ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Sufi ve Şiir – Osmanlı Tasavvuf Şiirinin Poetikası

Sosyal Medyada Paylaş:

Serlevha

Şol şi’r kim sâmi’i giryân u sekrân eylemez

Yok halâvet anda hîç atşânı reyyâtı eylemez

 

Ehl-i hâle, ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ

Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez

 

Şâirân’ın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş

Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez

 

Ehl-i hâlin kalbine ilham eder şi’ri Hudâ

Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez

 

Ehl-i hâlin sözleri ikaz eder gafilleri

Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez

 

Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol

Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez

 

Var nice şi’r-i fasîh, mevzûn, belâgatli, rakîk

Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez

 

Kuvvet-i ilm-ile söyler şi‘ri çok ehl-i kemâl

Âşıkın bağrın yaktp ışk-ile büryân eylemez

 

Bî-tekellüf söylenen söz âşıka hâlet verir

Külfet-ile söylenen i işfâ-i atşân eylemez

 

Ehl-i hâl şi’ri kulûba ok gibi te’sîr eder

Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez

 

Gerçi var hüsn-i fasâhat yok velâkin lezzeti

Âkili medhûş edip aklın perişân eylemez

 

Hâl ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi

Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez

 

Önsöz

 

Öyle şiirler vardır ki dinleyenin ne gözünü yaşartır, ne başını döndürür ve bir tadı da olmadığından nede susuzları suya doyurur. Hâl ehline ancak hâl ehlinin şiiri zevk ve safâ verdiği için onlar zâhir ehlinin sözlerini pek delil olarak almazlar. Başkalarını taklid edip duran şâirlerin sözleri bu âşıkları kendilerine nasıl hayran bıraksın ki? Zâhir ehli’nin şiirinde ne aşk ve ne de cezbe bulunduğundan onların sözleri yârânı irşad da etmez, şevke de getirmez. Zira şâirlerin kalbleri Hakk’ın hâzineleridir. Hak ancak hâl ehlinin kalbine ilham eder, şiir de böyle. Hâl ehlinin sözleri hep Hak’tan dem vurduğu için haktırlar ve gafillere ikazlar içerir. Hiç şüphesiz pek çok fasîh, vezinli, belâgatli ve incelikle kurgulanmış şiirler vardır ama okuyanlar da dinleyenler de maalesef bunlardan bir irfan kesbedemezler. Meselâ iyi eğitim almış bazı kimseler şiirlerini bilgideki ve edebiyattaki güçleriyle söyleyebilirler ama o sözler âşıkların bağrını yakıp da kebaba çevirmez. Tekliften uzak söylenen sözler âşık kimselere hâl verirken, külfet ile söylenen sözler onlara bir çare olmaz. Hâl ehlinin şiiri kalblere ok gibi saplanırken zâhir ehlinin şiiri kalbe dostu çağırmaz. Gerçi birçok şiirin söyleyiş güzelliği bulunmaktadır ama bir iç lezzeti bulunmadığı için insanın aklını başından alıp kendisini perişan etmez. Hasılı, hâl ile söylenmeyen sözler Hakk’tan başka şeylerin sevgisiyle süslenmiş bu gönül kâşânelerimizi târumâr edecek güçte değildir.

 

* * *

 

XIX. yüzyıl Osmanlı mutasavvıf şâirlerinden Ahmed Kuddûsi’nin (ö.1849) bir önceki sayfada yer alan ve tasavvufî şiirin poetikasını çok güzel özetlediğine inandığımız şiirinin¹ serbest bir şekilde düzyazıya çevrilmesinden oluşan yukarıdaki giriş cümleleri bir bakıma bizim bu çalışmamızın da matla’ beyitleri olmaktadır. İbn Arabî yazılarında bütün anlatmak istediği şeylerin bir özetini eserinin en başına koyduğu bir şiirde topladığını söylerdi. Biz de böyle yapmak istedik ve eserimizi Kuddûsı’nin bu manidar şiiriyle taçlandırdık. Bir bakıma bu muhtasar denememiz, -rûhu şâd olsun- Kuddûsî Baba’nın bu nefis şiiri üzerine gelişigüzel yapılmış bir şerh olarak da görülebilir.

