TURGUT UYAR

Turgut Uyar

(d. 4 Ağustos 1927, Ankara – ö. 22 Ağustos 1985, İstanbul

TUT Kİ BEN

tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan

ya da çok iyi bir şiir yazsan

bir saatin aralıksız işleyişi

bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi

bilmem ki sanki güzel bir akşam gibi

onun için her akşamı iyi yaşamalıyım

yani kıskanılan onu

demek istediğim hepsi

 

TURGUT UYAR

 

* * * * * * *

 

TURGUT UYAR’IN MEŞHUR SÖZLERİ

 

Her kadın hoşlandığı adamın soyadını aldığında nasıl durur diye içinden söylemiş ya da bir yerlere yazmıştır.

Turgut Uyar

Az sözle çok şey anlatacaksın. Seni seviyorum diyeceksin sadece ama öyle her zaman değil, yalnızca hissettiğinde.

Turgut Uyar

Biliyoruz neyi bölüştüğümüzü. Konuşmasak da.

Turgut Uyar

Ben aslında her şeyi sonradan öğrendim.. Herkes herkesi sonradan öğrenirmiş; bunu da sonradan öğrendim.

Turgut Uyar

Bir insan birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir, ansızın aklına getirip yalnızlaşıyorsa . İşte o zaman sevmiştir.

Turgut Uyar

Elbet hep böyle geçmeyecek ömrüm, biliyorum bu çeşit yaşamak, zor. Kim bilir tanrım, kim bilir hangi güzel yerde beni, hangi ölesiye sevda bekliyor?

Turgut Uyar

Bozuk bir saattir yüreğim hep sende durur..

Turgut Uyar

Herkes bıraksın senin için olurum laflarını. Önce kendiniz için yaşamayı öğrenin, sonra başkası için olursunuz .

Turgut Uyar

Ne o beni kandırmıştı. Ne ben onu baştan çıkarmıştım. İkimizde bildiklerimizin ötesine, bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. Bir noksanlığı var sanıyorduk bütün olanların belki. Ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik.

Turgut Uyar

Eylül toparlandı gitti işte ekim falan da gider bu gidişle.

Turgut Uyar

meshursozler.com/meshur-sozleri/793-turgut-uyar-sozleri.html#ixzz2O4ZqFAXD

* * * * * * *

ARAMIZDAKİ

 

sevgilim sevgilim

kuzey sanrısı gibidir

geceyi beşe filan böler

sonra ayılar hüzünden ölmez

sevgilim sevgilim

açlıktan ölür onlar

 

işte bundan ötürü

hüznü artık bir ayıya bıraktım

sevgilim sevgilim

bir ayıya

ister ormanda kullansın

ister buzdağında

 

hayatın kutlu olsun sevgilim

ki sana değişe değişe aktım

kimi zaman bir japon gibi uykusuz kaldım

-uykusuz kalır mı onlar bilmem aslında-

sevgilim sevgilim

bir orman gibi çoğal aramızda

şehirden bir çocuk olarak şurda burda

bir sabuntozu markasında köpürerek

çınarın tutsaklığını

ve menekşenin tutsaklığını

ve menekşenin sevincini yaşa

sevgilim sevgilim

hüzüne yer var hayatımızda

 

TURGUT UYAR

 

* * * * * * *

HAKKINDA BAŞKA BİR YAZI

Tam adı Ahmet Turgut Uyar olan şair, 4 Ağustos 1927 yılında, Ankara’da dünyaya gelir. Annesi Fatma Hanım, babası ise Osmanlı döneminde kolağası rütbesine kadar çıkmış bir harita subayı olan Hayri Bey’dir. Tomris Uyar, Hayri Bey’in Giritli olduğunu söyler. Turgut Uyar, altı çocuklu bu ailenin beşinci çocuğudur.

 

Hayri Bey işgaller döneminde, Milli Mücadele ordusu içinde yer almadığı için, cumhuriyetten sonra orduya dönmesine rağmen terfi alamaz ve hep binbaşı rütbesinde kalır. Ayrıca görevi nedeniyle yılın büyük zamanını ailesinden uzakta geçirmekte, Turgut Uyar bundan çok etkilenmekte ve sürekli babasını özlemektedir(Altan 2005: 165). Tomris Uyar, şairin annesini ise; akıllı, girişken, güzel ve şuh bir kadın olarak tarif eder.

 

Uyar ailesi, baba Hayri Bey’in 1931’de orduda emekliye ayrılmasından sonra Ankara’dan İstanbul’a taşınır. Çalışkan bir yapıda olan Hayri Bey, emeklilik döneminin bu ilk yıllarında da çalışmaktan geri durmaz. Bir ara “arabacılar kâhyası” olarak çalışır. Şair, babasının bu gayretli ve çalışkan kişiliğine dikkat çekerek “Ölümünden on on beş gün öncesine kadar çalıştı.”(Uyar 1985: 123) der.

 

Ankara’daki yılları pek hatırlamayan şairin çocukluk dönemi anımsamaları, İstanbul dönemine denk gelir. İstanbul’da Mola Aşki Mahallesi, Altay ve Edirnekapı semtlerinde kalırlar. Bu yıllarla ilgili konuşurken Edirnekapı semtinde oturdukları Vaiz Sokağı, ayrıntısıyla hatırlar. “Kapıdan girince, ilk sokak kale boyu, onun bir altı Vaiz Sokağı. Kiliseyle başlardı Vaiz Sokağı. Kömürcü Eda Hanımın dükkanıyla biterdi. Çevrenin parke döşeli tek sokağı. Kariye Camii’ne giden tek yoldu çünkü. O zaman ‘seyyah’ olan turistler gelirdi Kariye Camii’ne mozayikleri için.”(Uyar 1985: 119).

Vaiz Sokağı’nda oturdukları evin adresi, kapı numarasına kadar hatırındadır. Daha sonra yazacağı bir şiirin adı tam olarak bunu verir: “Vaiz Sokağı Numara 70”.

 

Uyar, hassas bir kişilik yapısına sahiptir. Çocukluk döneminden itibaren etkisini göstermeye başlayan bu aşırı alıngan yapının tesiri altında kalır: “Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Ağabeyim bana sataştıkça annem ‘Yapma oğlum’ derdi ona ‘o içli bir çocuk’”(Uyar 1985: 124). Şair, Necip Celâl Antel’in tangolarının, bu dönemde kendisinde garip bir duygululuk uyandırdığını söyler. İlk

şiirini de bu dönemde “mutlu ve hüzünlü” diye tanımladığı ilk aşkına yazar. Bunlar, sanatçı kişiliğinin ilk ipuçları gibidir.

 

Şair, “İlkokula, Edirnekapı semtindeki ‘Hırka i Şerif İlkokulu’(19. İlk Mektep) nda başlamış , Molla Aşkî mahallesindeki Beşinci İlkokul’da ilköğrenimini tamamlamıştır”(Denderin 2004: 9). Orta öğrenimini ekonomik nedenlerle askeri okullarda devam ettirir, ilk gurbetini Konya’da, askeri okula giderken yaşar. Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nden sonra iki yıl da Askeri Memurlar Okulu’na gittikten sonra 1947 yılında öğrenimini tamamlar.

 

Şairin meslek hayatı, 1948 yılında askeri memur olarak Kars’ın Posof ilçesinde, askerlik şubesine atanmasıyla başlar. 1948–52 yılları arasında burada görev yapar. 1952 yılında Samsun’un Terme ilçesine tayin olur. İki yıl da burada görev yaptıktan sonra, 1954’te doğum yeri olan Ankara’ya gelir. 1958 yılında severek yapmadığını söylediği askerlik mesleğinden ayrılır. Aynı yıl SEKA’nın Ankara bürosunda çalışmaya başlar. 1967 yılında bu görevinden emekliye ayrılır ve İstanbul’a taşınır. Ömrünün geri kalanını burada geçirir.

 

Şairin aile hayatına baktığımız zaman, ikinci eşi Tomris Uyar’ın aktardıklarına göre ilk eşi Yezdan Dener, komşularının kızıdır ve evliliklerinde şairin annesinin tesiri olmuştur: “Evlenmesi de aile yüzünden oluyor. Annesi mahalledeki komşu iki kızdan birini ağabeyine alıyor, birini Turgut’a, öyle evleniyor.”(Altan 2005: 183). Şairin öğrencilik hayatının sonlarında, genç yaşta sayılabilecek bu evliliğinden, sırasıyla Semiramis, Deyda ve Tunga adlarında üç çocuğu olur. Uyar, 1966 yılında Yezdan Dener’den ayrılıp bir yıl sonra öykücü Tomris Uyar’la evlenir. Tomris Uyar, şairle Ankara’da Sanatseverler Derneği’nde tanıştığını(1962), asıl tanışma ve yakınlaşmalarının ise, şairin ilk eşinden ayrıldığı, kendisinin de Cemal Süreya’dan ayrılmak üzere olduğu dönemde(1966) olduğunu söyler. “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık”(Altan 2005: 13). Şairin Tomris Uyar’la olan bu ikinci evliliğinden ise, Hayri Turgut adında bir oğlu dünyaya gelir.

