ŞİİR ADINA HERŞEY BURADA

Türkçe ve Farsça Divan Dibacelerinin Işığında Fuzuli

Sosyal Medyada Paylaş:

Türkçe ve Farsça Divan Dibacelerinin Işığında Fuzuli

Maksadımız, şairin psikolojisini ve ruhi tezahürlerini edebiyatın henüz tam olarak sabitleşmemiş kanunlarına riayet etmeye çalışarak ortaya koymak olduğu veçhile, eserlerinden hareketle edindiğimiz ipuçlarını da göz önünde bulundurarak bize en teklifsiz ve vasıtasız şekilde sunduğu hasıl-ı ömrü olan ve “tesvidat-ı isyan” dediği Türkçe ve Farsça Divan’ının dibacesindeki bilgileri “Veinnehüm yekulune mala yef’alun” ayeti kerimesinin delaletini dikkat nazarına rehber edinerek bir başka cihetten terkibe çalışacağız:

 

Şair, Türkçe Divan dibacesinde söze şiirin tavsifini yaparak başlar:

Şiir, idrak ve irfan ehliolanların kalbine, kainat nazmının Nazım’ı (=Nazım-ı nazm-ı asuman ü zemin) tarafından dikilen bir fidandır. Şairlik istidadı, diğer ilimlerdeki olgunluk dereceleri gibi çalışarak elde edilemez. O, Allah vergisidir, Allah’ın kuluna lütfunun alametidir. Bunun içindir ki Hz. Adem’e bütün isimlerini (ilim ve fenleri) öğretmiştir.

Hz. Muhammed’ e şiir öğretilmek uygun görülmediği halde Peygamber Efendimiz “Şiirin bazısının hikmet olduğunu” söyleyerek onun derecesini yükseltmiştir. Kainatın yaratılmasına sebep Peygamberimizin medh ü senası da, şairlerin derecesini yükseltecek en büyük sevaptır. Bundan sonra beyan-ı hale geçilir: Zevrak-ı vücudu, henüz çocukluğun gaflet deryasından yeni yeni idrak sahiline çıkarken gönlüne maarif tahsili ve edep hevesi düşer. Bu sebeple, farklı dilden ve ırktan nazenin dilberlerin devam ettiği bir kemal ve idrak mektebine kaydolur. Fakat narin dilberlerde ilim incelikleri ve mantık hakikatlerinin öğrenilmesindeki meşakkate katlanacak güç olmadığı için burada sadece aşıkane şiirler ve ciğer-suz gazeller okunmaktadır. Şair burada hüsn halatından ve aşk kemalatından haberdar olur. Zaten yaradılışında da mevcut olan nazım sevgisi, o mahfilin havasıyla beslenince şairlik istidadı çiçek açmaya başlar. -Fuzuli’nin Hammamiyesi de dahil tabii plandaki bazı gazellerini ihtiyat kaydıyla bu devreye dahil edebiliriz.

 

Bir müddet sonra pek çok şehir ve vilayet, nazmının nurlu ışıklarıyla dolmaya başlar. Yani henüz gençlik çağlarında şöhret sahibi olmuştur ki bu şöhret sayesinde Elvend Bey’e kasidesini, Şah İsmail’e Beng ü Bade’sini sunabilmiş olmalıdır.

 

Bu ilk gençlik devresinde kendine az-çok bir şöhret sağlayan ilk şiirlerinden sonra, şairde bir vehim başgösterir. Şiir bir gelinse, maarifle, ilimle, fenle süslenmelidir. Şair bir sarrafsa, şiir ipine inci cevherleri dizmelidir. Temeli sağlam olmayan duvardan fayda ummamalıdır. Hatta daha ileri giderek şiirin derecesinin ilim hılyesinden soyunmuş olmasını ihanet sebebi olarak görür.

İlimsiz şiirden ruhsuz beden gibi nefret duymaya başlar. Bu ikrah, şüphesiz ki şairin hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Bundan sonraki hayatını önce “fünun-ı ilm-i akli vü hendesi” kazanmak için, sonra da “tetebbu’-ı tefasir ü ehahis”le geçirmiş ve tefsir ve hadis öğrendikten sonra şiirin faziletine kınama yakıştırmanın bir bilgi eksikliği olduğunu iyice anlamıştır. Fuzuli, Matlaü’l-İ’tikad’da, ilim tasniflerini naklederken asıl olarak ahiret, fer’i olarak da dünya işleri ile ilgili olup zamanında halen öğrenilmekte ve okutulmakta olan ilimleri, akli, nakli ve dini ilimler diye katagorilere ayırır. Bütün bu akli ve nakli ilimlerin tetebbu’u onda “muhteri’at-ı masnu’a” ve “müellefat-ı bedi’a” hasıl etmiştir.