 

Düşünce ve edebiyat tarihinde üzerinde en fazla fikir geliştirilmiş kavramlardan birisinin “şiir” olduğu mâlûmdur. Dîniyât, Hikemiyât, Edebiyat ana sahalarının hepsi de şiirle bir şekilde alâkadar oldukları için onu tanımlamaya çalışmışlardır. Bu sahaların alt dallarına inildiği zaman ise her dinî mezhebin, her felsefî ekolün ve her edebî akımın kendi anlayışı doğrultusunda bir “şiir” tarifi yaptığını görürüz. Hatta özellikle edebiyat disiplini içerisinde zaman zaman her şâirin kendine göre bir tarif yaptığını gören okuyucunun kafası iyice karışır. Bir bakıma bunun böyle olması çok tabiîdir zira her şair durduğu yere göre bir tarif getirmektedir. Zira sübjektif yaklaşımların bu tür konularda ayırıcı bir önemi vardır ve objektivizmin süjeyi öldürmesine edebiyat ve sanatta asla izin verilmez. Kişiye düşen görev durduğu yeri belirlemesidir. Sonra her şey birer birer yerli yerine oturacaktır.

 

Biz bu çalışmamızda “şiir” olgusuna metafizik düşünce mekteplerinden birisi olarak gördüğümüz sûfilik zâviyesinden bakmayı deneyeceğiz. Bilineceği üzere “Sûfilik” veyahut “Tasavvuf” adı verilen bu düşünce mektebi İslâm dininin derûnî yönünü esas alıp onun dışa vuran yönlerine bu derûnî yöne mutâbakatı oranında önem atfeden bir irfan mektebidir. Bakış açısı içten dışa doğru veya yukarıdan aşağıya doğrudur. Her konuya bakışları böyle olduğundan bu bakış açısına sahip olanlar “edebiyat” ve “şiir” olgusuyla da sadece varlık plânında zuhûr edişlerinden itibaren ilgilenmezler. Bilakis şiirin daha şâirin iç âlemindeki zûhur etmemiş hâlinden ilk inficârla doğarak dışa vurmasına kadar geçen evresiyle birinci elden ve doğumdan sonraki aşamalarıyla ikinci elden ilgilenmek suretiyle, tabir caizse konunun bütün dikey tarihiyle yakından ilgilenirler. Aslında bir manada tasavvuf da tek başına bir şiirdir; dine coşku, anlam, ritim katmak suretiyle onu şiirsel kılar. Gerek doktrin ve gerekse kültürel olarak kadim zamanlardan beri hâlâ canlılığını sürdürmekte olan bu düşünce tarzının birçok geleneksel İslâm toplumunun zihniyet dünyasını oluşturmada hâkim paradigma olduğu tarihsel bir gerçektir. Saha üzerinde çalışan muasır tarihçilerin bu gerçek üzerinde değil sadece bunun katkılarının olumlu mu olumsuz mu olduğuna dair şahsî kanaatlerinde birtakım farklılıklar bulunur. Özellikle bizim tarihimizin Selçuklu-Osmanlı gelişim çizgisinin ilim, edebiyat ve toplum katmanlarının şekillenmesinde birinci derecede tesir gücüne sahip düşüncelerin daha çok tasavvuf kaynaklı olduğu apaçık bir gerçektir. Her ne kadar İbn Haldun kaynağını farklı bir yerde ararsa da, kültürü rafine etmek suretiyle taşralı tavırlardan medenî tavırlara geçerek yüksek zevklere ve estetiğe sahip fertlerin oluşmasında tasavvufî eğitimin rolü inkar götürmez derecede büyük olmuştur. Eğer ömrü vefa etseydi bir imparatorluğun yükseliş dönemlerinde tasavvufun ona nasıl açık bir ufuk sunduğunu ve karşı zihniyetin hâkimiyetinin başlamasıyla da bu ufkun nasıl daralıp çöküş sürecine girilmiş olduğunu görürdü.

 

Şüphesiz sûfîlik İslâm’a özgü bir yorum mektebidir. Bununla beraber bazı yönleriyle diğer evrensel görüşlerle ve düşünce mektebleriyle de benzerliklere sahiptir. Dinler tarihi içerisinde, felsefe ekolleri içerisinde ve edebiyat akımları içerisinde hiç şüphesiz sûfîliğin kendini daha yakın hissettiği ekoller olmuştur. Bu benzeşmeler evrensel tavırlardır, kimilerinin kabaca zannettiği gibi birbirinden intihal oldukları anlamına gelmez. Bu tıpkı bir doğulu insan ile bir batılı insanın güneşe bakmak için başlarını yukarıya kaldırmak için aynı hareketi yapmaları tarzında bir şeydir. Evrensel düşünce akımları içerisinde sûfîliği daha çok “tradisyonel”, “inisyatik”, “perennial”, “mistik”, “ezoterik” ve kadim felsefe okullarına yakın görmek mümkündür.² Bununla beraber bunlardan ayrıldığı yerler de vardır. Bu noktada René Guénon, Titus Burckhardt, Frithjof Schuon ve Martin Lings gibi, bizzat diğerlerini de tecrübe etmiş bazı Batılı düşünürlerin sufizmi günümüzde “otantikliğini kaybetmemiş yegâne hikmet okulu” olarak görmelerine de dikkat çekeriz. Çünkü bu kimselere göre bir manevî ekolde sahih bilginin elde edilebilmesi için doktrinin ve erkânın aslî yapısının bozulmamış olması gerekmekteydi. Aksi takdirde hikmeti arayan kişi onun yerine başka yerlere ulaşacak ve üstelik ulaştığını da hikmet zannedecekti.