 

Turgut Uyar, ömrünün son döneminde evine kapanmak suretiyle, bir nevi inzivaya çekilir. Bu dönemde vücudunun çeşitli yerlerinde kırıkların meydana gelmesi, şairi moral yönünden iyice bozar. Bir süre sonra içki alışkanlığı nedeniyle siroz hastalığına yakalanır. Tomris Uyar, şairin siroz hastalığını bir yıl öncesinden tahmin etmesine rağmen doktora gitmediğine dikkat çekerek, hastalıkla geçen ve ölümle sonuçlanan son dönemini şu şekilde özetler: “bir şey yapmaya niyetli olmadığı için doktora gitmedi, sonuna kadar direndi. Ve gittikçe zayıfladı tabii, artık vücut hiçbir şey kabul etmiyordu. Sonunda artık ısrarlarıma dayanamayıp gitti tabii, ama biliyordu gittiğinde bu teşhisin [siroz] konulacağını ve bir sürü şeyin elinden alınacağını. Hastaneyi hiç sevmedi; çok hastanede kalmış gençliğinde de, birçok ameliyat geçirmiş bir insan; hastaneleri hiç sevmezdi. Ama öyle bir durum oldu: kesinlikle hastaneye yatması gerekti. Çok ilginç bir şey bu; dalak, check up’ta pek kontrolden geçmesi akla gelen bir organ değil. Turgut’un dalağı iflas etmemiş olsaydı, karaciğerle başetmek mümkün olabilecek gibiydi. Ama dalak da gidince, yiyeceği hiçbir şey, serum dışında besin olarak alabileceği hiçbir şey kalmadı. Şuur bir gidip bir gelmeye başladı, zaten eve çıkarttı doktor. Yani yapılacak bir şey yoktu fazla, evde öldü. Kendine geldiği zaman, kırk yılda bir, o komada olan insanlara özgü hatırlama, kendine gelme oluyordu ama tabii acı çekip çekmediğini hiç bilemeyeceğim. Ben yanındaydım her zaman yani ölüme alışık gibi beklemediği hiçbir şeyi yaşamadı sanıyorum. Bütün bunları biliyormuş gibi yaşadı. Biraz uzun bir ölümdü gerçekten. Ölümü çok önceden hissettiği gibi bir izlenim uyandırdı bende, kendini bıraktı çünkü. Uzun zamandı bırakmıştı, bu bırakma da zaten siroza dönmüştü. Ben insanların içkiden veya sigaradan çok böyle bir karar sonucu kendilerini bıraktıklarına inanıyorum”(Altan 2005: 241). Oğlu Tunga Uyar, babasının ölümüne sebep olan içki alışkanlığı için şunları söyler: “Sevmek içmek. İkisini de sonuna dek kullandı. Ama, sevdiği için değil, içtiği için öldü”(Kartoğlu 1985: 54). Turgut Uyar, 22 Ağustos 1985 yılında, evinde hayata gözlerini kapar. Cenazesi Teşvikiye Camii’nden kaldırılır ve Aşiyan Mezarlığı’na defnedilir.

 

FARİZ YILDIRIM’ın “TURGUT UYAR’IN ŞİİRLERİNİN YAPI VE TEMA BAKIMINDAN İNCELENMESİ” tezinden alınmıştır.

siir.ceplog.com/turgut-uyar.html

 

* * * * * * *

BİR İNTİHAR AKŞAMI

 

Kısacık yoğun bir akşam

herkesin yüzünün bir anıya karıştığı

yoğun bir akşam

bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde

ve bir intihar üstüne söylenti

bütün kıyıları dolaştı durdu

kısacık bir akşam

 

Kısacık serin bir akşam

kelebeklerin atlarla yarıştığı

yoğun bir akşam

bazı mektuplar damgalandı postanelerde

oturuldu bir takım şarkılar söylendi

bir adam bir kadının kapısını vurdu

kısacık bir akşam

 

Neyi söylesem bir kahramanlıktı

içinde azıcık buluştuğumuz

bir bulutla bir kağıt peçete arasında

kısacık yoğun bir akşam

şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam

bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve

kısacık yoğun bir akşam

 

Her şey bir unutkanlıktı

arada bir deliler gibi kavuştuğumuz

tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında

kısacık yoğun bir akşam

biliyordum bir soğuktu nereye varsam

bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve

kısacık yoğun bir akşam.

 

Kim karıştırdı gerçekliğine

yaşadığım sonsuzluğun

ve oturuldu bir takım şeyler söylendi

imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne

kısacık bir akşam

duraladım ne yapsam

 

Kim karıştırdı gerçekliğine

su terazilerindeki ensizliğin

ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi

araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne

kısacık bir akşam

o kadar kısa ki bir akşam

 

yüzümü suyun ardında buldum

kıyılar bu yüzdendir öyle dediler

kısacık yoğun bir akşam

serin bir akşam öyle söylediler…

 

TURGUT UYAR

* * * * * * *

 

BÜYÜK SAAT KİTABI HAKKINDA

*

Turgut Uyar

YAPI KREDİ YAYINLARI

 

Türk şiirinin en yalnız, en mutsuz, en umutsuz… bu yüzden de -mutlu değilse bile- en kalabalık, en umutlu şairinden kısa sürmüş uzun bir yolculuğun tüm konakları!… Öncü bir dil, sevgiyi bile acıtan bir duyarlık ve “bütün mümkünlerin kıyısı”nda yaşanan çaresizliğin son sığınağı:

 

“Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum”…

ya da:

“Sizin alınız al inandım

Morunuz mor inandım

Tanrınız büyük amenna

Şiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız”

 

Arz-ı Hal’den Dün Yok mu’ya tüm kitapları ve (unutulmaları ya da elenmeleri nedeniyle) kitaplarına girmemiş tüm şiirleriyle, Turgut Uyar külliyatı

kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=64997

* * * * * * *

 

SENFONİ

 

Önce sesin gelir aklıma

Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm

Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli

Sonra cumartesi günleri gelir

Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum

Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

 

Kırk kere söyledim bir daha söylerim

Savaşta ve barışta, karada ve denizde,

Düşkünlükte ve esenlikte

Zamanımız apayrı bize göre

Yanyana olduk mu elele

Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

 

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat

Sen yanımdayken ister istemez

Geniş meydanlarda akşam üstleri

Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

 

Sen yanımdayken ister istemez

Uzak ırmakları hatırlıyorum.

 

Arasıra düşmüyor değil aklıma

Yabancı kadınların sıcaklığı

Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım

Yanında ihtiyarlamak istiyorum…

 

TURGUT UYAR

 

* * * * * * *

 

KORKMADAN DÜŞMEK HAYATA: Turgut Uyar’ın Poetika Sözlüğü

Aşağıdaki yazı

(*) Bu sözlükçe Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık (YKY, 1. baskı, İstanbul, Mart 2009) adlı kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır. Alıntı sonlarında, parantez içinde yer alan rakamlar kitabın sayfa numarasını göstermektedir.

 

“Haberleşme olanaklarının bunca geliştiği, propagandanın bunca etkili olduğu bir dünyada, şiiri, kendi hareket alanı içinde düşünmek gerçeğe daha uygun olsa gerek.”

 

“Hataya düşmekten korkuluyor ve kişilikten kaybediliyor.”

 

1940 Kuşağı: 1940 kuşağı, yalınkat bile olsa savaşın şiirini yapmıştı. 1946’dan bu yana, bir savaş sonu psikolojisi bütün belirtileri, bütün öğeleriyle davranışlarımıza hakim olmuş ve bir bakarsanız süreklilik bile göstermeye başlamıştı (440). Bkz. Garip Anlayışı; Orhan Veli.

  

Abdülhak Hamid: Türk şiirindeki yenilikçilerin en gözü pekidir o. (..) O, Türk şairinin yüz yıllık bilinçsizliğinin, yanlışlıklarının ve cesurluğunun kesin açıklamasını taşır (597).

 

 

 

Hamid’in dili, çağdaş dilimize hiç değilse yakın olsaydı, bu kadar fazla küçümseyemezdik onu galiba. Dehası falan yoktu şüphesiz. Bir tarihsel dönemin kaçınılmaz şairi idi. Bir gelişmede bulunması gereken bir halka. Bu görevini de yerine getirmiştir. Çağdaşları tarafından abartılmak yolu ile küçültülmüş bir şair. Daha ölçülü olabilirdi (600).

  

 

Açık Şiir: Açık dedikleri şiir belli. Ne dediği anlaşılan, dili açık, kuruluşu düzgün, şairanelikten uzak, aşık olunca, aşık oldum; aç kalınca, acıktım diyen, girdisiz çıktısız, kör kör parmağım gözüne bir şiir yani (31). Bkz. Kapalı Şiir.