 

Bundan sonra bir dostun telkinleriyle şairin hayatında yeni bir devre başlar. Bu zat ona, “memalik-i fünun-ı nazm ü nesr teshiri” sana müyesser olmuş ve “nevbet-i riyaset-i ekalim-i suhan” tedric ile sana ulaşmıştır. Senin gibi cemi-i lisana kadir cami’ -i fünun-ı nazm ü nesr ne Arap’ta, ne Acem’de, ne Türk’de vardır.

Halk bazı nesir ve muammalarından, mesnevi ve kasidelerinden hatta Arapça-Farşça bazı şiirlerinden hislenmesine rağmen Türkçe gazellerin olmaması sebebiyle şairlik binan kusurlu kalmıştır, dilinin anahtarı henüz feyz kapılarını açıp tabiat dalgıcın fesahat deryasından inciler çıkarabiliyorken bu noksanını tamamla.” der.

 

Buradan şu neticeyi çıkarabiliriz:

Şairin akıl hocası ona “şairlik tabiatın henüz inci saçabiliyorken” dediğine göre, Fuzuli bu sırada epey yaşlanmış olmalıdır. 1534’te Bağdat’ın fethi esnasında 55 yaşını geçkin olan Fuzuli, yine aynı yıl ölen ve Su Kasidesi’ne iki nazire gazel yazan Hayreti’nin (=Ö1:1534) ölüm tarihinin delaletiyle Su Kasidesi’ni mutlaka bu tarihten önce yazmış bulunmaktadır.

Gül Kasidesi’ni de Bağdat’ın fethi vesilesiyle 1534 Aralık-1535 Nisan ayları arasında itmam ettiğini biliyoruz. Hadikatü’s-Süeda içerisinde Gül Kasidesi’nin matla ve 9. beytinin yer alması dolayısıyla bu eserini de mutlaka 1534’ten önce tamamlamış bulunmaktadır. Her ne kadar Hadikatü’s-Süeda’nın eldeki en eski yazma nüshası 954/1547 tarihini gösteriyorsa da, yedi iklim padişahı “Hami-i islam” Kanuni’ye takdim edilen bir kasidenin içinde yer alan 2 beytin daha sonra başka bir eserde kullanılması akla da edebe de pek uygun gelmiyor. Bu durumda eserin 1534’ten önce kaleme alınması gereği kendini hissettirirken “hüsn-i işaret-i şerifiyle” yazıldığı söylenilen Mehmed Paşa için de yeni bir künye bulma zarureti ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu alış-veriş, Kanuni’ye sunulan kasidenin medhiye kısmının sonradan ilave olduğunu düşünmemize de imkan vermektedir. Fakat 50 yaşını geçkin olmasına rağmen ihtimal ki şair henüz bir divan tedvin edecek kadar Türkçe gazel tertibine niyyet ve tedvinine tasarruf etmemiştir.

Farsça Divan dibacesinde bu hususa şöyle açıklık getiriyor:

“…Arapça şiir yazdım… Türk şiiri meydanında at koşturdum… Fars dili ipine inci dizdim… Lakin yaradılışımda,kolay anlaşılmaz bir üsluba mazmun inceliğine karşı bir sevgi vardı.Bunun için kalemim daima kaside ve muammaya meylediyordu. Gazel yazmak hatırıma gelmiyordu. Çünkü gazel, aşıkın gönül derdini şefkatli sevgilisine açması veya maşukun kendi halini sadık aşıkına bildirmesi için yazılır. Bu alaka ise yeni yetişen gençler arasında veya temiz yürekli gençlerle aşıklık etmenin verdiği zevk ve heyecan ile olur. Gazel üslubunda mübhem mazmunlar, muğlak lafızlar kimseye bir heyecan vermez. Gazelin kendine mahsus bir dili ve muayyen bir kelime alemi vardır.”

 

Görülüyor ki Fuzuli, hem yaradılışına, hem üslubuna, hem de artık epeyce geçkin olan yaşma pek uygun düşmeyeceği endişesiyle gazel vadisine tam olarak meyl etmemiş veya böyle düşünülmesini istemiştir.

