• ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    ESKİMİŞ FOTOĞRAFLARDA GEÇMİŞ ZAMAN SURETLERİ:

    /Aykırı birer notaydık isyankar şarkılarda, kan revan dillerde ıssız kaldık… sızıydık, sızlandık! bir elvedanın teninde riyakar sevgilerin kıyısında yalan kaldık… şairane bir kadının üryan günahlarında, iliklerimize kadar yalnızdık hayat zalimdi tutuşturdu ayrılıkları; yandık ha yandık. tutamadık yolları sonra yılları, özlemin kancasında derin bir ’off’ kaldık!../ Akşamları evine mağlup dönen çocuklardık ve yalnızdık her filmde, her iklimde yeni tuzakların gümrüğünde… Yalnızdık; soluk ve renksiz yoksul taşra gecelerinde… terkimizde bozgunlar, yanılgılar, pusular tutuklar bizi ayrılıklar, sorgular yollar anılara dağılır yaralar… Derin bir yalnızlık karışır herkesin hayatına çünkü derindedir – derindedir yitirilen… * Akşamları evine mağlup dönen çocuklardık.. ıssızdık ve şair… ellerimizde gizli bir suçluluğun tenhalığı!.. ve bileklerimizde kesik bir anlam, kabuk bağlamaz…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    GÜNLERİN AVUNTUSUZ VE BUZUL KİMSESİZLİĞİ:

    Sokaklarında sayısız çocuğun üşüdüğü bir ülkede sahi sizler, sıcak evlerinizde hala ısınıyor musunuz?.. I Şimdi yüreğimde bir otogar yorgunluğu… gidenler, gelenler, yitirdiklerini arayanlar ve unutmak isteyen, unutulmuş, unutulanlar … heba edilmiş, terk edilmişler, kimsesizler, üşümüşler, yenilmiş ve gecikmişler… Bense buruşmuş bir fotoğraftan sızan unutulmuş bir kederin suretiyim… acının ana vatanında yaralı bir umudun dikiş izleriyim… Ve kimliksiz bir aşkın faili meçhul cinayetiyim… II Dipsiz bir intikam kadar derindim… yorgun bir çınar gibi içimde sakladım fırtınalarımı… Yeni voltalar biriktirdim hapishane avlusu belleğimde… avuçlarımda günlerin avuntusuz ve buzul kimsesizliği… ’Ölür yaşadığını herkes’ bense apansız çekilen tetiğe yaşadım.. III Bu kentin çocukları, her fırtınadan artakalan… ve suskun gecelere düşen bir çığlık kadar savrulan.…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    KELEPÇELER BİLİR ELLERİMİN ÖYKÜSÜNÜ…

    Kimliğini rehin bırakıp kitap alan çocukluklara… …….. I Kimse bilmez, kelepçeler bilir ellerimin öyküsünü acı kusan gecelerde besteledim yalnızlığın köhne türküsünü. kimse bilmez! yalnızlık bilir / yalnızlık her şeyi bilir… II Ensesinden vurulmuş biri kadar soğuktu gece ve sıcak değildi hiçbir şey ellerin kadar… ’Karanlık kördü ve acımasız…’ yüzünde varoş bir gülümseme; ellerinde yaşamış olmanın suçluluğu gözlerinde kedere mecbur simsiyah yılların yüreğine dar kılınmış aşkların; sesine çığlıkların- ayaklarında protez umutların… Koş… daha uzak yok kendinden başka… Koş… kendin oluncaya kadar… nasıl olsa kanayan bir yaradır her gün akıp gittiğin… III Yıllar var ki asıp içimdeki uçuruma umudun mavisini; yorulmuşum bir yaranın içinde ağrımaktan!.. şiirlerle doldurmuşum duvarların hafızasını. Kelepçe ne bilsin…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    BURUK LEMAN – KIRIK KEMAN.

    Neden bu kadar yalnızsın?.. Belkide yalnızlık yalnız kalmasın diye… I Yalın ayak ve ıssız yürüyordu Leman, küflü bilincinin kıyısında… Yürüyordu, ’kalbinde Yusuf’un kuyusu…’ yalın ayak ve yolları yanıtlayarak… yürüyordu, mağlubiyetlerinin hıncını alarak.. Günlerin göğsünde bir ter gibi akıp gidiyordu… gecenin sarkmış memelerinden yalnızlığı sağıyordu… ve içinin sokaklarında sevinci yorulmuş taşralı çocuklar koşuyordu… O çocuklar ki , esmerdi kederleri ve sadece filmlerde görmüştüler denizleri… II Akşam olunca, sokaklar ıssızlığa, Leman upuzun susuşlara kalırdı… Fön çektirirdi burjuva yalnızlığına açlığı da bölüşürdü, tokluğu da… El yazısı kadar kötü olmasaydı keşke, alın yazısı da… Yalnızken onarılmazdı, sırtında hançer yarası… bilirdi ve küfrederdi! Rakı içer küfrederdi… düpedüz küfrederdi. susardı sonra… upuzun yollar gibi… uzak yıldızlar…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    YALNIZLIĞIN NABZI ATIYOR İHANETİN ZONKLAYAN DAMARLARINDA:

