Ünlü Şairlerden Saat Şiirleri

SAAT
 
Bakma saatine ikide birde!
Halin neyse saat onun saati.
Saat tutamaz ki, ölü kabirde;
Zamana eşyada gör itaati!
 
Bir kıvrım, bir helezon,
Her noktası baş ve son…
 
Dün hatıra yarın hayal bugün ne?
İki renk arası bir çizgicik pay.
Ne devlet zamanı bütünleyene!
Ebed bestecisi bir çark ve bir yay.
 

Hesap soran yaralık
O dimdik, her şey yatık.
 
Zaman bir işvebaz, kaçak hayalet;
Eskiyenin kement atar boynuna.
Ne pişmanlık tanır, ne af, ne mühlet;
Ancak fatihin girer koynuna
 
Niyeti gizli fettan
Köle biçimli sultan…
 
NECİP FAZIL KISAKÜREK
 
*
GÜLLERİN AĞLADIĞI SAAT
 
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani 
Büyür o saatte yalnızlığı bahçelerin 
Düşer korkusu kalbe yaklaşan gecelerin 
Bir dev uzatır gökten o çirkin ellerini
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani 
Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk 
Gitgide uzaklaşır batan güneşle sesin 
Bir bakarım ki benden en uzak çizgidesin
Başlar geceye doğru upuzun bir yolculuk 
Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk 
Yüzünü hatırlatır gökyüzüde ne varsa 
Gözlerin bu saatte kopkoyu elemlidir 
Dudakların kimbilir şimdi nasıl nemlidir
Ellerin öyle yanar ufuk nasıl yanarsa 
Yüzünü hatırlatır gökyüzünde ne varsa 
Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan 
Umulmadık bir anda bitiverir şarkılar 
Kapanır yüzümüze o mermer kapılar
Özlemler ateş şimdi anılar duman duman 
Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan 
Ak köpükler kararır deniz görünmez olur 
Çagırır yaşamaya bizi tek-tük ışıklar
Böylece üstümüze çöker de karanlıklar 
Camlar, bir bir kapanır, odalar, evler uyur 
Ak köpükler kararır deniz görünmez olur
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani 
Cıvıl cıvıl bahçelerden el-ayak çekilir 
Yapraklar düşünceli, dallar hüzün kesilir 
Her akşam uzaklara alır götürür seni 
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani
 
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN
 
*
 
BÜYÜK SAAT
 
tarihi bir olmaz akış gibi,
oh sanki evrenin en son gecesini yaşadım
sanki dinozorlar ve ben ve en hızlısı öbürlerinin
bir ilkel eşitlikte buluştuk. (evrenin kendi kurduğu gecesini.)
ben! çocukları sevdim yaşadım. dünyaya alışmadım
kuru güller gibi yersiz ve inceydim biraz. hep
bunu duydum. bunu yaşadım. pastanelerde şurda burda.
oturdum emekli konsoloslarla iskambil oynadım.
emekli konsoloslar, kutu yapımcıları büyük pastanelere,
hamurkârlar, pabuççular, polis hafiyeleri, kesekağıtçılar
saraçlar, kurşun dökücüler, muhasebeciler, su yolcuları
şarkı düzenleyenler, saat tamircileri’..
şimdi tarihte saat kaç?
tarihi bir olmaz akış gibi,
tarihin yanlışı olmazdı biliyorum. olsaydı!
yanlışı olmaz gecikir. ancak. bir yapma incelik gecesinde
danteller ve tüllerle ve krizantemle ve
belki de bir maktupla lady montague’den
ve bayram şenlikleriyle. oysa ben, kış geldi
dağlara filan gittim. gözlükleri sevdim,
coin de feu’lü bankerler kullansın diye. incil’i ve
aquinolu thomas’ı okurken. ve titrek yaşlı kadınlar,
la dame aux camelias’yı dinlenme yurtlarında.
sırf bir haziran doğru çıksın diye,
oturdum, bütün bir kış dikiş diktim.
gözlükleri ve saatleri sevdim, okşar gibi sildim camlarını
okşar gibi siliyorum, gözlükçüleri ve saatçileri
saatime bakıyorum, hiç kızmıyorum, hiç kızmıyorum
biraz geri kalmış, düzeltiyorum.
tarihi yersiz bir akış gibi
geçmişte ve akdenizde çalkalanan. onaltı toplu kalyonlarda
hatalı bir sekstant gibi. kahramandır. başa çıkılmazdık. acırdık
cerbe dolaylarında ve celali dağlarında ve oralarda.
ve amasya’da. başının sözü edilirken şehzade mustafa’nın
ve hacı bektaş kulları bunalırken ve
mustafa kemal bunalırken amasya’da.
halk içinde bir büyük imkanı kaçırdık. ama
bütün cinselliğimle akdenizi avuçluyorum. bütün. şimdi
akdeniz.
ortak. öyle büyük ki zaten bütün uluslara yeter,
tuzu ve karidesi ile -karides malum deniz tekesi-
ve bütün cinsel isteğimle akdenizi avuçluyorum.
hazırlanıyorum -hâlâ- yanılmışların ve hazırların gecesine
ölmüş bütün babaları suçluyorum. babalarla
ne zorum var aslında. ben ki ölmüş bütün biçimleri kullanıyorum.
güneş vuruyor başıma artık. ortalıktayım
güneş vuruyor
güneş vuruyor
seni ve
göğüslerini ve
akdenizi ve
başıma vuran güneşi birlikte avuçluyorum
saat, saat kaç hâlâ
bilmem? ben güneş saati kullanıyorum.
tarihi bir hazin balkıma gibi
biliyorum kafiyeyi bozduğumu.
başka şeyleri de bozduğumu. ve biliyorum ki
hüzün varsa içinde, bozukluk bile hoşuna gider naci’nin
biliyorum ki bozukluk bağışlanır, sevilir bile
içinde bulunan herkesin ölmüş olduğu eski fotoğraflarda
ve akdenize yelken basan kotralarda
kuytu mağaralarında karadenizin
sessizlik ve görülmezlik bir büyük bahanedir.
adam, şarkısını söyler ve çeker gider
bir büyük meydana çıkınca gözbebeği
ve sıkıntısı bir oda sabahına. tatsız ve
yanlış geçirilmiş bir geceden… ve
kim bilebilir bir ufak pirinç tablete
bozulmaz adımı yazdığımı.
yani eramilden birinin mührüne
yemenden yahut yunandan kalmış
yani sonsuz girdi çıktısından mütarekenin
kim bilebilir bir aldanışın sonunda adımı
bir köprünün
enikonu bir köprünün korkuluğuna kazdığımı
ve bütün tüller, iskarpinler ve seçme şaraplar
ve danteller ve röprödüksiyonlar ve
kocaman çiçekli balkonlar ve bir tüylü şapka için
soğuk denizlerde balina avlarını ve büyük kırımları
şimdi saat kaç?
yıldızlar evet diyor uzaklarda
 