Fuzuli’nin, kasideye temayülünü ve bu formun onun şiir zevkini karşılamada fazlasıyla kafi geldiği düşüncesinde olduğunu yine kasidelerinden takip edebiliyoruz: Kutbü’l-mülk Sultan Kulı’ya (saltanatı 1512-1543) yazdığı Farsça bir kasidesinde,

 

Nakd-i güftar-ı Fuzuli Nakd-i medh-i çün tu nist

Ger ne-guyed nist zevk-i güft-gu be- ni ruy halal

 

(=Fuzuli söz nakdini senin gibi bir kimseyi övmek için harcamaktadır. Eğer bunu yapmazsa şiir zevki ona helal değildir.) diyor. 942/1536’da tamamladığı ve Üveys Bey’e takdim ettiği Leyla vü Mecnun’unda Kanuni için kaside formundaki 23 beyitlik şiirde,

 

“Çü oldur hami-i islam vacibdür anun medhi

Ne kim medhinden özge söz demiş andan peşimandur”

 

derken yine bundan önce de çok kaside yazdığını söylüyor. Ayas Paşa’ya bir kasidesinde,

 

“Dutulmuşdı dilüm mihnet görüp hüsn-i tekellümden

Getürdi yaduma zevk-ı sıfatun şevk-ı eş’arı”

 

diyor. Yani şiir zevki deyince aklına sadece kaside geldiği gibi kasideyi, dilindeki tutulmuşluğu götürecek kadar da seyyal ve müsait bir teknik olarak ortaya koyuyor.

 

Fuzuli, Türkçe Divan’ını tedvin ettiğinde ihtimal ki 50 yaşını geçmiş, 60’ına merdiven dayamış bir insandır. Gençlik heyecanıyla yazdığını ve her isteyene dağıttığını söylediği bir kısım gazelleri hariç tutulursa, bu divandaki gazeller, hayatının son 15-20 yılına aittir diyebiliriz.

 

Türkçe Divan’ının dibacesine dönecek olursak, şaire gazel yazması tavsiyesinde bulunan zat, gazelin, bir şairin kudretini en iyi gösteren ve şöhretini en çok artıran yol olduğunu söyler. Sonunda şair, bu “mahz-ı nasihaf’a kulak verir ve gereğini yerine getirme gayreti içerisine girer. Her ne kadar aklı, vakit sermayesini böyle ehemmiyetsiz şeylere sarfetmesine tam kani olmamışsa da “kemal-i istiğna” göstermeye de zamanı yoktur. Bu sebeple, çocukluk çağlarında yazıp da isteyenlere dağıttığı gazellerinden küçük bir divan tertip etmeye çaresiz karar verir. Gençlik gazellerini toplar, yeni gazeller ve diğer nazım şekilleriyle takviye ederek divanını tamamlar.

 

Burada, şairin gerek Türkçe, gerek Farsça dibacesinde birbirini nakzen bu şiirlerin gençlik mahsulü olduğu veyahut bir kaç gecede yazıldığını söyleyerek şairlik payesini artırmaya çalıştığı neticesine varıp onu yalancılıkla ittiham etmek, pek acele bir hüküm olur. Bu satırlarda muhatabımız çeşitli ilim sahalarında ve edebi mevzularda üstadlığı kat’iyen sabit olmuş hassas, mülayim mizaçlı, biraz mahcup ve tenkide maruz kalmaktan çekinen ama asla mağrur ve kibirli olmayan 50 yaşını geçkin bir insandır.

Bu bahiste S. Nazif şöyle diyor:

“Fuzuli, bunu hiç şüphe yok ki teşbih tankıyla söylüyor. Hakiki bir vakıa olduğuna safderunlarla, şuaranın bu gibi adat ve ta’limini bilmeyenlerden başka kimse inanmaz.” Elbette ki Gölpınarlı’yı bu iki sınıfa da dahil edemeyiz. Ama böyle bir hüküm verebildiği için şartlanmışlığına hamledebilir ve onu müsbet delillerimizle muaheze edebiliriz.

Bu sebeple biz bu sözlerde riya ve yalan değil, tevazu ve mahcubiyet buluyoruz ve hatta şair, fesahat sahiplerinin bu divanı okuduklarında menşe ve mevlidinin Irak-ı Arap olması bundan başka memleket görüp tanımaması sebebiyle hor görülmemesini diler. “Benim ibarelerim latife ve mesellerim Rum bölgesi ve Tatar (=Çağatay) füsehasına benzemez. Zaten her memleket halkına başkalarının sözleri hoş gelmez. Sözlerimin beğenilmemesi halinde özrümün kabulü kafidir.” diyecek mizaçta bir insanın büyük şairlik iddiası ile kendine paye çıkarmaya çalıştığını düşünmek herhalde pek insaflıca olmaz.

Bu arada Fuzuli ‘nin vefatından 15-20 yıl evvel yani 1535-40 larda tertip edilen bu divan nüshasından biz haberdar değiliz. Divanın elimizdeki bilinen en eski yazma nüshası 979/1571 tarihlidir yani ölümünden 15 yıl sonraya aittir. Bu sebeple bu ilk nüshanın ne kadar gazel ihtiva ettiğini bilmemiz mümkün değildir.

Şair, Divan’ını, her gittiği diyarda uğurlu ve itibarlı olmasını ve “katib-i na-kabil nakıs-ı bed-sevad, hasid-i cefa-pişe ve mu’anid-i hata endişe” olarak sıraladığı üç taife-i bed-nihaddan korunmasını Allah’tan dileyerek tamamlar.

 

Rıza Tevfik’in “Hafız-ı Şirazi mukallidi”, Süleyman Nazif’in ise, “Hepsi birbirinden güzel” dediği “Farsça Divan’ın dibacesi”ne baktığımızda ise, Fuzuli’yi farklı bir psikolojide buluruz. Türkçe dibacesinde hakiki şiiri, dine ve ahlaka mugayir menfi sıfatlardan tenzih için ciddi bir gayret sarfeden ve onu maarifle, ilimle, fenle teçhiz etmek suretiyle tebcil yoluna giden şair, artık kendi adına ve cemiyet hesabına şiiri müdafaa ihtiyacını aşmış durumdadır.

Bunu bir kıt’a ile şöyle ifade eder: “Yüce arştan ancak bizim gönlümüz için yere inmiş olan şiir cevherini gönlümüzün sevmemesi ve şiirin hakir görülmesi mümkün olabilir mi?” Şiir, mütemadiyen sarf edilmesine rağmen asla tükenmeyen İlahi feyzin hazinesidir. Bundan sonra Türkçe dibacesinde olduğu gibi maziye dönerek çocukluk yıllarını hatırlar. Bu sefer şairin karşısına çıkan nasihatçi, şiir söyleme muvaffakıyyetidir, ona şiirin hassalarından ve fezailinden bahseder.

Fakat şairin Türkçe dibacesinde bahsetmediği bazı endişeleri vardır: Şiirin alat ü edevatı saydığı bazı şeyler kendinde yoktur. Yaşadığı çölü aşıp geçen eski şairler, güzel huylu sultanların riayetine mazhar olmuş, zevk sahibi büyüklerle düşüp kalkmış, güzel nağmeler dinlemiş, ay gibi güzeller görüp onlarla vakit geçirmiş böylece sanatlarının kemaline ermişlerdir. Tabiatiyle böyle güzel sebepler bir araya toplandı mı gönülde gizlenen marifet remizleri meydana çıkar ve şairlik kolaylaşır.

Halbuki şair, Irak-ı Arap denilen, sultanların gölgesinden uzak ve ahalisinin şuursuzluğu ve idraksizliği yüzünden harap kalmış bir yerde doğup büyümüştür.

Şairlik muvaffakıyyeti, onun bu bedbin ruh hali karşısında yine telkinlerine devam eder ve onun menfi saydığı şeylerin şiiriyyet adına aslında birer meziyet olduğunu göstermeye çalışarak onu teskin etmeye çalışır: “Sultanlarla musahabet ancak başkalarının hasedini çekmek demektir. Nedimlerle sohbet etmek ise insan muhayyilesini işgal eder, onu tahayyülatıyla baş başa kalmaktan alıkoyar. Malın çokluğu, gönül ehlini gaflete sevk eder.

Sen bu afetlerden uzak bir diyarda bulunduğun için Allah’a hamd etmelisin. İlahi aşk şarabıyla sarhoş olup dünya lezzetinden el ayak çeken nice mübarek insanlar, alimler bu toprağa karışmışlar, nice mazlumların kanı bu toprağı beslemiştir.Allah, senin nasibini bu toprak üzerine yazmış, seni bu minnet beşiğinde meşakkat sütüyle beslemiştir. Sen dertli yaratılmışsın, şairlik için zevk ve safa lazımdır zannetme, şiirin esas sermayesi derttir.

Ve nihayet şaire en tesir eden cümlesini sarfeder: “En müessir şiir, ıztırabın doğurduğu şiirdir.” Sonunda şair ikna olur, artık gayret kuşağını kuşanmanın zamanı gelmiştir. Şairin kendi nefsiyle yaptığı bu muhasebeden şu neticeyi çıkarabiliriz: Şair kendi ifadesiyle “yaradılışında hararetli bir ihtiras ve aşkın gizli olduğu” hassas, temkinli, mütedeyyin bir insandır.

Türkçe dibacesinde yaptığı üzre, devamlı kendi iç beniyle hesaplaşması, dışarıdan gelebilecek tenkitleri kendi kendine yöneltmesi, onu kısa zamanda zihnen ve hissen tedrici bir olgunluğa götürmüştür. Böylelikle şiirinin en büyük tenkitçisi, yine kendi olmuştur. Burada hatıra şöyle bir sual gelebilir, Fuzuli ‘nin çizdiği “Irak-ı Arap” tasviri hakikate ne derece müsavidir? Daha önce de üzerinde durulduğu üzre belki Bağdat ve çevresi, Osmanlı Devleti’nin payitahtı İstanbul’a nisbetle merkezden uzaktadır amma ne XVI. asırda, ne daha evvel, sultanların gölgesinden uzak ve ahalisinin şuursuzluğu ve idraksizliği yüzünden harap kalmış bir yer sayılabilir.

Gerek Akkoyunlu-Karakoyunlu hükümdarları, gerek Safavi şahları kendileri de şiirle iştigal ettikleri gibi, şiir ve sanat erbabına hürmet ve itibar göstermişlerdir..

Fuzuli ‘den önce Kadı Burhaneddin’ler, Nesimi ‘ler, Habibiler tam olarak aynı coğrafya üzerinde olmasa bile aynı kültür ve an’ane birliği içerisinde, aynı dil özellikleri ile yetişmişlerdi. Ahdi, bu devir zeri şairleri olarak başta kendisi olmak üzere Kalayi, Kelamı, Hazanı, Zayi’i, Mir Kadri, Hasıri, Ali, Şemsi, Hüsni, Rindi gibi isimleri sitayişle sıralar.

Bunlara bir de Fuzuli ‘nin şairlik şöhreti açısından nasipsiz oğlu Fazlı’yi de ekleyebiliriz. Ayrıca İran, Çağatay ve Anadolu şairleriyle karşılıklı bir irtibat da söz konusudur. Yani bu zemin, Fuzuli gibi dahi bir şairi besleyip büyütmeye tamamen elverişli durumdadır. Nitekim Leyla vü Mecnun’da,

 

“Bir devrdeyem ki nazm olup har

Eş’ar bulup kesad-ı es’ar

 

Ol rütbede kadr-i nazmdur dun

Kim küfr okunur kelam-ı mevzun”

 

dedikten sonra,

 

“Ancak dimezem ki hak-i Bağdad

Alayiş-i nazmdandur azad”

 

der ve Hind’de, Fars’da, Horasan’da ve Rum’da nazmın bu kadar revaçta olduğu bir mülk bulunmadığını söyler. Öyleyse şair, ne sebeple muhitinin şiir anlayışsızlığından, şuursuzluğundan şikayet ediyor?A. Karahan, bunun biraz gelenek icabı, biraz da sanatkarın psikolojisiyle ilgili olduğunu söylüyor. Fuzuli ‘de pek fazla gelenek icabı, alışılagelmiş serzenişler bulmak kolay değildir. Bizce, Fuzuli ‘nin ağzından yapılan bu tarif, muhtemelen Irak-ı Arab çöllerinin Mecnun-sıfat çocuğunun “Zarif-i Hıtta-i Rum”un gözündeki tasviridir. Baştan beri muhtemel tenkidleri kendi ağzından en şiddetli şekliyle dile getirdiğini göz önünde bulundurursak, bunların şahsi kanaati olmadığı neticesine varmamız mümkündür. Bir de şu var ki, Fuzuli , Bağdadzemin’in mazisinden şikayetçi değil, halinden bizardır. Yine Leyla vü Mecnun’daki Saki-name’de, Nizami’den, Ne-vayi’den bahsettikten sonra

 

“Söz gevherine nazar salanlar

Gencine virüp güher alanlar

 

Çün kalmadı kalmadı fesahat

Erbab-ı fesahat içre rahat

 

Ol ta’ife çekdi hırkaya baş

Haletlerin itmez oldılar faş”

 

diyerek “resm-i şi’r”‘in yok olmaması için “hıfz-ı kanun”un çaresiz kendine kaldığını söylemektedir. Bu suretle, zamanında şiirin eski güzel tarzını devam etirmek istediği için devri ona muhaliftir.

 

“Her söz ki gelür zuhura menden

Miñ ta ‘ne bulur her encümenden

Eyler hased ehli baglayup kin

Tahsin ivazına nefy ü nefrin”

 

Şair burada şiirinin kıymetinin bilinmemesinden değil, hased ehlinin ağzından çıkan her sözden nefret etmesinden bahsediyor. Bunu ne şairin psikolojisi ne de gelenek icabı olarak kabul etmek mümkün görünmektedir. Burada, hakiki planda bir huzursuzluk söz konusudur.

 

Tekrar dibaceye dönecek olursak, şair, şairlik kabiliyeti tarafından ikna edildikten sonra bize, bu sahadaki faaliyetlerinden bahseder. İlmi mübahese dili olduğu için Türkçe ve bazı Farsça şiirler yazmıştır. Fakat gazel yazmaya bir türlü cesaret edememiştir. Şair burada bu tereddüdü için çok mühim bir sebep daha gösterir: Daha önce gazel vadisinden geçmiş yüksek idrak sahibi şairler, bütün zarif ibareleri ve ince mazmunları öylesine güzel işlemişlerdir ki insanın onlara benzemeden onlar gibi güzel söylemesi çok zordur. Bütün vaktini tevarüde düşmemek için eskilerin yazdıklarını okumakla geçirir. Hiçbir şairde bulunmayanı kullandığında ise, erbabı arasında anlaşılmaz, yadırganır. Ve bir şiirle tarihi serzenişini dile getirir: “Ah şu bizden önce gelmek yok mu?”

 

Burada, daha önceki araştırmacıların tetebbuatından nakille verilecek birkaç örnek Fuzuli ‘nin ıztırabını daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Fuzuli’nin Sa’di, Hafız, Selman, Katibi gibi İran Mevlana, Yunus, Kadı Burhaneddin, Nesimi, Nevayi, Habibi, Necati, Şeyhi, Ahmedi, Ahmed Paşa, Lamii vs. gibi Türk şairleriyle sıkı irtibatını biliyoruz. S. Nazif, “Büyük, küçük her şair, şahsiyet-i maneviyesinin teşekkülünden evvel, tab’ ve isti’dadına mülayim şuara-yı mukaddemenin nüfuzuna az çok tabi kalmaktan kurtulamaz. Bu öyle bir kaidedir ki istisnası yoktur.” diyor. Elhak doğru söylüyor. Biz de birer örnekle, Fuzuli’nin, daha önce söylenmiş “zarif ibare ve ince mazmun’lara, nasıl tasarruf ettiğini hatırlamayı bu noktada faydalı görüyoruz:

 

Sa’di: (ÖI:1291-2)

 

Der-refter-i can ez-beden guyend her nev’ i suhan

İnek be -çeşm-i hişten didem ki canem mi-reved

 

Fuzuli:

 

“Görmemişdür gerçi kimse can bedenden gitdügin

İşte ben gördüm ki şimdi kendi canumdur giden”

 

Hafız: (Öl: 1390)

 

Hadis-i havl-i kıyamet ki güft vaız-ı şehr

Kinayist ki ez-ruzgar-ı hicran güft

 

“Va’ız bize dün duzahı vasf itdi Fuzuli

Ol vasf senün külbe-i ahzanuñ içündür

 

Selman: (ÖI:1376-7)

 

Men kistem ta va şevem sevda-yı didar-ı şüma

inem ne bes k’ayed be-men buyi zi gülzar-ı şüma

 

Fuzuli:

 

“Men geda ol şaha yar olmak yok amma n’eyleyem

Arzu ser-geşte-i fikr-i muhal eyler meni

 

Fuzuli, belki ilhamını “Ben kim oluyorum da gülbahçesinden gelen kokunla yetinmiyorum da yüzünü görme sevdasına düşüyorum.” diyen Selman-ı Saveci’den alıyor, fakat koku ile harekete gelen “arzu” ve imkansızı isteyen aklın başını döndürdüğünü söyleyen Fuzuli, basit bir haddini bilmezlik ifadesini, psikolojik ve hayati bir mazeretle ebedileştiriyor. Sadece bu mısra bile, şairin öncekilere benzeme girdabından ne derece ustalıkla kurtulmayı başardığını göstermeye kafi gelir.

 

Katibi: (ÖI:1435-6)

 

Geh menem u deşt u der geh menem u kuhsar

Kıssa-i Mecnun merast gussa-i Ferhad hem

 

Fuzuli:

 

“Yatdılar Ferhad ü Mecnun mest-i cam-ı aşk olup

Ey Fuzuli biz olar yatdukça nevbet beklerüz

 

Mevlana: (01:1273)

 

Bişnev ez-ney çün hikayet mi-küned

Ez-cüdayiha şikayet mi küned

 

Fuzuli:

 

“Ney kimi her dem ki bezm-i vaslunı yad eylerem

Ta nefes vardur kuru cismümde feryad eylerem”

 

Kadı Burhadeddin: ÖI:1398)

 

“Gönülde kopalı sanema bir safa-yı ışk

Toldı bu aleme yine bizden nida-yı ışk”

 

Fuzuli:

 

“Ey Fuzuli men dem urmuşdum safa-yı aşkdan

Matla -ı hurşid icad olmadan subh-ı ezel”

 

Ahmed Paşa: (ÖI:1497)

 

“Lebün lebine irmege çare yok Ahmed

Meğer ki toprağunı kıla rüzgar kadeh”

 

Fuzuli:

 

“Dest-busi arzusıyla ölürsem dostlar

Kuze eylen toprağum sunun anunla yara su”

 

Necati: (ÖI:1506)

 

“Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek

Bir avuç toprak atar bad-ı sabadan gayrı”

 

Fuzuli:

 

“Ne yanar kimse mana ateş-i dilden özge

Ne açar kimse kapum bad-ı sabadan gayrı”

 

Mesihi: (ÖI:1512)

 

“Leblerün kim can virüptür çeşme-i hayvan ana

Ben dahi dilden revan itsem n ola can ana”

 

Fuzuli:

 

“Şerbet-i la ‘lün ki dirler çeşme-i hayvan ana

Ol virür can dem-be-dem uşşaka vü men can ana”

 

Nevayi: (ÖI:1501)

 

“Ni sun’undan aceb yüz ming cihan bolmak bina peyda

Ni mülkin ki halel yüz ming cihandın bolsa na-peyda”

 

Fuzuli:

 

“Zihi zatun nihan ü ol nihandan masiva peyda

Bihar-ı sun una emvac peyda kar na-peyda”

 

Tabii Fuzuli ile Nevayi arasındaki benzerlikleri, yüzlerce beyti bir araya getirsek yine de eksik ifade etmiş oluruz. Su ve Gül Kasidesi gibi iki abidenin bile ilhamını borçlu olduğu Nevayi, onun için gerçek bir üstad olmuştur. S. Nazif, Fuzuli’de Nevayi tesiri kadar belki daha da çok Nesimi, Habibi ve bilhassa Ahmed Paşa’nın nüfuzu olduğunu söyler. Biz de Ahmed Paşa tesirinin kayda değer olduğunu düşünüyoruz. Bu tesir hususu, çok farklı bir mevzu olmakla birlikte, müstakil araştırmaları bekleyen çok mühim bir bahistir. Çünkü mesela Fuzuli’nin,

 

“Fuzuli eyledi aheng-i ayş-hane-i Rum

Esir-i mihnet-i Bagdad gördüğün gönlüm”

deyişinde bile

 

“Reh-neberdim be-maksud-ı hod ender Şiraz

Hurrem an ruz ki Hafız reh-i Bagdad kuned”

 

diyen Hafız’a benzeme arzusu sezilmektedir. Yani nazirelerin tesbiti, estetik bir mes’ele olmaktan önce biyografik bir problemdir.

 

Burada işaret etmeye çalıştığımız, iyi bir divan şairi sayılabilmek için en azından 1500-2000 beyti ezbere bilmekle mükellef bir insanın, hafızasındaki hayal, mazmun ve ibarelerden azade, düşünebilmesi bile büyük bir maharet sayılsa gerekir, Feryad zi-sebkat-i zamani =Ah şu bizden önce gelmek yok mu? İkinci bir husus da Fuzuli, bu ilham alış-verişini saklama ve kendine mal etme itiyadında ve bu mizaçta bir insan değildir. Sözün elverdiği nisbette borç aldığı şairlerin hakkını teslim etmeye çalışır. Leyla vü Mecnun’da. Nizami ve Nevayi’den bahseder. Enisü’l-kalb’inin sonunda,

 

“Bu evin yapıcısı sadece ben değilim, evvel ve Hind, Şirvan ve Horasan kamilleri onun esasını kurmuşlardır. Evin üç direği, Husrev, Hakani ve Cami’ nindir, ben de onun direklerinin tamamlanmasına Bağdat’tan çalıştım.” diyerek bize vezin gereği bozuk bir istifle Husrev’in Bahrü’l-ebrar’ını, Hakani’ nin Mir’atü’s-safa’sını ve Cami’nin Cilau r-ruh”unu hatırlatır. Buradan ayrıca Fuzuli’nin Enisul-kalb’i yazıp Rum’a gönderdiği vakit Bağdat’ta olduğunu da öğreniyoruz.