  

 

Açıklama: Yapı yahut anlam bakımından, şiirleri açıklamaya kalkmanın pek yararlı bir şey olduğunu sanmıyorum. Üstelik, yapılanla, yapılmak istenenin karıştırılması, dolayısıyla yanılma tehlikesi de var bu işte (438).

  

 

Ahmet Erhan: Hececi (567).

 

 

Ahmet Haşim: Haşim’i özden çok biçimi değiştirmiş bir ozan saymak, sadece bu kadar saymak haksızlık olur sanıyoruz. O değiştirdiği biçimle birlikte, şiirimize kendine özgü birtakım özler, hiç değilse konular getirmiştir (74).

 

 

Ahmet Kutsi Tecer: Ahmet Kutsi Tecer, resmi öğrenime dayalı bir duygulanmanın, bir bakıma basit, belirsiz, her döneme rahatlıkla uygulanabilecek izlenimlerin şairidir. Aslında hepsi birer “manzume” olan şiirleri, dirimden yoksundur. Sanki okur-yazar biri, bir edebiyat öğretmeni olduğu için şiir yazması gerektiğini düşünmüş ve o yüzden yazmıştır. Şiirden o kadar uzaktır ki, ne etki almış ne de etkimiştir, ortalama bir duygululuğun en düzayak kesiminde kalmıştır (640-641).

 

 

 

Güzel Birkaç şiiri olmasına rağmen Ahmet Kutsi Tecer’in Türk şiirinin gelişim zincirinde yeri olduğuna inanmadığımızı söyleyelim. Ömer Bedrettin, Behçet Kemal, Yaşar Nabi, Vasfı Mahir… gibi (75).

  

Ahmet Muhip Dıranas: Ahmet Muhip büyük bir ustalık ve incelikle, geçmişlerin deneylerinden yararlanır. Bütün bildiklerini ustaca -sezgiyle- düzene koyar ve yanılmadan yapar şiirini. Denebilirse o, korkunç bir şiir gözlemcisidir. Objesi hayat değildir, şiirdir; bütün şairtlerin geçmişidir, şiirleridir (652).

 

 

Akım/Akımlar: Bkz.Sanat/Şiir Anlayışları/Akımları.

  

Anlam: Bence önemli olan, kelimelerin yan yana gelmesiyle sağlanan “ses uyumu”, musiki” değil. Kelimelere yüklenen anlamların sağlamlığı, geçerliği, yerli yerindeliğidir (431).

  

Ozan bildiğimiz kelimeleri kullandıkça, ne kadar çabalarsa çabalasın, bize bir şeyler anlatmaktan, hatırlatmaktan, hiç değilse çağrışımımızdan kurtulamayacaktır (436).

  

Anlamak: Anlamak bıkmanın ilk adımıdır (32).

  

Anlaşılmak: Anlaşıldım mı, anlaşılmadım mı, bilmiyorum, umursamıyorum da. Kimseyi küçümsemek adına değil bu umursamamak. Başka türlü yazamıyorum. Anlayanlara da saygım var. Anlamayanlar da (517).

  

Anlaşılmamak Tutkusu: Bu gerçekten bir tutkudur Türk şiirinde. Kendini eksik duyan her şair, ne kadar açık olursa olsun, anlaşılmayacağını sanır, anlaşılmamak sütresine sığınır (600).

Askerlik: Askerlikle kişisel yapımdan ötürü bağdaşamadım. Yoksa, askerliğin sanata aykırı bir yanı yoktur. Tersi bile düşünülebilir; askerlik, sanata çok uygun bir ortamdır Türkiye’ye göre (498).

 

Basılı Kitaplar: Yedi kitabım basıldı şimdiye kadar. En çok satanı Divan oldu. İkinci baskısı yapılan bir kitabım var, Türkiyem. En iyi kitabımdan biri saydığım Her Pazartesi (öbürü Divan) 1.000, evet bin adet basıldı. 1969’da basan kitabevinde hala 100 tane varmış (517).

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu: Bedri Rahmi adeta, şiirimizin bugünkü anlayışı karşısında çağını ve çevresini şaşırmış bir halk ozanı durumundadır. Üstelik, havas edebiyatına özenerek, kötü Arap-Acem tamlamalarıyla aruz şiirleri yazan çelimsiz bir halk ozanı. Bize bile “turistik” gelen bol nakışlı bir heybe (650).

 

Behçet Necatigil: Necatigil, mutlaka, çevresinin, yaşamasının ozanıdır (59).

 

Bütün şiirler en yalın, en kaçınılmaz biçimleriyle kurulmuştur. Sözler, söz dizileri, en azına indirilmiş, olabildiği kadar tutumlu ve yoğun davranılmış, ama ifade, anlatım kısırlaştırımıştır. Hatta birçok şiirler kendi ifade imkanlarının üstüne çıkabilmiştir (60).

 

Bilge: Biz, ozanı çok zaman, yalnız ozan değil, bütün işi gücü şiir yazmak olan bir kişi değil, bir parça da ‘bilge’ belledirk. Birtakım meselelere iyi kötü bir çözüm bulabilen bir ‘bilge’ belledik (95). Bkz. Şair/Ozan.

Biörnek Şeyler: Bkz. Sanat Anlayışları/Akımları.

 

Büyük Şiir: Bir şiir önce şiirdir, sonra büyüktür yahut değildir. Ama şiirse eğer, küçük değildir, güzeldir (433).

 

Bizim edebiyatımızda öyle büyük şiirler galiba bir Yahya Kemal’de var. “Açık Deniz”, “Yol Düşüncesi” pek güzel değil ama büyük şiirler. “Itri” hem güzel hem büyük. Elbet pek güzel olmayan bir şiirin büyük olmasını mümkün belliyorum. İncil de öyle değil mi aşağı yukarı. Pek güzel değil ama büyük bir kitap: Sonra Mevlana (433).

 

Cahit Külebi: Külebi sıcak şair; Türkiye’de az vardır böylesi, durup durup okunacak. Külebi bu az olanlardan (684).

 

Edinme, bilgisel değildir ondaki beğeni; şiirine taşıdığı yakıcı hüzün, yaşadığının, kendini oluşturan çevre ve koşulların, doğayla bildik, yakın ilişkisinin toplamı ve sonucudur. Bu yönüyle Külebi, benzeri olmayan bir örnek niteliğini kazanır. Türk şiirinde: Politika yapmadan halkçı şiir yapmak! Siyasal hiçbir slogan, Hiçbir ima yapma hevesine kapılmadan bütün ezilmişliğini de, keyfini de duyurur Anadolu insanının (681).

 

Cahit Sıtkı Tarancı: Cahit Sıtkı’nın Türkiye’de çok sevilmesi, çok tutulması, kitaplarının sekizinci baskı yapması, yayınevlerinin bunu övünçle ortaya koyması, sosyolojik bir olaydır bence (657).

  

İyi bir Divan-Hece uygulayıcısı, kötü bir gözlemci (659).

 

Çağ ve Şiir: Ben çağı ile bağını koparmak, hatta gevşetmek istemeyen şiirimizin, çağının ve bu çağ kişilerinin öyküsünü vermeye doğru gittiğini düşünüyorum. Başka türlü çağına uygun olması mümkün değil zaten (99).

 

 

Ozanın işi, başından beri kişioğluna, çağına uygun bir kurtuluş bulmaktır. Buna hazırlamaktır belki. İşi bu yüzden kutsallık katına varır (101).

  

Çağdaş Duyarlık: Arkaik sözcüklerle çağdaş duyarlığa varılacağına pek akıl erdiremiyorum. Sözcükler, kullanıldıkları çağın duyarlığını, yankılarını taşırlar (535).

  

Çıkmazın Güzelliği: “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı yazım aslında, çıkmazın, çıkmazı zorlamanın insaniliğini, güzelliğini göstermek için yazılmıştı ama, bunun yorumu şöyle oldu: Şiir çıkmazdadır, dolayısıyla Turgut Uyar çıkmazdadır. Bu beni hiçbir şekilde kırmadı (538).

 Dada: “Dada”, Türkiye’de hiçbir zaman olmamış, olması imkan dışı bir değerler sisteminin karşısına dikilmiş bir akım (645).

 

Mümtaz Zeki de, Dadaizmi getirdi Türkiye’ye. Türk şiirini demiyorum. Bir toplum, bir dil ürünü olan şiir, kendi organizmasını korur. Kabullenmez dokusuna aykırı düşen bir organizmayı. Atmaz bile; umursamaz (646).

  

Değer: Şiire, topluma hizmet ettiği derecede değer veririm (419).

  

Değişim: Şairin mutlaka yeni bir şey getirmesinin gerekli olup olmadığı sorulabilir. Gerekli değildir kuşkusuz. Ama şiir -özellikle yapısı ve varlığı gerçeği- değişen toplum şartlarının, dolayısıyla değişen insanın intibak huzursuzluğunu taşır; bir değişmenin varlığını, geçerliğini; huzursuzluğu ve yerleşmişe aykırılığı ile topluma iletir. Bundan ötürü hep yeni olmak, değişmenin yeni şartlarını ve oluşumunu sezmek zorundadır. Aksi halde yapılan da şiirdir belki; yalnız bir çoğaltmadan, farkına varılmayan bir “istismar”dan öteye geçemez. Devralınan değerler ve duygular da sürgit kullanılamaz zaten. Bir yerde, birden toplum eskitiverir şairi (659). Bkz.Terme’den Ankara’ya Gelmek.

 

Demokrat Parti: Bkz.Terme’den Ankara’ya Gelmek.

 

Deyişler, Özdeyişler:

 

-Şiir bu, hep yeniden başlamak ister (37).

 

-Şiir, yeniliklere değil, kişiliklere bağlıdır daha çok (440).

 

-Bir ülkeye de öyle iyisinden bir-iki ozan, bir iki hikayeci de yeter (42).

 

-Şiirin rahatlaması beni rahatsız ediyor (565).

 

-Hece şiirinin insanı ile bugünkü şiirimizin insanı aynı mıdır? (449).

 

 

Dil: Bkz. İkinci Yeni.

 

Dilin Şiirselliği: Günlük konuşma diline ters düşmemek, konuşma dilindeki en geçerli, en çok kullanılan tavrı bulmak. Bana dilin şiirselliği gibi gelir bu (530).

 

 

Divan: Divan yapmakta asıl amacım, geçmişte, bir mutlu azınlığın kullandığı aracı, halk adına, halk yararına kullanmaktı (500). Bkz. Halk.

 

Divan Edebiyatı: Evet, topluma yabancı bir edebiyat Divan edebiyatı. Ama toplum dışında yazılmasına karşınaltı yüzyıl sürdüğüne göre demek birtakım değerler taşımış, süreğen birtakım gğzellikler. Şeyh Galip’ten snra eski parlaklığı yok, ama bu kere de ilettiği tat müziğe yansıyor. Şiir sözel etkisini yitirip aynı beğeniyle müzik olarak sürüyor (553). Bkz. Divan Şiiri.

 

 

Divan Şiiri: Divan şiirinden yararlanılabilmesi, bugün için olanaksızdır, gereksizdir. Böyle bir kaynağa dönmeyi hiç düşünmedim. Divan şiirinden, onun kendi değerlerinden yararlanılarak bir yere varılabileceğine inanmıyorum. Çağını doldurmuş ve kendini yenileyip diri tutamamış bir uygarlığın değerleri bugüne nasıl uygulanabilir? (504-505). Bkz. Yahya Kemal; Divan Edebiyatı.

 

Divan şiiri beş yüz yıl sürdü. Halk edebiyatı hala sürüp gidiyor. Bu, bir anlamda durağan toplum belirtisidir (512).

Durağan Toplum: Bkz. Divan Şiiri.

 

Eleştiriye Değer Olmak: Bir kitabın, tersine ve yüzüne, eleştirmeye değer olması ilkin belli bir seviyeyi aşması ile mümkün (64-65).

Eski, Eskimek: On beş yıl bile geçmeden Orhan Veli’nin eskimeye başladığını görmek beni korkutuyor (433). Bkz. Orhan Veli; Küçük Adam; Divan Şiiri.

Bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. Şiir dilimiz 1930’ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakıp içleniliyor (512).

Eylem-Şiir: Şiirin, bir eylem içinde çok etkili bir salah olduğuna inanıyorum. Bir eylemi başlatmaya yetmez gücü; ama bir eylemi sürdürmede ondan iyi, ondan etkin bir silah olduğunu sanmıyorum. İnsani değerleri ondan daha iyi iletebilecek hiçbir bulgu yoktur (507).

 

Garip Anlayışı: 1950’lerden sonra “Garip” anlayışı yetersiz geldi bana. Zaten galiba dünya da, o anlayışla açıklanamayacak kadar karmaşık hale gelmişti. Yeni koşullarla karşılaşan insanı anlatabilmek için yeni anlatım olanakları aradım. Bu arada Orhan Veli şiirinin eksen haline getirdiği “küçük adam” tipinin, trajedisiz ve yalınkat olduğunu gördüm (504). Bkz. Küçük Adam; Orhan Veli.

Genç Şairler: Ben günümüz şiiri denilince yalnızca genç şairleri anlıyorum. Gerçi Cemal’in (Cemal Süreya-sekoya) dediği gibi birkaç kuşaktan gelme şair birlikte aynı dergilerde yazıyor ama, ben yine de şiire yeni giren şairleri anlıyorum (544).

“Genç şairleri” kaynaşmış bir kitle olarak düşünmüyorum. Onlara anlayışla yaklaşıyorum. Yalnız, yazılanlardan daha iyisinin yazılacağını bilmeliler diyorum, “mükemmel şiir” yazmayı amaçlamamalarını, yalnızca şiir yazmayı düşünmelerini söylüyorum. Yani bir kuşaktan yeni bir şiir beklenir, yapılageleni sürdürmek değil. Bu da hayatı değiştirmek anlamına gelir (560-561). Bkz. Kişilik.

Gerçekçi Şiir: Bkz. Soyut.

Güncellik: İnsan gümcel bir yaratıktır. Bugünkü beni yapan, bugünkü olaylardır. Güncel olayların şiirdeki yeri, güncelliğin genelini bulmakla bağımlıdır. Onu bulamazsam anlatamam kendimi. Güncel diyerek, biraz da küçümseyerek andığımız durumlar, genelde hayatı bütünleyen mozaiklerdir. Benim anlayışımda şiir güncellikten kopmaz, kopmamalıdır. Bütün sorun bunu becerip becerememekte (534). Bkz. Öykü.

Güncel Dünya: Ben yılın on şarkısı anketini de, uzaydaki ‘kara delik’leri de okurum. Güncel dünyayla ilişkilerimi diri tutmak istedğimden olacak. Bunlar bana yeni değerlendirmeler yapma olanağını veriyor sanıyorum (531). Bkz. Öykü.

Günümüz Şiiri: Bkz. Genç Şairler.

 

Halk: “Tek haklı”yı her zaman “halk” olarak düşündüm. İnsanın kalıcılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim (500). Bkz. Divan; Kahramanlık.

Hareket: Hareket olmayan ortamda yöntem ya da kuram geliştirilemez (511).

Şiirde hareketlilik birtakım kişilerin belirmesine bağlıdır. Eski değerleri sarsan ya da yeni değerler getiren birisi gelir, ilk hareket belirir. Kişiliğin, tavrın olmadığı yerde durgunluk vardır. Diyelim ki 20 tane şiir var, hiçbirinde bir şeyi yerinden oynatacak, değer konusunda şüpheye düşürecek şiir yok. Böyle bir ortamda şiir üzerine düşünme imkanı kalmıyor. Düşündüğümüz zaman gene eskiyi düşünüyoruz (511).

Hececiler: Bütün düşündükleri, şiirlerinin bütün değeri, bütün ana değeri ‘şairane’ durumlar yaratmak, ‘şairane’ konular, davranışlar, buluşlar icat etmekti (88).

İçses: Bkz. Kafiye ve İçses.

İkinci Yeni: “İkinci Yeni” iyi bir ad ama kullanışlı değil, önce onu diyeyim. Çünkü, “yeni”nin arkası kesilmez. Sayılar yetmeyecek, “ikinci yeni” henüz belirgin değil, dün bir bugün iki. Orhan Veli’nin mürekkebi yeni kurudu. Şiirimizde bir yeniliğin, hem özlü bir yeniliğin başladığını sezmek, bilmek şimdilik yetmez mi? Ne var ki, bu yeniliği sezmek güç olacak bunca olanlardan sonra (432-433).

 

Okuyucusundan sıkı bir ilgi ve güç isteyen bir şiir. Evrimini ustaca tamamlarsa, güç sevilecek ve kolay unutulmayacam (bir) şiir. Bir de toplumsal katlar içinde sınıflandırılmış insana değil, düpedüz Musa’dan, İsa’dan beri sürüp gelen “insana” açılmış olması (433).

Bana İkinci Yeni diyenlerin, İkinci Yeni’yi nasıl anladıklarını bilmek isterdim. Çünkü birkaç İkinci Yeni tarifinin bulunduğunu fark etmişsinizdir (440).

 

İkinci Yenici’lerin tek ve en esaslı benzerlikleri, birleştikleri tek nokta, yeni bir şiir gereksinmesiyle şiire haysiyetini, gücünü kazandırmak, tazelemekti onu (440).

 

Bugünün şiirine dikkatle bakacak bir göz, bütün iddiaların tersine onda, baskın değerin, şiirin dil değil, us olduğunu görecektir (441).

 

İkinci Yeni akımı, içinde yazan ozanların değerleri ne olursa olsun, geniş bir soluma ortamı getirmiştir. Türk şiirine, çağdaşlaşma olanaklarını getirmiştir… Bir çeşit şiirsel özgürlük yani. Bugün artık şiir, hangi tavırla yazılıyor olursa olsun, İkinci Yeni ortamı içinde devinmektedir (518).

Bana kalırsa, İkinci Yeni de en az Birinci Yeni kadar gerilerde kalmıştır. Yeni bir şiir gelişmelidir Türkiye’de (519).

Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma” dizelerinin İkinci Yeni’ye ne gibi ipuçları verdiğini incelemek gerekiyor (560).

İlk İki Kitap: İlk iki kitabım sonrakilere göre teknik bakımdan farklılık gösteriyor. Bu doğru. Temalarda ise çok büyük bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Gerçekte değişen, benim kişisel yapım, dünyayı algılayışımdaki değişme olmalıdır (562).

 

İlk Şiir: İlk şiirlerim 1947 yılında Yedigün dergisinde yayınlandı (524).

İmge: Şiirin hammaddesi imgedir. Ama bu, şiirde kavramların varolmayacağı anlamına gelmez. Bu yüzden de kendi başına kavramsal diye bir şiir anlayışı saptanabileceğinden emin değilim. Şu söylenebilir; kavram ancak bir imge içinde yerini alınca işlevini bulur ve şiir ‘anlatı’ olmaktan kurtulur (508).

İmgenin şiirin vazgeçilmez bir öğesi olduğuna inanıyorum, ama geliba eskisi kadar önemli bulmuyorum. Yerli yerinde kullanmak koşulu ile kavramlar daha çekici geliyor bana. Bir yalınlığa varmak istediğim de doğru. Ama bu yalınlığın şiirsellikten uzak düşmemesine de özen gösteriyorum (564).

İncelik: Her çağ farkına varılırsa kendine uygun inceliğini getirir (505-506).

İsmet Özel: Acemi (567)

Kafiye ve İçses: Bende, yalnız Divan’daki şiirlerimde değil, bütün yazdıklarımda kafiye ve içses -dikkati değil- turkusu vardır. (..) Vezin ve kafiyenin şiirin, dolayısıyla insan yaradılışının özgürlük eğilimini, dahası anlatım olanaklarını kısıtladığına ben de inanırım (505).

Kahramanlık: Çağımızda kahramanlığın bireysel değil, kolektif, hatta anonim olduğuna inanıyorum (502). Bkz. Halk.

Kapalı Şiir:Kapalı şiir ise hayli tanımlanmak ister. Kendi başımıza şöylece toparlarsak, özünü kolay kolay vermeyen, kenarda dolaşan, çapraşık, dili düzenbaz bir şiir hemen hemen (31). Bkz. Açık Şiir.

Kavram: Bkz. İmge.

Kemal Tahir: Yorumu yanlıştı. Beni Osmanlıya dönüş özlemi içinde gösterdi (560). Bkz. Divan.

Kişilik: Kişilik, varolan mükemmellikten kaçınmaktır benim için. Şöyle, bugün yazılan şiirde ben teknik olarak, yapı olarak bir kusur bulamıyorum. Ama bu son derece düzgünlük, düz bir satıh meydana getiriyor. Kişilik dediğim şey ise bir yerde kusurları göze alarak da olsa çatlak bir ses çıkartmak ya da iyi bir ses çıkartmaktır. Hataya düşmekten korkuluyor ve kişilikten kaybediliyor. Mesele sadece güzel şiir, ‘antolojik’ şiir yazmak değil, bir parça bir şeyi sarsan şiir yazmak. Eskiyi sarsan şiir -eğer eski eskimişse- onu yerinden oynatacak hiçbir hareket yoksa eski eskimemiş anlamı çıkar bundan (511). Bkz. Kusurlar; Korkulu Ustalık.

Korkulu Ustalık: Ben şiirde ustalaşmaya daha 1955 yılında korkulu olarak bakmışım. Hala aynı kanıdayım. Şiirde ustalığı bir kolaylık olarak düşünemeyz miyiz? “Ben ne yazarsam şiir olur” kuruntusunu. Söylemek istediğim: Her şiire, şiire yeni başlamanın titremesiyle yaklaşmak. Şiirimiz, ustalığına inanmış nice ünlü şairin şiirden çektiği kopyalarla doludur. Asıl ustalaşma, belki de bu tehlikenin ayrımına varıldığı anda başlar. Bunun da korkulacak bir yanı yoktur (565). Bzk. Kişilik; Kusurlar.

 

Kurtarıcı Sanat: Hem ben her çağda her türlü sanatçının kendi işlemi, kendi sanatıyla, hiç değilse üç beş kişiyi kurtardığına inanıyorum (26). Bkz. Sanatçı.

Ozanın işi, başından beri kişioğluna, çağına uygun bir kurtuluş bulmaktır. Buna hazırlamaktır belki. İşi bu yüzden kutsallık katına varır (101).

Kurtuluşumuz şiirden falan gelmeyecek, yaşamımızdan gelecek gelse gelse (571).

Kusurlar: Kişiyi kişi yapan, sadece erdemleri değil, kusurlarıdır da diye düşünürüm. Erdemler ortaktır, ama kusurlar kişiseldir, yani yeni bir kişiliği haber verirler çoğu zaman (529). Bkz. Kişilik.

“Küçük Adam”: Orhan Veli ile gündeşleri yazınımıza bir “küçük adam” soktular. Yıllardır çıkaramadık yazınımızdan. Belki Orhan Veli sokmadı ama onun getirdiği anlayışın, onun getirdiği yalınkat söyleyişin, biçimin itelemesi vardır. O biçimle, o deyişle “büyük adam” söylenemezdi sanıyorum. Şöyle uzunca bir şiir bile söylenemezdi. Kendi denediği “Destan Gibi” meydanda (40). Bkz. Orhan Veli, Garip Anlayışı.

Max Jakob: Max Jakob’un şiir üstüne söylediği o bilgece sözlerin çoğunu anlamadım. Bu sözlerin şiirle, hiç değilse Max Jakob’un şiiriyle ilintilerini, onun sanatında neyi açıkladıklarını çoğu zaman kavrayamadım. Ama bir sözü vardı ki, bir tek kelimesi, onu çok iyi anladığımı sanıyorum: “Somutlayınız” (97). Bkz. Somutlamak.

Mehmet Emin Yurdakul: Milliyetçiliği sadece ve sadece, kısır bir ırkçılık halinde gelişir ve Türkistan düşüne dayanır. Yine de, hesabı yanlış, kültürü eksik, kendisi şair olarak yeteneksiz de olsa, sezgisinin doğruluğu (hala geçerli olan doğruluğu), Batı’dan da, Doğu’dan da bir şeyler ummadan, ulusal olanaklarladeğerler düzeni yaratmanın gereğini, ulusal dayanışmanın ve bilincin önemini söylemesindedir. Ona saygınlık kazandıran bu büyük doğruluktur, gerçekliktir (604).

 

Mükemmellik: Bkz. Kişilik.

Mükemmel Şiir: Bkz. Genç Şairler.

Mümtaz Zeki Taşkın: Bkz. Dada.

Nazım Hikmet Ran: Çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derin bir insanilik, ödünsüzlük. İşte belli başlı özellikleri Nazım’ın. Bunlara şiirine güveni de ekleyebiliriz. Bu özellikleri yüzünden zaman zaman, inandığı, baş koyduğu öğretinin bile dışına düşer (639).

Nazım’ın dili ve dünyası eskimemiştir, geçilmiştir sanıyorum (488).

 

Necati Cumalı, B.: B. Cumalı bizim şiirimizde istediği türlü ozan olabilmiş sayılı kişilerden biridir. İstediği türlü şiiri yazabilmiş ozandır demek istedim (77).

Necip Fazıl Kısakürek: Yeni ve önerici olmaktan çok saptayıcı bir şairdir (631).

Necip Fazıl’ı şair olarak kurtaran, hala önemseten, yorumsuzlaştıran, şiirdeki hedefsizliğidir. O, böylece, yanlış bir hesapla, gelecek dönme’lere yatırım yapar, yaptığını sanır, bu yüzden aslında mistisizmle (mistisizmi yalnızca esrarlı bir “maveradan söyleniş” kabul etmiyorsak), tasavvufla pek ilgisi yoktur; kapalılık, kendini kapama, onun şiirlerinin yöntemidir. Üstelik bünyevidir (şiirin şairine karşın iyi olmasının nedeni), kararsızlığı iki büyük karşıtlık arasında gelip gider çünkü, en uç kösnüden en büyük sofuluğa kadar (631).

Belki aslında, yapılabilecek iki şey söz konusu Necip Fazıl ele alındığında: ya olduğu gibi sevilir, benimsenir (benim kanımca, ne Türkçeye bir genişlik, ne de Türk duygululuğuna bir yeni açılım getirmiştir) ya da olduğu gibi ve toptan yadsınır, yok sayılır (633).

Nurullah Ataç: Ataç, bir toplumsal sınıfın hem şair seçiciliğini, hem şiir sözcülüğünü yapan kişiydi (498).

Oktay Rifat: Bir ozan bir akıma bir önsözle değil, şiirleriyle katılır daha çok. Oktay Rifat’ın şiirleriyse, bırakın eskiyi-yeniyi, kendi anlayışının bile çok kötü örnekleri (436).

Okuyucu: Okuyucu için sanat, yapıt demektir. O, sanattan tadını, yapıtı okurken alır (27). Bkz. Sanatçı-Okuyucu.

 

Bütün kusurlarına (belki eksikliklerine demek daha doğru) karşın getirmeye çalıştığımız şiir, okur kaçıracak cinsten değildir (494).

 

Orhan Asena: Ozan olarak şiir üstüne bildikleri, oyun yazarı olarak tiyatro üstüne bildikleri yanında pek cılız (…) Şiirleri, şiir yapısı bakımından o kadar fakir, o kadar ilkel (65).

Orhan Hançerlioğlu: Yeniliği, arayıcılığı öyle ağır ağır gelişen zorlayıcı, kandırıcı bir arayış değil. Yapmacık (67). Hançerlioğlu’nun Türkçesi, dili, daha doğrusu dil ve edebiyat anlayışı da eski, yavan ve ucuz (69).

Orhan Veli: Şiirin kendi çemberleri içinde, kendi imkanları içinde bunalması, bire türlü kurtuluşa varmayan bir buhranın belirtileridir. İlk kurtuluşu, ilk çareyi Orhan Veli getirdi gibi. Ama tepki gecikmedi. Bu tepki herşeyden çok, şiirin kendisinden olmayana isyanı gibiydi. İnkarla başladı (88). Bkz. Garip Anlayışı; Küçük Adam; Şiir.

 

Otorite: Askeri okullarda hiç mutlu olamadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının da değil, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğunuz bir şeyleri yaşamak..(524).

Ozanına Bağlı Şiir: Yurdumuzda şiir, hiçbir çağda, günümüzde olduğu kadar ozanına bağlı, ozanıyla açıklanabilir olmamıştı. Şiirde biz, çoğu zaman ortaklaşa duyguları bulmaya alışmıştık (132).

Ölüm/Ölümlülük: Kişiyi yazmaya iteleyen, umutsuzluktan koruyan, her yazılanın bir gün ölmesidir, ölümlü olmasıdır. Bizden önce yazılmış olanların artık ölü olmasıdır güç veren (570).

Övülme Alışkanlığı: Şiirimize, kötü eleştirmeciden, kötü ozandan, anlayışsız editörden çoğu zaman daha az zararı dokunmayan bir alışkanlığımız var. Övülme alışkanlığı (107).

Öykü: Çağımızda her kişinin bir öykü içinde, çerçevesinde yaşadığı kanısındayım. Bir roman değil, öykü çerçevesinde. Ve bu çerçeve hep değişebilir. Güncel olmayı, gazete dilini kullanmayı bu yüzden yeğliyorum. Öykülemedeki biçim değişikliği bu kaygıdan kaynaklanıyor. İnsanı her yeni durumda, yen, bir insan olarak kavramaya çalışmak (534). Bkz. Güncellik; Güncel Dünya.

Özel Yaşantı: Ne kadar sağduyulu olursa olsun, her kişinin özel yaşamındaki sarsıntılar, fikir ve düşünce yaşamını da etkiler sanıyorum. Üstelik bu etkilerin, kişiyi sarsmasına karşın, yapıtlarına bir gerçeklik, bir hayatiyet ve güzncellik kazandıracağına da inanıyorum. En azından insanın ayağı yere basar (516).

 

Para Patlaması: Bkz. Terme’den Ankara’ya Gelmek.

Poe, E. A: Poe, çok kendine özel, aynı zamanda kendinden sonraki şiire de yön verecek bir biçimde şiiri yeniliyordu. Sanırım onu bu işe zorlayan kendi özel anlayışı, davranışı yanında, biraz da şiirin kendisine kadar sürüp gelmiş macerası idi (86).

 

Politika: 1961’e kadar politikanın hep şiirde yapıldığını görüyoruz. Servet-i Fünun’cularda politika-dışı olma politikası, Hececilerde resmi ideolojiyi destekleme politikası (554). Bkz. Cahit Külebi.

Gündelik politikada Mehmet Emin ile Mehmet Akif öneren, Nazım başkaldıran’dı. Yahya Kemal, o büyük çöküntüyü anılarla savuşturandır (603).

Sabahattin Kudret Aksal: Sabahattin Kudret Aksal, şiirimizi yenilemiş şairlerden biridir. Özellikle ilk kitabıyla haklı bir yer, haklı bir ün yapmıştır şiirimizde (676).

Sait Faik: Hikayelerinde katıksız bir şiir havası olmasına rağmen S. Faik’in bir ozan gibi kurabildiği şiirleri üçü beşi geçmez (65).

Sanat/Şiir Anlayışları/Akımları: Sanat anlayları yahut akımları, kurallarla değil örnekleriyle anlaşılır ve yaşayabilir (22).

Bir akım ne zaman eskimiş olur? Ne zaman tazeliğini yitirir?(..) Ne zaman ortalıkta o akımın ustaları çoğalırsa, yahut türerse, ortaya bir akımın ustası çıkarsa, o akımda yapılabilecek her şey yapılmış demektir. Bundan sonra yapılacaklar hep biörnek şeyler olacaktır (26).

Bir şiir akımının tanınması, öbürlerinden ayrılması ancak o akımın ozanlarını tek tek incelemekle, tanımakla mümkün olur (71).

Sanatçı: Çoğu sanatçılar, yaşamlarını bir anlama bağlayacak, hangi huzurla yaşamlarını mümkün kılacak bir değere yönelirler. Hangi ad, hangi anlayış altında olursa olsun, sanatçıların çoktan beri yitirilmiş gayesi budur; sanıyorum. Sanatçı özünde kişioğlunu da kurtaracak değerlere varmak. İlkin arar bu değerleri sanatçı, sonra bulur, sağlamlaştırmaya, hatta savunmaya koyulur onları (58). Bkz. Kurtarıcı Sanat.

 

Sanatçı ne olursa olsun, uğraşmakta olduğu sanat kolunun isterlerine uymak, gereklerini yerine getirmek zorundadır (64).

Sanatçı-Okuyucu: Okuyucu için sanat, yapıt demektir. O, sanattan tadını, yapıtı okurken alır. Halbuki sanatçı için sanat, yapıttan öncedir, yaratmanın, yapmanın kendisidir. Okuyucu okurken gönenirse, sanatçı yaratırken gönenir. Okuyucunun amacı yapıttır, sanatçının yaratma. Artık kendi işi, bilen, hatta yapacaklarını bir türlü içgüdü ile rahatlıkla, kolaylıkla yapanın yaptığı yaratma değildir, çoğaltmadır. Alışkanlıktır. Bundan sonra sanatın gereği kalmamıştır. Sanatçı için kalmamıştır. Okuyucunun durumu pek değişmez (27). Bkz. Ustalık.

Seviye: Bkz. Eleştiriye Değer Olmak.

Sıkıntı: Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o benim. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak (420). Ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı (420). Bkz. Turgut Uyar.

Yani sıkıntının bir gün kendi çözümünü aramakta, rahatlıktan daha etkin bir duygu olduğunu anlatmak istemiştim. Doğrusunu isterseniz 10 yıl önce sıkıldığımı yazmıştım. 30 yıl önce de sıkıntılıydım. 50 yaşımda umutsuzum (515). Bkz. Umutsuzluk.

Somut Şiir: Bkz. Soyut.

 

Somutlamak: Şiirin yaşama ile olan bağının yitirilmemesi, ortada, boşta kalmaması düşünüldüğünde ilk akla gelen ihtar: “Somutlayınız” (97). Bkz. Soyut.

Soyut: Bilindiği gibi bugünkü şiirimizde “soyut”un (soyutlamanın değil) karşılığı “somut” (somutlama değil) değildir. Günümüzdeki “somut şiir”in karşılığı ise, -bana göre çok yanlış bir tanımlama-”gerçekçi şiir”dir; öyle kullanılmaktadır. Bu yanlış karşılaştırma, şiirsel kavramların tartışılmasından değil, bir şiir politikasına öncelik tanınmasından doğmuştur. Yoksa şiir, tepeden tırnağa bir souyutlama işlemidir: çünkü soyutlama, bir tümevarım, en azından bir genelleme, bir durumun, bir olayın, bir geleneğin en belirgin özelliğini, o ülke insanının anlayabileceği bir kedsinlikle belirleme demektir. Tek tek her insanda varolanı, en beşeri yanlarıyla ortaklaşa kılmaktır (497).

Sözcük: Bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. Şiir dilimiz 1930’ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakıp içleniliyor (512).

Şiiri yaşar kılacak sözcüğü bulmaktır benim derdim (530).

Şair/Ozan: Söylemek istediğini bilmeyen şiir yazmamalı (32). Bkz.Bilge.

Şiire herkesin bulunduğu istasyondan binildiği saptaması çok doğru. Geleneği sürdüren pek yok şimdilerde (553).

Ozan güç deneylerden, iç yahut dış serüvenlerden, iyi kötü bir eğitimden geçer gelir de ozan olur (36).

Şair, şiir yazmak için vesile aramamalı diyorum (550).

Evet şiir her çağda yenilenir. Ama şiiri, toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. Şunu demek istiyorum. Belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçının kişiliğine bağlı değildir. Yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir (87).

 

İyi bir ozanı yermenin, övmekten daha çok kızdıracağını düşünüyorum (61).

Bir ozanın artık değişmez ölçülere vardığını, kendi yaptıklarına inandığı nerden belli olur diyeceksiniz. Şaşmamasından, değişmemesinden, sanatını, ozanlar için şiirini br oyun haline getirmesinden (62).

Şiirlerinde, yanılma payı ayırmayan, yanılabilme yürekliliğini gösteremeyen ozan, tellim ortada kalacaktır, öyle sanıyorum (80).

Dört başı dikili, kusursuz şiirler yazanlardan yana değilim. Yanılmayan ozanı iyi ozan bellemiyorum. Bir şiiri herzeden, saçmadan, düttürülükten ayıran fark son direncine kadar gerilemeli, zorlanmalı, kıl kadar olmalı bu fark. Emek verilmiş, özden bir saçma yazanı, o tekdüze mırıltıları yazandan daha çok ozan sayarım (82).

Güçlü bir şair, bize Orhan Veli şiirinin bile eskimediğini kabul ettirebilir bir gün (441).

 

Şairanelik: Şiirde şairane’ye hep karşı oldum (529).

Şairanelik mutlaka kendiliğinden geliyor. Orhan Veli’nin yerdiği şairanelik, Hececilerin şairaneliği idi. Oysa o da ‘küçük adam’ı vermeye başlarken, şairaneye düştü. Galiba bütün mesele şairaneliği çağdaş tutabilmek (509). Bkz.Hececiler; Küçük Adam.

Şiir: Şiirin inanılır, hiç değilse katlanılır bir tanımının yapılamaması, ele avuca gelmezliği, güçlüğünü ispatlaması bakımından ozanların da hoşuna gider. Tanımı bile yapılamayan bu güç işle uğraşmak, kimi zaman üstesinden gelmek, çok derinde; çok gizli bir öğünme sebebi olabilir onlar için. Oysa bu tanımın yapılamaması şiirin güölüğünden çok, bir tanımı yapılamayacak kadar kişisel, değişken, yerinde durmaz olduğunu gösterir ancak (86).

 

Şiir kendini yazdıran bir şeydir. Yazılırken temelindeki imgeleri ya da kavramları alıp başka yerlere götüren şey… Bu bakımdan şiir yazmada bir yöntemden bahsedilemez -en azından yazar için (510).

Şiirin de -hikaye ve romanda olduğu gibi- bir duygulanma, bir aşırı duyarlık, bir esinti meselesi değil, önce, en önce bir bilgi, güç edinilir bir yetenek, bir zanaat işi olduğu anlaşılmalıdır (66).

Şiir etkilenme alanı değildir, tam tersine alınan etkilere bir tepkidir (552).

Şiirin rahatlaması beni rahatsız ediyor (565).

İyi şiir çoktandır, sekiz-on kişi arasında mektuplaşılır gibi yazılıp okunmaya başladı (85).

Şiirin kendi çemberi içinde, kendi imkanları içinde bunalması, bire türlü kurtuluşa varmayan bir buhranın belirtileridir (88). Bkz. Orhan Veli.

Sağlam şiirde, bir kelimeyi değil değiştirmek, yerinden bile oynatamazsınız (126).

Sanat kolları içinde belki de en çok şiirdir kendi kendisi olmasını isteyen sanatçısından (126).

Şiir, yeniliklere değil, kişiliklere bağlıdır daha çok (440).

Şiir gitgide sadece, onu uğraş edinenlerin anlayacağı, seveceği haşe geliyor (444).

Şiir bir kişilik işidir (567).

Çağdaş yapısı gereği, şiir tek tek olaylarla yetinmek değil, bir bozukluğu değil, bir bozukluğu temelden kavrayıp bunu yeni ve özgün bir duyarlık içinde ortaya koymak zorundadır (495).

Şiir-Dil: Şiiri anlama, öyküye, konuya bağlı olmaktan kurtarığ, dilin, özel bir dil ve mısra yapısının eline gücüne bırakmak, ozanlarımızın şimdiki çabası. Böylece şiirn öbür imkanları da kendiliğinden günyüzüne çıkıyor (89). Bkz. Şiir; Şair/Ozan.

Duyarlık yenilenmedikçe dilin, şiir dilinin yenilenmesi söz konusu olamaz (531).

 

Şiir Çıkmazdadır: Ben şiirin çıkmazda olduğunu söylediğimde, çıkmazın, insanı bir çıkar yol bulmaya zorlayan en önemli durum olduğunu anlatmak istemiştim. Söylediğinizin (söyleşiyi yapan Enver Ercan’a hitaben-Sekoya) tersine, umutsuzluğun kişiyi umudu yakalamaya, bulmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. Şiirin rahatlaması beni rahatsız ediyor (565). Bkz. Umutsuzluk; Sıkıntı.

Şiir-Yaşam: Bzk. Somutlamak; Teknoloji.

 

Şiir Tekniği: Bkz. Şiirin Gelişmesi.

 

Şiir Yazamama Halleri: Sevilmediğimi sandığım ya da sebepsiz olarak bu duyguya kapıldığım zaman, bir. Kendimi herhangi bir sebeple kesik bulduğum zaman, iki. Şiirin “ciddiyetine” inanılmadığını sandığım zaman , üç. En doğrusu, iyi şiir yazamayacağımı fark ettiğim zaman, dört (515).

Şiir Yazma Yöntemi: Şiir kendini yazdıran bir şeydir. Yazılırken temelindeki imgeleri ya da kavramları alıp başka yerlere götüren şey… Bu bakımdan şiir yazmada bir yöntemden bahsedilemez -en azından yazar için (510).

Şiir Yamak: Şiir yazmak bir kriz gibi bir şeydir bende (541).

Şiir ve Düşünce: “Şiir ve Düşünce” kavramını anlamıyorum. Örneğin; “şiir ve duyarlılık”, “şiir ve toplum”, “şiir ve zaman”, “şiir ve ruhbilim” vb. Gibi üretilebilecek soruları da… Bir şiir, kendi içinde, kendi yapısı içinde bir bütündür, bir birim’dir. Düşüncesini de, duygusunu da, bütün öbür ilişkilerini de içinde taşır, taşımalıdır (536).

Şiirden Etkili Olan: Araçların bunca geliştiği bir danyada, şiirden çok daha etkili o kadar çok şey var ki (501).

 

Bir ülkede bir bombanın patlaması, Yevtuşenko’nun bir şiirinden çok daha fazla etkiliyor insanı (506).

Şiiri Düşünmek: Haberleşme olanaklarının bunca geliştiği, propagandanın bunca etkili olduğu bir dünyada, şiiri, kendi hareket alanı içinde düşünmek gerçeğe daha uygun olsa gerek (498).

Şiirde hareketlilik birtakım kişilerin belirmesine bağlıdır. Eski değerleri sarsan ya da yeni değerler getiren birisi gelir, ilk hareket belirir. Kişiliğin, tavrın olmadığı yerde durgunluk vardır. Diyelim ki 20 tane şiir var, hiçbirinde bir şeyi yerinden oynatacak, değer konusunda şüpheye düşürecek şiir yok. Böyle bir ortamda şiir üzerine düşünme imkanı kalmıyor. Düündüğümüz zaman gene eskiyi düşünüyoruz (511).

Şiiri Oyun Haline Getirmek: Bkz. Şair/Ozan.

Şiiri Tercih Nedeni: İnsan dünyayla karşı karşıya geldiğinde (bu karşı karşıyalık düşmanca değil, tam karşı karşıyalık) eğer onda, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi gereken birtakım durumların, ilişkilerin, farkına, bilincine varılırsa, eylem olarak bir yol seçer. Kimi politikayı, sanatı, kimi bilimi (516).

Şiirin Biyografisi: Şiirin biyografisi, bi akımın değil, ozanların biyografisidir (519).

Şiirin Gelişmesi: Şiirin gelişmesi, şiir tekniğinin gelişmesi değildir. Değişen koşullarla insanın değişmesidir. İnsan hayatını, hatta bu hayatı düzenleyen, kuralları yöneten gücün teknoloji olduğuna inanıyorum bu günlerde. Şiir, bir takım biçim değişiklikleri gösterse de Homeros’tan bu yana aynı teknikle yazılıyor. Pek değişmeyen bir zenaattır (535).

Şiirin İmkanları: Şiiri anlama, öyküye, konuya bağlı kalmaktan kurtarıp, dilin, özel bir dil ve mısra yapısının eline gücüne bırakmak, ozanlarımızın şimdiki çabası. Böylece şiirin öbür imkanları da kendiliğinden günyüzüne çıkıyor (89). Bkz. Şiirimiz Özellikleri.

