu yüzden de politiktir. Şiir yazanın kendine karşılığı, yaşadığı hayata karşılığı ise bu muhalifliği biçimlendirir.

Şiir yazanı başkalarıyla birlikte bir okur olarak düşündüğümüzde ise önce etkilenmeyi belirginleştiren bir yapıyla karşılaşırız. Bu yapıysa şiirin yeniden anlamlandırılması ve yeniden üretilmesiyle oluşur. Bu bağlamda şiir yazan da yazdığı şiirin okuru kadar yazdığı şiire yabancı ve uzaktır. Bu yüzden o da her hangi bir okur gibi kendini farklı okuma süreçlerinin içinde bulur.

Şiir, okuyanın o an ki bağlamlarına denk düştüğünde etkiler. İç dünyada bu bağlamlar sayesinde yer açabildiğinde etkili olur. Bu insanın dünyasının başka biri tarafından okunup yazılmasıdır. Şiir yazanın yalnızca kendi dünyasını yazıyor olması bunu değiştirmiyor. Çünkü; çoğunlukla yazanla okuyanın dünyası ve o dünyadaki ruh hali örtüşür. Yazanla okuyan rahatlıkla birbirinin yerine geçebilir, yerini alabilir. Şiir yazanın yazdığından okur olarak etkilenmesinin kaynağında da bu vardır.

Baştaki şiir-kitle ilişkisine yeniden dönersek, kimi zaman özellikle deşarj olmaya hazır kitlenin kimi dönemler politik şiirden etkilendiğini ve onun rüzgarına kapılarak söz konusu şiiri içselleştirdiğini biliyoruz. Kitlenin bu özelliğinden dolayı çoğu politik insanın konuşma ve söylevlerine vurgulu ve keskin dizeler serpiştirmeye özen gösterdiğini de tarihten hatırlıyoruz. Ne var ki, çoğu zaman oradaki şiirler ya slogancı şiirler olur ya da hatip tarafından sloganlaştırılır. Hatta şiir koyu bir hamasetin parçası haline kolaylıkla getirilir.

Bunun şiirin geneldeki etkisi üzerine kesin sonuçlar vereceğini sanmıyorum. Çünkü şiir, orada şiir olarak yer almıyor. Söz konusu kitle şiir okuru da değildir. Bunun da fazla bir öneminin olduğunu düşünmüyorum. Deşarj olmaya hazır bir kitle için ne söylendiğinin ve söylenenin şiir olup olmadığının önemi yoktur. Önemli olan söylenenin ne kadar ajitatif yani uyarıcı, harekete geçirici olduğudur. Deşarj kitlenin yoğun duygusallığı ve öfkesiyle patlamaya hazır olduğunu düşünürsek bunu anlamamız da kolaylaşır. Özelde şiir, şiir olmasıyla onları harekete geçirmeyeceği gibi, hareket anında da durdurmaz. Bu yüzden şiirin tek tek bireyler üstündeki etkisinin asıl konumuz olması gerektiği sanıyorum açıktır.

Şiir, birey için her zaman farklı anlamlardadır. Arzudur, acıdır, hüzündür, sevinçtir, mutluluktur, hayattır ölümdür. Yoğun bir ifade gücü ve ifade ediştir. Bunların hepsini içerebileceği gibi tek tek izlek olarak da etkili olur. Sevgiliye yazılacak olan ilan-ı aşk mektubuyla, ayrılık mektubunun sonuna eklenecek olan şiir muhakkak ki bireyin o an ki ruh halini yansıtır. Ruh haliyle bütünleşir. Buysa onu rahatlatacağı gibi derinden yaralayabilir. Ne var ki, aynı etkinin mektubun yazıldığı birey için söz konusu olup olmayacağını bilemeyiz. Belki, büyük bir ihtimalle mektubu aldığında sevgilisinin duygu ve düşüncelerini bu şiirin yansıtıp yansıtmadığını bile düşünmez. Bitmedi; mektubu aldığında şiiri mektubuna ekleyenin anladığını anlamaması da mümkündür. Hatta bunun bir ayrılık değil birlikte olma çağrısı olduğunu da düşünebilir.

Bundan şöyle bir anlam çıkarılabilir; doğrudan birey üstünde etkili olan bir olgunun başka bireyler üstünde de aynı etkiye sahip olacağı çıkarımında bulunulamaz. Belki, verili tüketici okur için böyle bir çıkarım mümkündür. Ama, bu da şiire ilişkin bir yorum olmaz. Çünkü; verili okurun “düzenli algı”ya sahip oluşuyla ilgili olan bu durum şiirin etkisine ilişkin bir düşünce olarak anlanamaz.

Oysa ki, şiirin ilişki kuracak olduğu birey düzenli algıya sahip olmayan okurdur. Bu okur da bir başınadır ve tektir. Belki, burada şiirin etkisinden değil de farklı etkilerinden söz etmemiz daha doğru olur. Bu anlamda şiir her okur üstünde farklı bir etkiye sahiptir. Bu etkiler kendi içinde bir takım ortaklıklar bulundurabilir de, bulundurmaz da. Yani şiir genelde benzer etkiler ortaya çıkarmaz. Birey üzerinde benzer etkilerde bulunmaz.