 

Tekrar dibaceye dönecek olursak, bu öncelik- sonralık mes’elesi, mahlas seçerken de bir problem olarak şairin karşısına çıkar. Sonunda “Fuzuli” mahlasının iki yönlü himayesine sığınarak ortaklarının zulmünden kurtulmaya karar verir ve bu suretle şiirlerinin karışması endişesinden de kurtulur. Bu bereketli adın ve uğurlu evliya toprağının sayesinde ele aldığı her eseri kolayca tamamlar. Yalnız Farsça şiirlerini tamamlaması biraz gecikmiştir. Şairin halk hikayelerimizde çokça kullanılan bir teknikle ifade ettiği bu konudaki işaretlerini şöyle özetleyebiliriz:

 

Bir gün mektebe giderken Fars ırkından peri yüzlü, mevzun endamlı bir dilbere rastgelir. Kız Fuzuli’yi tanır ve ondan şiir okumasını ister. Şair ona Türkçe, Arapça ve ihtimal kaside, muamma vs. okur. Kız bunları anlamaz ve sıkılır, ondan kendi dilinde yakıcı gazeller ister. Şair çok mahcup olur ve bundan sonra birkaç gecede hem avama, hem havassa haz verecek şekilde Farsça gazelleri havi mürettep bir divan meydana getirir.

 

İşte Farsça Divan’ının tertibi de bu surette olmuştur. Bundan sonra şair, bu şiirlerinin şiirden anlamayan insanların ayaklan altında ezilmemesini Allah’tan niyaz eder. Kemal sahiplerinden ise, şiirlerinde bulunacak kusurları mazur görmeleri ricasında bulunur.

 

Bu bilgiler, eserlerinin umumi dilinden sonra, şairin bize kendi hakkındaki telakki ve kanaatlerimizi şekillendirmek üzre verdiği belki de en dolaysız ve açık bilgilerdir.

 

Edebi eser, duygu, fikir ve muhayyilenin mecmu’u ise, kendimize mevcut olandan farklı, yeni bir edebiyat tarihi ideali tayin etmemiz ve bunu gerçekleştirmek için de zamanla kuvvetlenerek sabitleşecek umumi ve bugünün ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve temelleri daha önceden atılmış bulunan ilmi bir metodu yeniden kaim etmemiz gerekmektedir. Fakat bunun Almanların “Stillforschung” dedikleri psikolojik üslup incelemeleriyle karıştırılmaması gerekir. Burada sözü edilen terkipten, tahlile, mürekkepten, basite yönelmek suretiyle açığa çıkacak olan his-fikir-hayal unsurunun, dilin ve edebi eserin teşekkülündeki yerinin gayr-ı indi ve metodik olarak tesbitidir. Ancak bu suretle edebi metinlerimizin, herkese göre değişen bir “çok hüviyetlilik”ten kurtarılıp aslına rücu’u temin edilebilir.

 

1)26 “Şuara” 226.

 

2)Matlau’l-i’tikad, Ankara 1962/9. (Çev. Muhammed b. Tavit Tanci).

 

3)Tahir Üzgör, Fuzuli’ye Gül ve Kasidesi’ne dair, Türkiyat Arş. Der., 8/571.

 

4)Şeyma Güngör, Hadikatü’s-süeda, s. 47, Ank.1987.

 

5)Farsça Divan, istanbul 1950/6, (Haz. A. N. Tarlan)

 

6)Farsça Divan, Ankara 1962/210, (Haz. Hasibe Mazıoğlu)

 

7)Leyla vü Mecnun, istanbul 1982/65-68. (Haz. Hüseyin Ayan)

 

8)Türkçe Divan, Ankara 1993/70.

 

9)Abdülbaki Gölpınarlı, Fuzuli, Divanı. s.XXIV-XXV, ist.1985

 

10)Süleyman Nazif, Fuzuli, İstanbul 1343(1925)/124

 

11)Abdülhak Hamid ve Mülahazat-ı Felsefiyyesi,/497; a.g.e. /125.

 

12)Abdülkadir Karahan, Fuzuli, s.60-64, Ank. 1989.

 

13)Ahdi, Gülşen-i Şu’arai. Ali Emiri, Manzum 774, v. A. Karahan Fuzuli.s. 61-62.

 

14)A.g.e.,54/270-275.

 

15) Karahan, a.g.e.,/63.

 

16)A.g.e.,57-58/301-303.

 

17)A.g.e.,58/310-311.

 

18)Enisü’l kalb, istanbul 1944,33/119-120

Alıntı : yagmurdergisi.com.tr/archives/konu/turkce-ve-farsca-divan-dibacelerinin-isiginda-fuzuli

Sosyal Medyada Paylaş:

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir cevap yazın