ÜYELERİMİZDEN GELENLER

Şiirin Götürdüğü Yer /İsmail BİNGÖL

Sosyal Medyada Paylaş:

“Sen yürürsün rüzgâr yürür
Sabahlar sığmaz olur gözlerine
Her adımda çözülür bir karanlık
Şafaklar çiçek sunar ellerine
Gün tutuşur
Dağlar aydınlanır
Yeniden aydınlanır
Yeniden canlanır bu yaşam
Türküler dizer saçının tellerine

Sen yürürsün rüzgar yürür
Alıp savurur beni saçların
En kalabalık alanlara götürür
Bir cellat çıkar apansız
Bir fidan yeşermeden çürür
Ve kana bulanır ırmaklar
Baştan başa geçer kentleri
Kan temizlenir cellat ölür (…)”
Şiir, ilk olarak Adnan Yücel’in “Sen Yürürsün Rüzgâr Yürür” adlı mısralarına götürdü bizi… Şafakların ellere çiçek sunduğu, günün tutuştuğu, dağların yeniden aydınlandığı, hayatın saçların teline türküler dizdiği, sabahların gözlere sığmaz olduğu ve yürekte görkemli bir yürüyüşün başladığı bir gündür şiirin götürdüğü… Böyle bir günde her şey güzeldir de, güzel olmayan ve dayanılmaz olan iki şey vardır şaire göre: “Şiirsiz yaşamak ve sensiz savaşmak”. İnsanı işte bu ikisi, yani “Şiirsiz yaşamak ve sensiz savaşmak” öldürür diyen şair Adnan Yücel, hayatın anlamını bu iki kavramın üzerine bindirmiştir.
Yeni bir şiir bizi başka bir yere götürmeden şu soruyu soralım ve cevap arayalım: Şiir niçin bu kadar önemlidir ve şair, şiirsiz yaşamayı niçin ölüm sebebi saymaktadır acaba? Vahdettin Yiğitcan’a ait şu cümleler bu soruya cevap olabilir mi? “Şiir denilince, güneş bir başka ısıtır ve ışıtır dünyamızı.Yağmurun, göz yaşının, rüzgârın ve ellerin ve çiçeklerin rayihası bir başka gösteriye dönüşür; yalın anlamları kayar. Gözle görünmeyen âlemde yepyeni bir atmosfer oluşturur. Şiir; musiki ve renklerin dansıyla kendine “has” diliyle söyleşir durur.”
Şair Sedat Umran ise, şiiri edebiyatın hem beyni, hem de yüreği olarak niteler ve “Bu günün sanatçısı sadece kafayı değil, yüreğini de tatmin etmek zorundadır.” der. Yine ona göre; “Yürek ve kafa evrenin iki kutbudur. Biri eksikse öbürü de yarım sayılır. Şiir doğadan kopan insanın yeniden doğayla bütünleşmek ihtiyacının ürünüdür.” Bu şekilde şiiri niçin önemsediğini daha açık ve net bir şekilde ortaya koyar.
Müştehir Karakaya’da ise, “(…) Dikenlerden gül dermedir.”şiir… “Bir soluktur, bir haykırıştır, bir uyanıştır, bir varoluştur. Şiir yazılmaz, yaşanır. Okunmaz hissedilir, algılanır. Şiir sestir, şiir sestir, şiir sestir…” derken, başka bir noktaya temas etmekte ve şiirin özünün ne olduğunu kendince ortaya koymaktadır.
Bakalım şairin “sestir” dediği şiir, şimdi nereye götürecek bizi?..
“Bahtı âşık gibi simsiyah olmuş,
Hârelenmiş niçin kara gözlerin?
İklimi hubâna padişah olmuş,
Ferman eder her diyara gözlerin.

Kaşların fetahnâ seyfini çalar,
Kirpikler sineme rahneler salar,
Gören âşıkların aklını alar,
Ne sitemkâr, ne mekkâre gözlerin.