    Ansızın yitirdiğiniz ve upuzun yıllar izini sürdüğünüz, aslında kendinizden başkası değildir.. I En çok yalnızlık doğar kalabalığın rahminde…. Acılar, çığlıklar ve eksik bir cümle gibi duran hayatlar… II Yalnızlığın nabzı atıyor, ihanetin zonklayan damarlarında.. Daracık kalabalık, geniş yalnızlık uğultulu kent hükümlü akşam yağma yürek talan sevgi… Yalan sevgi… III Sevdası da düş-tü kadınların… azar azar sevdiler; pazarlıksız, hesapsız – nasırlaşmış umutlarda… Azar azar; içli ve iri düşleriyle çürüyen akşamlarda.. IV Yalnızlığın nabzı atıyor, ihanetin zonklayan damarlarında.. İmar izni verilmiyor bu ülkede, yasal bir aşkın yapılanmasına… hukuk sistemi cüretkar bir kadının kalçaları kadar bağımsız değil… daha özgürlük mü, kelepçeli elleri… kim bilir, hangi mezarlıkta sızlıyor demokrasinin çürümüş kemikleri! V Terlemiş kasıklarına…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    SESİMDEN SOYUNSUN ÇIĞLIKLARIM…

    Sen öyle bir başına kendinin; öyle bütün, paramparça aynalarda.. Sen öyle, uçurumların baş ucunda ayakta yaşamış… Umutlu bekleyişlerin avlusunda yanılmış, yaralanmış da uslanmamış… Her şeye rağmen, tutkularından, anlamlarından caymamış. Sen öyle, kalabalıklarda yalnızlaşmış, yalnızlaşmış da vicdanını kimselere pazarlamamış. I Dünya denen şu ıssız ve ısınmayan yalnızlıkta, damarlarımda dolaşan taze bir kansın… yıllardır çürüyen belleğimde biriktirdiğim soruların yanıtısın… Sen, karanlık tünellerinde ömrümün; o, uzakta görünen umut ışığımsın… Ben ki, saçlarını giyinmiş, saçlarına yenilmiş rüzgar… yüzünün tenhasında gecikmiş bir gülümseme.. Belkide dudağının kuytusunda yorgun bir dua… II Bir sonbahar hüznüyle derinden çekilen bir off olman düştü benim payıma. oysa taze bir umut gibi iliştirmiştim seni her yanıma… Bilsen, ne soğuk akşamlar gizliyorum…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    NOTALARI GASP EDİLMİŞ ŞARKILARIZ BİZ…

    Hep bir vuslatı söylemez otobüs terminalleri çünkü, her kavuşmak yeni bir ayrılıktır her zaman… I Bizler şu yağmalanmış, yaslı coğrafyada, kendimiz derleyemedik kendi hayatlarımızı.. hep ’başkalarının gözlerinde gördük kendi rüyalarımızı..’ Ne yürüyecek yolumuz kaldı, ne de gitmelerin tadında bizi bekleyen bir yolculuğumuz… mutluluğa kestirdiğimiz onca bilet ise hep ceplerimizde kaldı… II Çürümüş şehirlerde yağmalardan artakalan yaralarız biz.. kimliği rehin bırakılmış bir coğrafyanın sürgünleriyiz… Notaları gasp edilmiş şarkılarız biz… Bileklerimizde kesik bir intihar; boynumuzda bir ilmektir yaşamak. tereddütsüz ve hunharca işlenmiş bir cinayettir bizim ömrümüz… Bizim yazgılarımıza ilişmiş, Victor Jara’nın gitar çalmasın diye kesilen elleri… ilişmiş boynumuza, Hallâc-ı Mansûr’un, Pir Sultan’ın ilmeği. III Ömrümüz, en alçak pusuların saklandığı; bozgun ve herkesin…

  • ÜYELERİMİZDEN GELENLER

    TEN KİR TUTMAZ,’ YAS TUTAR…

    Yürek burkuntusu bir sevişmenin ardından, içine boşaldığım hüzün doğurganı bir aşk; ayrılık için tasarlanmış infaz makamı bir şarkının ilmeğine asılı kalmış… I Orada kafiyeli intiharlar ve hatırlanmaz bir ömrün merasimleri.. Orada, hissiz ve acıklı bir orgazm, tenhasında gecenin… saflığından soyunmuş aşk artığı bir kadın; teninde kaç şehvetin izi var… yırtılmış tenini yamalıyor, masumiyetini yitirmiş, duygusuz sevişmelerle… ağzında kanayan sözcükler, ömründe sanal sevgilere sığınmanın sağır ve kör kimsesizliği… II ’Önüne gelene nikah kıyıyorsun;’ sevmek sana, nikah onlara düşüyor… Göçük altında kalmış yetişilmez yüksekliğin kalbinde değil, teninde sızlar aşk yaraların senin… kirlenmiş bir ömrün aralığından b/akar, yastığının arasına sokuşturduğun ihanetlerin… III ’Ten – kir – tutmaz; utanç tutar’, Yelda’ya göre… sen ruhunu…