 

Biz bu çalışmamızda her ne kadar vereceğimiz misallerde münhasıran tasavvufî metinlere ve divanlara istinat edeceksek de çağrışım yapan yerlerde bazı mukayeselere de işaret ederek muhtevanın evrensel boyutuna ayrıca dikkat çekmeye gayret edeceğiz. Ana fikre istişhâd olması için göstereceğimiz misalleri de çoğu zaman bize daha yakın gelen Osmanlı şiirinden aldık. Ancak yeri geldikçe diğer kardeş kültür havzalarıyla da bunları destekledik. Binaenaleyh bu inceleme bütün bir sûfî şiir tarihini ihata ettiği iddiasında değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse çok zevkli olacağını düşündüğümüz böyle kapsamlı bir araştırmayı gerçekleştirebilmeyi çok isterdik. Meselâ Arap şiirinde bir İbn Fârız, Fars şiirinde bir Hâfız – Hayyam çizgisinin zengin irfani sembolizmi üzerinde uzunca durarak, serdedilen görüşleri daha da zenginleştirmek isterdik. Fakat biz burada yaklaşım olarak konunun daha çok fikrî esaslarını belirlemeyi, ana ilkelerini çıkarmayı hedeflediğimiz için örnekleri tesadüf ettiğimiz kadarıyla vermekle iktifa ettik. Dolayısıyla bu teorik çerçeve üzerine bu çalışma gittiği yere kadar detaylandırılabilir, diye düşünüyoruz. Geleneksel metodolojide esas olan prensipler üzerinde çalışmaktır. Detaylandırmak ise müteakip bir eylemdir. Zaten gelenek de, sürekli değişen içinde değişmeyeni yani ârâzlar içinde değişmez olan o cevheri, özü bulmak ve günümüze taşıyabilmek demek değil midir?

 

Yine de bazı dostlar bu kitapta ortaya konmaya çalışılan ana fikre bütün bir şiir üretimini sonuçta tasavvufa bağlıyor diye karşı çıkabilirler. Biz Osmanlı şiirinin istisnâsız bütünü sûfî şiirdir iddiasında değiliz. Bununla birlikte gerek fikrî arka plân anlamında ve gerekse sayısal anlamda bu şiir üzerindeki hâkim konumun ona ait olduğu bir gerçektir. Üzerinde çalıştığımız kimselerin zaman zaman toplumsal, siyasal, ekonomik, beşerî aşk v.b. gibi profan sayılabilecek sâiklerle de şiir söylediklerine şahit olduğumuzu inkâr etmiyoruz. Şiir defterleri arasında sultan için yazılmış methiyelerden³, beşerî aşk için yazılan gazellere, muayyen birisini zemmetmek için yazılan hicviyelerden, kendi beşerî bir vasfını öven fahriyelere kadar tasavvufî ahlâkla uzlaştırılmasında yer yer sıkıntıların olduğu bazı şiirlere de rastgelinir. Ne var ki bu tarz şiirlerin yekûn içerisindeki hem sayısının ve hem de oynadığı rolün çok silik kaldığını gördük. Bizim kıstasımız Osmanlı şiir anlayışının “poetika”sını belirlemede hâkim konumda olan değerler manzumesidir. Bir örnek vermemiz gerekirse, baştan sona irfanî metafizik ve ilâhî aşk konularıyla dolu olan Niyâzî-i Mısrî’nin divanında şairin doğum yeri olan Aspozi’nin elmalarını ve şeyhinin bulunduğu Elmalı’yı anlattığı şiirler de bulunmaktadır. Fakat o şiirler bizi Niyâzî’yi bir coğrafya şâiri saymaya, veya bir pastoral şâir saymaya götürmez. Sûfî şâirlerin alâmet-i farikası birincil hedeflerinin hep metafizik temalar olmasıdır. Ancak nâdirende olsa bazılarında tâli sayılabilecek hedeflere yönelik şiirlere de rastlanır. Hasılı biz bu şâirlerin geleneksel değerler dünyasında nelerin üstte ve nelerin de altta yer aldığını doğru tespit edemezsek kendi anlayışımızı onlara dayatmış oluruz diye düşünmekteyiz. Modernler metafizik ile kişisel bağlarını ya tamamıyla koparttıkları veyahut o bünyeyi anlayamaz hâle geldikleri için geleneksel şiirde de hep profan temaları öne alma gayretine düşmektedirler ki bu bize göre bir tür saptırma gayretinden başka bir şey değildir. Hâlbuki her canlı kendi ekosistemi içerisindeki tutum ve tavırlarıyla değerlendirilir prensibinden hareketle her geleneksel şâirin de ancak geleneksel (tradisyonel) dünya görüşü içerisinde anlamını kazanacağı bir gerçektir.*

 

Bu kitabın tohumları ilk olarak yaklaşık beş yıl kadar evvel gerçekleşen bir sempozyumda atılmıştı. Tebliğlerin basımının şu ana kadar gerçekleşememiş olması orada sunulan taslağın biraz daha genişletilerek elinizdeki bu kitap suretinde kisve-i tab’a bürünmesinin sebebi oldu.*’ Tasavvuftaki “rızâ” kavramından kültürel hâfızamıza geçen “gecikmesinde elbet bir hayır vardır” geleneksel sözü bir kere daha böylece tahakkuk etmiş oldu herhalde. Burada sunmaya çalıştığımız ana fikri değerli irfan ve hikmet dostlarımızla paylaşarak şiir poetikaları üzerine yapılan çalışmalara bir katkı sağlayabilmişsek kendimizi bahtiyar sayarız. Modern zamanların kalemleri

 

————

 

¹ Kuddûsî Divanı, s. 612-613.

² Bu akımların adlarını bizim geleneğimizdeki karşılıklarıyla vermek yerine (dostlar mazur görsün) Batı’da kullanıldığı şekilleriyle vermeyi tercih ettik. Çünkü, her ne kadar bizim kültürümüzde bunların işaret ettiği manalar bulunuyor idiyse de geçirdiğimiz zihniyet dönüşümünün sonucu olarak maalesef onlar ölü bir dilin unsurları hâline geldiler. “Hikmet-i hâlidî”, “hikmet-i câvidânî”, “hikmet-i bâtinî”, “seyr-i sulûkî”, “ilm-i esrâr” v.b. gibi kavramların mâna ve muhtevaları günümüz kültür hayatımızda canlı olarak biliniyor ve yaşanıyor olsaydı, maksadımızı bunlarla ifade etmeyi tercih ederdik. Fakat bunların manaları, sayıları oldukça azalan ehl-i irfan zümresinden başka kimselerce bilinmemektedir.

³ Halil İnalcık, Şair ve Patron, s. 81.

* Bu kitapta kasdedilen “Gelenek” kelimesi sosyolojik anlamdan ziyade Guénonyen anlamda kullanılmıştır ve metafizik prensiplerin sürekliliğine işaret etmektedir. Türkçe’de, bu manadaki “Gelenek” konusunda son zamanlarda epey bir literatür oluştuğu için burada bunun teknik izahına girmeyeceğiz. Ne var ki “Gelenek ve Edebiyat” özel alanı için daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Ray Livingston’un Geleneksel Edebiyat Teorisi ve Beşir Ayvazoğlu’nun İslâm Estetiği ve insan isimli kitaplarını önerebiliriz. Daha dar manada “Gelenek ve Şiir” konusunun ise hem Ayvazoğlu’nun kitabında ve hem de Sezai Karakoç’un “Gelenek ve Şiir” ve “Şâir ve Gelenek” isimli makalelerinde ve çok yetersiz de olsa Geniş Zamanlar kitap dizisinin 3. kitabında (İstanbul 1991) ele alınmış olduğunu da hatırlatırız.

*’ Uluslararası Osmanlı Dünyasında Şiir Sempozyumu, YKY., 19-22 Kasım 1999, Askeri Müze Konferans Salonu, Harbiye-İstanbul. Bu tebliğimizin bir özeti bu kitap baskıya giderken Cogito, sy.38, Kış 2004, s.84-97’de yayımlanmıştır.

Alıntı : http://www.birazoku.com/sufi-ve-siir-osmanli-tasavvuf-siirinin-poetikasi/

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!