Ceyhun sana bende olmuş ezeli
Can naktini teslim etmiş ebedi
Bir cinân mülkünün olmuş bedeli,
İmâ eder aşikâre gözlerin.”
Şiir bu sefer halk şairi “Zileli Ceyhunî”nin “Gözlerin” adlı şiirine götürdü bizi… Aşkın, sevdanın, hayatın nişanesi ve bahanesi olarak gördüğü gözleri, dünyaya bedel saymakta, güzeller ikliminin padişahı olarak görmektedir âşık… Yine bir şiirde söylendiği gibi; “Bir bakış bir bakışa gör ki neler anlatır,/ Bir bakış bir âşığı senelerce ağlatır.” Zaten en güzel şiirleri halk yazmamış mıdır? Halkın kollektif muhayyilesi yani ortak hayal dünyası; acıda, kederde, sevinçte bir araya gelmiş ve en güzel mısralara imza atmamış mıdır?
Bir kavgayı, bir acıyı, bir sevdayı halkın anlayacağı dilde en güzel şekliyle hikâye eden bu mısralar, gün gelmiş türkü olmuş, yüzyıllarca dillerde, gönüllerde dolaşmış; gün gelmiş şarkı olmuş yürekleri dağlamış. Anadolu halkı ona kendi kültüründen, kendi ruhundan parçalar katarak, bu sözleri ebedileştirmiş, dil göğünde yankılanmaya bırakmıştır. Yankısının değdiği canlar, nağmenin ve sözün muhtevasına göre, gâh neşelenmiş, gâh üzülmüş, gâh hüzünlenmiştir. Ara ara kaybolsalar bile, gün gelmiş bir hayırlı kişi tarafından gün yüzüne çıkarılmış, yüzyıllar sonra da olsa, atalar mirasının varisleri olan kişilerce yeniden söylenir, yeniden dinlenir olmuş; böylelikle tekrar hayata döndürülmüştür.
Şiirden sözederken nağmenin içine mısraın güzelliğinin katıldığı türküler dolandı dilimize… Şair Cahit Külebi’nin, “Sevdalar, sıcaklık, yumuşaklık / Türkülerde kalmış, bin yıldan beri.” dediği türküler… İşte mısraın güzelliğinin, nağmenin yakıcılığının iç içe geçtiği bir şiir daha… Şiir göğünde yakaladıklarına ustalığını, duygusunu ve yüreğinin gücünü katarak çağımızın en güzel türkülerine imza atan Abdurrahim Karakoç’a ait…
“Kurudu sevgiler gönül tasında
Her mevsim bir başka aldattı bizi
Renkler başkalaştı gün ortasında
Koyu bir karanlık öptü denizi

Daraldı her sabah geniş ufuklar
Aşkımızı gölgeledi bulutlar
Yaprak yaprak daldan düştü umutlar
Tüketti takvimler gençliğimizi

Seneler yalancı çıktı düş gibi
Tüm yazlar üşüttü kara kış gibi
Mermere işlenmiş bir nakış gibi
Dağıldı yüzlerce yokluğun izi

Önce Gerçek dedik ve sonra Neden
Bekledik bir daha gelmedi giden
Uyandık en güzel düşü görmeden
Aynalardan sorduk birbirimizi “
“Ve Sonra” başlıklı şiir, geçmişin bir muhasebesi aynı zamanda… Şair; zamanın aynasında geçip giden günleri ve o günlerde yaşadıklarını yeniden gözlerinin önüne getiriyor ve karamsar bir tablo çiziyor şiirinde… Pişmanlığı ve ah edişi şundandır ki; zira “en güzel düşü” görmeden uyanmıştır rüyadan. Ve şimdi artık “aynalardan sormaktadır” tanıdıklarını, bildiklerini…
Belki de şair tabiatı ve şiirin hülyalı bakışlarıdır Karakoç’a bu karamsar tabloyu çizdiren ve bunları söyleten… Belki de “en güzel düş” diye bir şey zaten yoktur ve hiç kimse onu görmemiştir. Hayalde kurulan bir sevda gibi dolaşıp durmuştur o düş gökyüzünde…
Kimileri onu düşünerek şiirin göğünde kanat çırpmış, kimileri sözün aldatıcılığına sığınmış, kimileri onunla ilgili hikâyeleri dinlemiş, kimileri ise bunların hiç birinin farkında olmadan tüketmiştir zamanı… Öylesine yaşayıp ve öylesine geçip gitmiştir bu dünyadan… Ne bir eser, ne bir iz, ne bir sevda ve ne de birilerine gösterilmiş sevgi… Gelişi ve gidişi sıradan bir zamanı doldurmak içindir ancak…
Şairin tabiatı şiirin içinde eriyince, ortaya, gönül telini titreten mısralar çıkmış, “hasret ateşinden çal”mış, “fakir güzelinden söyle”miş ve şarkılardan ses vermiş. Tıpkı Melih Cevdet Anday’ın “Alaturka” şiirinde olduğu gibi: “Çık benim şair tabiatım, çık orta yere ? / Fakir güzelinden söyle /Hasret ateşinden çal / Çal, söyle benim derdimi sevdalı sesinle. / Hep bilinen şarkılar gibi olsun / Hani, dil-i biçâreden / Sun da içsin yâr elinden / Yani bilinen şarkılardan olsun.
Yeni sözler arama nafile / Derdim yeni olsa anlarım / Gel, hazırından söyle bu akşam / Üzme yetişir, üzme firakınla harabım.
Sonunda ah çekeriz derinden / Kim anlayacak sahiden olduğunu / Sen söyle yalnız / Zülfündedir baht-ı siyâhım bestesini / Dede’den.”

İsmail BİNGÖL

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın