ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Şu Günlerdeki Şiirimiz Üzerine Bir İki Not

Sosyal Medyada Paylaş:

Daha önce bir derlemede seslendiğim şairlere biraz kısaltarak yeniden ses veriyorum.

***

Altmışlardan geliyorum. Şiir heyecanının doruklarda yaşandığı yıllardan. Söz yaşama değiyordu, o zamanlar: Dünya değişmek için sözü bekliyordu. Söz tenlerimize inmişti. Tenimiz, canımız, toplum, tarih sözle yoğrulmaktaydı. Sözün anası şiirin hamaratlığı üstündeydi. Şiirle aralanan, şiirle kapıları, pencereleri, perdeleri açılan dünyalar vardı. Şiire güven vardı. Şiirle görmeyi umuyorduk, değişecek dünyayı.

Değişen dünyaya seyirci miydi, şiir? (Üstelik dünyayı seyirden aciz nice şiir taslakları gömülüdür şiir mezarlıklarında!) Ben en azından, o yıllardan şiir yollarında yürüyen vurgun yemiş bir yolcu olarak şiirle gördüğümüz bir dünya olduğunu söyleyebilirim (Gördük değil mi şair? Ağabeylerim, ablalarım, büyüklerim, sizlerin uzattığı gözlüklerden şiirkürede soluyan dünyalar görmedik mi? Serap mıydı gördüklerimiz? Yanılsama mıydı? Sanrı mı? Varsanı mı?).

Gördük. Şiirle görülebileceğini gördük. Şiirle değiştirilebileceğine inandık. Kahrımız bundandı. Yetmişlerde. Kırkların şairlerini yaşadık. Ellilerin. Şiir nasıl olmalı? Nasıl değişmeli? Bu sorular çok fazla almadı gündemimizi. Şiir bizden önce bulunmuş, bizlere emanet edilmişti. Bulduğumuz şiirle aradık hayatı. Aradıkça şiir dönüştü. Şiir dönüştükçe hayatın farklı boyutlarını görmeye başladık. Hayat şiirin ışığı ile görülebiliyordu. Işık yeterliydi. Öyle düşünüyorduk!

Seksenlerden sonra hayat, şiir ışığından kaçar oldu. Saydam olmayan cam duvarlarla sarıldı hayat. Kavranamazlığı, karanlığı dehlizlerle dolu yapısıyla hayat, kendini şiir ışığından esirgedi.

Şimdilerde yazılan şiirde en azından bu iki temel sarsıntının etkisi var: 1. Hayatın kendini şiir ışığına kapaması. 2. Şiirin hayatın dışına düşerek kendini araması. Kısaca, hayatla şiir bağının dönüşmesi.

Günümüz şiirini dıştan toplumsal, tarihsel, ekonomik, kültürel etkilerin ışığında değil de, içten okumaya çalıştığımızda, öncesindeki şiir-hayat bağlantısının neredeyse tanınamaz ölçüde dönüştüğünü görebiliriz.

Şiirin kendine olan özgüveni azaldı. Hayatla olan sembiyotik bağ kopunca, şiir boşlukta buldu kendini. Okuru kimdi? Şairi kim?

Elbette eskilerden gelenler, eskileri izleyen yeniler bu büyük kopuşu duymadılar. Kopuş sonrası yazmaya başlayanların bir bölümü geçmişi dert edinmediği için.

Kopuş ardı bir dönemde şiir yazılıyor, şimdi. Öncesinde şiir, şairlerin gözünde ne olduğunu biliyordu (Nazım Hikmet’in, Orhan Veli’nin, Cemal Süreya’nın, Sezai Karakoç’un, Edip Cansever’in, Ece Ayhan’ın şiirin ne olduğu konusunda, derinlerde bir sıkıntısı var mıydı? Hayatın anlamı üzerinde ağır tereddütler yaşıyorlar mıydı? ) Hayatın keşfedilecek anlamlarını aramakla birlikte bu arayışın dayandığı temellerden kuşkular yoktu. Şiir hayat bağı canlıydı, devingendi, yaratıcı enerjiyle yüklüydü.

Kopuş ardı şiirimiz, içinde bir ‘toz duman’ oluşu yaşamakta. Arayışlar var. Şair sayısı giderek artmakta. Ülke hiç bu kadar çok şair adayı görmemiş olsa gerek.

Bir bölümü şiirimizin serüvenini bilmiyor. Bir yerlerde takılıp kalmışlar. Öncekilerden birilerini taklit ediyorlar.

Bir bölümü sürekli yeni olanın ardına düştüğünü sanıyor. Eskinin ne olduğu konusunda görüşleri bulanık, oysa. Yaşanmış olanın, yaşanmakta olanın şiirle görülmesinde şiir algıları, şiiri içselleştirmeleri yeterli olmadığı için; yeni, yaşantılarında aranmıyor. Kolaya kaçıp sözcüklere, biçime, dilsel yapıya aşırı abanıyorlar. Yeni, şair-şiir-hayat üçlüsünün yoğun harmanında aranır. Dil, bu üçü arasında kurulabilecek güçlü ilişkiden doğar. İlişki kurulamadığında şaire, şiire, hayata dokunamayan ‘içi boşalmış’ bir dil kalıyor geriye.

Şiirde yeninin, kalıcı olanın ardına düşenlerin bir bölümü dilin, kelimelerin, biçimin önemini; sözardı yaşantılarla zenginleştirmeye çabaladığı donanımıyla yaşayabiliyor. Bu açıdan şiirimiz yeni, etkin genç şairlere gebe. Bu arkadaşlarımın bir şiir ahlakına sahip olduklarını düşünüyorum. Şiire, hayata, dile, topluma, kültüre, dünyaya, evrene, karşı sorumluluktan oluşmuş ahlaka.

Sorun, genel olarak şair arkadaşların, şiir ışıklarını nasıl yakıp hayatın nerelerine, nasıl tutabilecekleri sorunudur.

Bana, bir ara geçitten geçiyoruz gibi geliyor. Elbette bu gözlem bir altmışlardan gelmişin gözlemidir. Onun geçmişi, tavrı, kavrayışıyla ilgilidir. Dergilerdeki şiir bana çok fire veriyormuş gibi geliyor. Kopuş sonrası şairleri kendilerine yakışan şiir ışığıyla kendilerine yakışan hayatı karşılayacaklardır. ‘Yakışma’, çatışmasız olmaz. Yaşanan zenginse yaşananın bilinci, bu zenginlikle daha da zengin olabiliyorsa şairin şiiri şair, şiirin şairi şiir olabiliyorsa bu geçit yaratıcı, kalıcı ürünlerle geçilebilecektir.

Bir geçitten geçiyorsak geçidin çıkışında geçit boyu ortaya koyduklarıyla şiir yaşantımızın ufuklarını genişleten şair arkadaşlar, kimbilir neler sunacaklar bize? Onların sunduklarıyla çıkacağız geçitten belki de? Bu geçit, bir şiir rahmi olarak daha nice yeni şair doğuracak kim bilir?

Alıntı :  http://www.aksam.com.tr/su-gunlerdeki-siirimiz-uzerine-bir-iki-not-7421y.html

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!