Şiirin Kaynakları: Şiirin kaynaklarının kuruyacağını hiçbir zaman düşünmedim. Olsa olsa bir doygunluk olabilir ya da şimdiye kadar yazdıklarıyla yetinmek gibi saçma bir duygu olabilir. Biraz da tembelliği katabilirsin (539).

Şiirin yararlanamayacağı bir alan düşünemiyorum (563).

Şiirimizin Özellikleri: Yeni şiirimizin özelliklerini anlatırken, bilhassa dedim, her şeyden evvel, memleketin ve Anadolu’nun şiiri olmak yolunda ve kaygısındadır (18). Bzk.Şiirin İmkanları

Tasarı: Türkiye’de kimse tasarıyla çalışmıyor; okurlar da tasarılara pek inanmıyor galiba (499).

Teknoloji: Azgın teknolojiyi görmezden gelmek, şiirin soyluluğuna uygundur, bir çeşit saygıdır onun yapısına, varlığına. Ama bana kalırsa yaşarlığına, geçerliliğine umar değildir (531).

Terme’den Ankara’ya Gelmek: Demokrat Parti’nin yarattığı para patlamasına değinmek gerek. Para patlamasının getirdiği değerler değişmesine, sarsılmasına. Ben kendi adıma, bir subay olarak Terme’den Ankara’ya geldiğimde büyük bir sarsıntı geçirdim. Öbür arkadaşlar da aynı sarsıntıyı yaşamış olmalılar ki şiir değişti ve değiştiği ortama yerleşti (556).

Turgut Uyar: 1926 yılı Ağustos’unda İstanbul’da doğmuşum. Hayatım düpedüz ve kurudur. Alaka çekecek bir macera olmamasından, herkesinkinden ayrı bir hususiyet taşımamasından ayrıca haz duyarım (419).

 

Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınağım kendime (420). Bkz. Sıkıntı.

Türk Kültürü: Halkımız, hatta çoğu aydınlarımız en az kültürümüzü kendilerine tanıtmak istediğmiz yabancı dostlar kadar Türk kültürüne yabancıdır (73-74).

Türkiyem: Bkz. İlk İki Kitap.

Umutsuzluk: Niçin umutlu olayım! Çünkü umutsuzluğun, insanı umuttan daha güçlü, bir iten, bir şeyler yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. En azından kendi adıma demedim, bildim (536). Bkz. Sıkıntı.

 

Us: Bkz. İkinci Yeni.

 

Ustalık: Sanatçıyı yitiren ustalıktır. Usta olmaktan korkunuz diyorum (28).

 

Yabancılık: Bkz.Türk Kültürü.

 

Yahya Kemal: Ömrünün sonuna kadar, hiç değilse davranışı ile, başka sanat kollarına, başka yazı mesleklerine yüz vermemesi ile ozan kalmış olanlar hak ettikleri ilgiyi ve saygıyı buluyor. Yahya Kemal ilkin burdan büyüktür (65). Bkz. Büyük Şiir; Politika.

 

İşte Batı’da, resimde bir Bernard Buffet, bizde de bir Yahya Kemal; hemen hemen bir yüzyıl sonra Divan şiirinin dirilten adam (441).

 

Yalınlık: Bkz. İmge.

 

Yanılma Payı: Bkz. Şair/Ozan.

Yapıt: Bkz. Yaratma.

Yaratma: Okuyucu için sanat, yapıt demektir. O, sanattan tadını, yapıtı okurken alır. Halbuki sanatçı için sanat, yapıttan öncedir, yaratmanın, yapmanın kendisidir. Okuyucu okurken gönenirse, sanatçı yaratırken gönenir. Okuyucunun amacı yapıttır, sanatçının yaratma. Artık kendi işi, bilen, hatta yapacaklarını bir türlü içgüdü ile rahatlıkla, kolaylıkla yapanın yaptığı yaratma değildir, çoğaltmadır. Alışkanlıktır. Bundan sonra sanatın gereği kalmamıştır. Sanatçı için kalmamıştır. Okuyucunun durumu pek değişmez (27).

Yazmaya İten Nedenler: Kendi adıma beni yazdığım şiiri yazmaya iten neden, çevremin değiştiğini görmemdi (512).

Yeni / Yenilik: İyi olmanın, gerçek olmanın mutlaka yeni olmakla bir ilişkisi olmadığını, olamayacağını düşünürüm hep (72).

Yenisini eskisinden daha etkili kılan da, yeninin gelmesini gerektiren nedenler değil, sonra gelenin gelişmesine yön veren öğelerin tazeliği, bir bakıma gününe uygunluğudur galiba (438). Bkz. İkinci Yeni.

 

Şiir, yeniliklere değil, kişiliklere bağlıdır daha çok (440).

 

Çağdaş yapısı gereği, şiir tek tek olaylarla yetinmek değil, bir bozukluğu değil, bir bozukluğu temelden kavrayıp bunu yeni ve özgün bir duyarlık içinde ortaya koymak zorundadır (495). Bkz. Şiir. Bkz. Değişim.

 

Yeni Şiirimizin Özellikleri: Bkz. Şiirimizin Özellikleri.

Yöntem: Bkz. Şiir Yazma Yöntemi.

(*) Bu sözlükçe Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık (YKY, 1. baskı, İstanbul, Mart 2009) adlı kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır. Alıntı sonlarında, parantez içinde yer alan rakamlar kitabın sayfa numarasını göstermektedir.

aralikedebiyat.com/korkmadan-dusmek-hayata-turgut-uyarin-poetika-sozlugu/

* * * * * * *

KURTARMAK BÜTÜN KAYGILARI

 

Sularsa akmak birgün birgün birgün

Birgün dağlara çıkmak birer birer dağlara çıkmak birgün

Çıkmak çıkmak birer birer birgün dağlara dağlara birgün

Birgün birer birer dağlara

Ah nasıl dağlara birgün

Ey birgün

Çiçek açmak birgün

Dağlara dağlara birer birer dağlara

 

Otları büyütmek birgün

Birgün köyler kentler yıkanık damlar geri dönmek birgün

Birgün yeni dönmek

Birgün dağlara çıkmak birer birer çıkmak çıkmak

Su yürümek güneş bilmek

Yeniden orda otlarda orda yeniden orda orda

Bitkin birgül bulmak ve geri dönenler birgün

Ey yorgun atlar, sayı bilmiyen çocuklar

Ey bütün hazır elbiseciler ey,

Birgün olmak, küskün keşişlerden olmamak birgün

Dağlara dağlara çıkmak sular köprüler sular birgün çıkmak

Eski kaba arabalardan inip birgün çıkmak

Dağlara dağlara dağlara başka hiç

Birgün dağlara.

TURGUT UYAR

 

* * * * * * *

İstanbul’daki ilköğreniminden sonra, Konya Askeri Okulu, Işıklar Askeri Hava Lisesi ve Askeri Memurlar Okulu’nu bitirip Posof, Terme ve Ankara’da personel subayı olarak görev yaptı. İlk evliliği annesinin isteği ile oldu. 18 yaşında baba olan Uyar ilk eşinden olma 3 çocuğunu memurluk yaptığı yerlerde büyüttü. 1958’de askerlikten ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayisi’nin Ankara şubesinde çalışmaya başladı. 1966 yılında eşinden ayrılıp İstanbul’a yerleştiğinde o dönem Cemal Süreya ile ilişkisi bitme aşamasında olan Tomris Uyar ile şiir üzerine mektuplaşmaya başlarlar. Bu mektuplaşmalar evlilikle sonuçlanır. Tomris Uyar ile evliliklerinden bir erkek çocukları olur.

 

Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitabı Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952)’den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı’yla bireyin iç dünyasına yönelerek yalnızlığın ve çıkışsızlığın peşinde olmuştur. Tütünler Islak(1962) ve Her Pazartesi(1968) ‘de koruduğu bu çizgiyi, Divan(1970)’la geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982)’le söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına yerini bırakmıştır.

 

ŞİİRLERİ

Arz-ı Hal (1949)

Türkiyem (1952-1963)

Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)

Tütünler Islak (1962)

Her Pazartesi (1968)

Divan (1970)

Göğe Bakma Durağı

Toplandılar (1974)

Toplu Şiir (1981, ilk dört kitaptaki şiirleri)

Kayayı Delen İncir (1982)

Dün Yok mu (1984)

Büyük Saat (Son yazdıklarıyla birlikte bütün şiirleri 1984)

Sevgim Acıyor

Kurtarmak Bütün Kaygıları

 

ÖDÜLLERİ

 

1963 Yeditepe Şiir Armağanı Tütünler Islak ile

1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü Lucretius’tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar’la birlikte)

1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Kayayı Delen İncir ile

1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Büyük Saat ile

 

Yazar: Ophelian

Ophelian’in profil fotoğrafı
Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir Cevap Yazın