Doğrudan bireye yönelik bu etkiyse çoğunlukla yıkıcıdır. Çünkü; şiir, daha çok yapısı gereği sarsıcı ve huzursuz edicidir. Yazanı ve okuyanı şaşırtır, allak bullak eder. Muhayyilesini ve tasavvurunu hızla dönüştürür. Okuyana farklı anlama ve anlamlandırma imkanları sunar. Çünkü; büyük bir ihtimalle şiir yazan da, okuyan da okuduğuyla kendine dokunmuş olur. Dokunmaysa insanı rahatsız eder. Çünkü; dokunduğumuzda neyi düşüneceğimizi, neyi yaşayacağımızı ve ne olacağını bilemeyiz. Bu da yeterince korkutucu ve korku vericidir.

Evet, şiir dönüştürür. Ama, şiir yazılanı dönüştürür. Şiire giren ne varsa ilk ve temel anlamlarından kurtulur. Başka ve yeni anlamlar kazanır. Çağrışımlar ve yan anlamlar ortaya çıkar. Başka bir deyişle şiir hayatı dönüştürme pratiğidir ama hayati olmaktan çok zihinseldir. Zihinsel olanın hayatta karşılığını bulmaksa şiir yazanın sorunudur. Şiirin hayatla ilgisi de yıkıcı temeldedir. Belki, tam bu noktada birey üstündeki dönüştürücü etkisine gelmemiz gerekir. Çünkü; hayatı yıkma ve yeniden örgütleme talebinde bulunan şiir yazanın kendisidir. Okur da okurluğuyla bu talebe bir biçimde eklenir.

Ama, dikkat edin tek tek okurdan ve şiir yazandan söz ediyorum. Bunu bir çoğullamaya dönüştürmemeye dikkat ediyorum. Çünkü; şiir ancak bireyin kendini fark etmesini başka bir deyişle yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi hatırlamasını sağlar. Bu fark etme ve hatırlatma yalnızca bireye yöneliktir, toplumsal değildir.

Ahmet Telli 1999 yılında Kayseri’de yaptığı bir konuşmada ; “ Hayır, hayır! Hiçbir görevi yoktur şiirin! Şiirin kıymet-i harbiyesi de yoktur ben size söyleyeyim mi. Şiirin hayatta karşılığı yoktur. Çünkü, bakın, ben size şunu söyleyeyim; ben burda bir şiir yazıyorum. Ben, çok terk edildiğim için, terk edilmenin acısını da biliyorum yani. Birisi beni terk ettiği zaman o kent yıkılacak sanıyorum ve oturup ‘ gidersen yıkılır’ diye bir şiir okuyorum, yazıyorum. O kent ne yıkılıyor, ne de bir şey oluyor bakıyorum. Hayatta bir karşılığı yok bu şiirin” diyor. Yine aynı konuşmasının başka bir yerinde ise; “ Şiir , olsa olsa insanın kendi ihtilalini yaratmaya yol açar. (…) Bireysel ihtilaller yaratmak toplumsal ihtilallerin başlangıcıdır. O bireysel ihtilalleri yaratamayanlar toplumsal ihtilalleri yaratamazlar.”(yayımlanmamış bant çözümlerinden) diyerek bu konuya açıklık getiriyor.

Kuşkusuz bireyin dönüşümü daha ileri de toplumsal bir dönüşümü de içerir. Bu, başka bir şeydir. Şiir bu daha ileriyle fazla ilgili değildir. Söz konusu daha ileri birey olarak insanın sorunudur. Doğrudan şiire mal edilemez, şiirin sorunu olarak görülemez. Etkileşimin ve dönüşümün bireyi daha ileri bir nokta vardırması ya da taşıması başka bir şeydir, bireyin toplumsallaşması başka bir şey. Çünkü, sözünü ettiğimiz ileri artık şiirin ilerisi olmaz. Tersine bireyin “ihtilalinin” toplumsal bir “ihtilale” yol açması olarak anlamak uygun düşer.

Toparlamaya çalışırsam; şiir yalnızca birey üstünde bir etkiye sahiptir. Birey için bir etkileşim imkanıdır. Buradaki bireyse okur kadar şiiri yazanı da kapsar, içine alır. Kaldı ki; şiir yazma da, okuma da sonuç olarak bireyliğin sonucudur. Günümüzde ise verili şiir böyle bir etkiye imkan olmaktan uzak olduğu gibi okurun da böyle bir talebi yoktur. Bu bağlamda şiirin hem yazan , hem de okuyan üstünde etki kuran bir ifade ve dil gücüne sahip olması bir temenni olmaktan çıkmalıdır. Bu temenniyi bir talebe dönüştürmek de şiir yazanın ve okurun sorunudur.

Hayatta değil de şiir yazanın ve okurun zihninde şiirin tek karşılığı müthiş yıkıcılığıdır. Şiirin böyle bir yapı kazanması ise şiir yazana ve okura, onların bireyliğine bağlı. Şiir yazanın ve okurun kendini hatırlaması ve fark etmesi ancak bu bireyselliğe ulaşmasını sağlar. Şiir, şiir yazandan da, okurdan da böylesi bir bireylik bekliyor. Hem de hiç gecikmeden!

Alıntı : http://www.mevsimsiz.net/y-1905/Siirin_Birey_Uzerindeki_Etkisi/

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!