ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şiirin Tadı Erguvana Döndü

Sosyal Medyada Paylaş:

Erguvan ağacına Araplar arcuvan, arguvan veya zamzarik, hazrik gibi adlar verirken Farsçada ergavan biçiminde kullanılır. Osmanlıcada da bu şekilde ergavan biçiminde kullanılmıştır.

Eski edebiyatımızda bir gül ve lale kadar olmasa da zaman zaman şairlerce şiire sokulmuştur. Rengi kırmızı olduğu için şarap ve dudak ile de anıldığı olur. Mevcut bilgileri göz önüne alarak on altıncı yüzyıldan itibaren şiirimizde kullanıldığını söyleyebiliriz. Özellikle de Osmanlı Devleti’nin en ihtişamlı döneminin sultanü’ş-şuarası Baki, erguvanı bütün güzelliği ve debdebesiyle şiirine koyar ve gül harmanını yakmak, gülün saltanatına son vermek (belki de güle rengini vermek) için erguvanların nasıl tutuştuğunu anlatır:

“Ergavanlar tutuşup hirmen-i gül yanmağ içün
Gülistan mülküne ateş kodu yer yer lale.”

Baki, erguvan üzerine dökülmüş yağmur damlalarını görünce bunun inci ve yakutla süslü bir fidan sanır. Adeta, gülün pabucunu dama atıp, laleyi de arka plana iterek erguvanı yüceltir. Devletin zirvelerde pervaz ettiği bir zaman diliminde Baki, bu en saltanatlı ağaçla süsler şiirlerini:

“Dür ü yakut ile bir nahl-i murassa sandum
Ergavan üzre dökilmiş katerat-ı emtar.”

Tanpınar, Fuzuli ile Baki arasında bir kıyaslama yaparken, Baki’nin erguvan sevgisini şöyle anlatır: “Baki renkliyi, parıltıyı ve kıymetli olanı sever. Onun hiçbir riyazeti yoktur. Düşünün ki, ağaçlar içinde en çok sevdiği, kendi başına bir sefahat olan erguvandır. Baki, sadece bu ağacı sevmekle kalmaz, sevgilisini erguvani elbiselerle bile giydirir.”8 (Romalı askerler de Hz. İsa’ya erguvani elbise giydirmişlerdi. Baki, sadece yaşadığı dönem itibarıyla geniş bir kültür çevresinde iyi bir tahsil gördüğüne göre bu hadiseden de -muhtemelen- haberdardır. Fakat o erguvani elbiseyi padişaha değil sevgilisine giydirir.)

Aynı yüzyılın şairi Hayali ise (bütün debdebesini görmezden gelerek) erguvanın kırmızı rengini diline dolar ve güzellik bahçesinde servi olmayı nasihat eder. Böylece yaprak dökümünden kurtulur. Aşıkların kanına girip o kanın rengi gibi olan erguvan fidanı olmamalıdır:

“Letafet bağına serv ol, giriftar-ı hazan olma
Girip kanına uşşakın nihal-i erguvan olma”

Saz şairi Kul Mehmed ise erguvanı sadece cismiyle ele alır:

“Misal-i Revza’dır Cennet-i Rıdvan
Firdevs bahçesine bezemiş cihan
Kırmızı hülleler giymiş erguvan
Servi dalı başın sallar durmayıp.”

Diğer misalleriyle birlikte bahar tablosunun bir parçasıdır erguvan:

Karamanlı Nizami de eğer (sevgilinin) boy/posu ve yanağı yolunda canını feda ederse, mezarında, göğsünün üzerinde servi ve erguvan ağacı büyüyeceğini düşünür:

“Ger edersem kodd ü ruhsarın yolunda can revan
Bitiser sinümde sinem üzre serv ü ergavan ”

Sevgilinin boy/posu ona bir servi bağışlayacak ve yanağı da -renginden dolayı- erguvan ağacına dönüşecektir.

Baştan aşağı sembollerle kuşattığı Hüsn ü Aşk mesnevisinde Şeyh Galib birçok unsur gibi erguvanı da (genellikle) sembol ve benzetme aracı olarak kullanır. Bahar tasvirlerinde erguvandan diğer çiçek ve ağaçlarla birlikte söz açar. Bu söz açmalar, türlü türlü edebi sanatlar vasıtasıyladır.

“Müşk idi nesim-i bustini
Dinmezdi ru’af-ı ergavani”

Bağın, bahçenin yeli, miskti sanki; (üstüne üstlük) erguvanın burnunun kanı da bir türlü dinmek bilmiyordu.

Yeni yetişmiş erguvan, gençlik ateşinin meyvasını da verir:

“Nev-reste nihal-i ergavani
Baraver-i ateş-i cüvani”

Hüsn (güzellik) ile aşk öylesine mest ü mahmurdurlar ki, çektikleri bütün çile ve ızdıraplar dahi onlar için leziz anlardır. Gamla dağlanmış bedenlerindeki dağları, güller saçan bir bahçe sanırlar; kan ırmağını da erguvan bilirler:

“Dag-ı gamı gül-feşan sanurlar
Kan ırmağın ergavan sanurlar”

Gülün gonca iken kırmızı kırmızı açılması onun gülüşüdür. Nitekim erguvan ağacının çiçeklenmesi de adeta dallarının gözyaşlarını dökmesi gibidir. Fidan çocukların kan ağlayışı da bundan olsa gerek:

“Gül mi güler ergavan mı ağlar
Etfal-i çemen kan mı ağlar”

ERGUVANLAR GEÇİP GİTTİLER BAHÇELERDEN
Diyebiliriz ki, Şeyh Galib’le birlikte erguvan da şiir dünyamızdan çekildi. Ta ki Hilmi Yavuz’un onu yepyeni anlam ve anlatışlarla kullanışına kadar. Gerçi bu arada Ahmet Haşim:

“Gün bitti. Ağaçta neşe söndü.
Dallar ateş oldu. Kuş da yakut,
Yaprakla kuşun parıltısından
Havzın suyu erguvana döndü.”

diyerek dallarda ateş olup havzın suyuna akseden görüntüyü erguvanlaştırmış;

Yahya Kemal;

“Beklemem Fecrini leylaklar açan nisanın,
Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın.”

mısralarıyla bahçelerden uzak geçen bir ömrün hüzününü iliklerine kadar duyup özlemezmiş gibi görünerek Boğaz yamaçlarında erguvanların hasretini yüreğine gömmüştür. Abdülhak Şinasi Hisar, İstanbul’un değişik yerlerinde hüküm süren erguvan saltanatından titizlikle bahseder eserlerinde. Hüsrev Hatemi de “Kovulmuş Va’kanüvis” şiirinde Boğaziçi’nde hüküm süren erguvan saltanatını hatırlayıp hüzünlenir:

“İkinci şehzade, ahşap ve erguvan seciyeli,
Benim çocukluğumda Boğaziçi
O şehzadenin hükmündeydi.”

Yazının alıntı yapıldığı Link

http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=2028&yagmur=bolum2&sid=3&kat=21

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!