TURGUT UYAR
 
*
 
SİZ SAATLERİ
 
Siz, saatleri yaşadınız. Zamantaşlarını. Niceldir saatler. Adsızsırlar. Renklerini, kokularını kişiselliklerden alırlar.
Aylar birbirinin içinden yürüyebilir. Ağustosta bile Marta gönderme vardır. Yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.
Günlerse bambaşka. Bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. Günün gizi hem kişiselliğimizde, hem de onun kendi kişiselliğinde.
Siz, saatleri yaşadınız. Henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım.
Aylar ayları açıklıyor.
Saatler saatleri kum saatiyle açıklayabiliyor.
Açıklanmayan tek şey aşk: En büyük sayrılık ve en büyük sağlık.
Günü tam gelmemiş olarak bir yanını gizleyen duygu.
Denetçi anlamaz, tarihçi atlar, terzi bir araya getiremez, sanatçı elden kaçırır.
Kent yıkılıyor. Sokaklar uçtan uca kazılmış. Sesimiz radyasyon içinde. Mühendisler geldiler; kedi resmini bile cetvelle çizerler. Gözlem evinde art arda mevsimler sökülür.
Mahşerin ortalık yerinde size rastladık. Elinizi şuramıza koydunuz.
Sürgündük. Göçebeliğin elverişli yanlarını da yitirmiş gibiydik. Yanınızda göçmen olduk. Bir yerleşmişlik duygusu ki, hırkamız yazlık sinemada iliklenir.
Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.
Gerçek neydi biliyor musunuz: Her şey.
Yüz yıl sonra bu gün yaşayan hiçbir anne, hiçbir sevgili, hiçbir bebek, hiçbir bıldırcın, hiçbir balina, hiçbir örümcek, hiçbir aslan, hiçbir ceylan, hiçbir yılan var olmayacak. Ayrı bir kardeşlik kanıtı değil mi bu? Hayat kanıtı. Birbirimizin her yönden çağdaşıyız.
Siz tebeşirle kara tahtaya ne güzel yazan.
Kuzular için özel bir bölüm açmayı da hiç unutmayan.
Saatlerle yaşadınız. Düşlerinizde doğulu bir ressamın elinden çıkmış ağırlıksız yapraklar.
Kızböceği de göründü. Gece de uçmaya başlamış.
Bakır kaptan günlük kokusu yayılır.
Geceyle birlikte.
Gece de.
Sen Serpin, sen Nuri, orda burda nasıl dolaştırdınız. Benziyordunuz. Aynı kişi miydiniz?
İki din var: siyah ve beyaz. Gerisi ?
 
CEMAL SÜREYA
 
*
 
GÜN YİRMİDÖRT SAAT ŞİİR
 
Her sabah şiir uyandırır uykularımdan beni 
Şiirle kahvaltı ederim 
Şiirle giderim öğlen önceleri işime 
İkindileri yine onunla dönerim 
Şiir ellerimde benim 
Gözlerimde, yüreğimde 
Oturur akşamları birlikte içki içerim 
Kaldırırız kadehlerimizi 
Kah ayrılıklar 
Kah mutluluklar üstüne 
Ve şiirle birlikte ağlarım, gülerim 
Velhasılı 
Küçük bir çocuk nasıl severse annesini 
Ben de şiiri öyle severim 
 
AHMET SELÇUK İLKAN 
 
*
NE ZAMAN GELDİM SANA
 
Bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi 
Düşündüm bütün gece 
Kurulmuş bir saat gibi. 
Elimde seçkin bir sözcük demetiyle, 
Düşündüm gelip arasam seni. 
Bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi 
Vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi 
Bir saat suyun dibinde, 
Kıvrımlar çizen yelkovanı akrebi. 
Duydum çaldı gecenin bir yerinde. 
Düş müydü, gerçek miydi? 
Vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi. 
Geldim mi sana, yoksa gelmedim mi? 
Ne zaman kapatsam gözlerimi, 
Hep o saat dibinde suyun 
Ve ben yanında bir gemi leşi. 
Belki hiç yaşamadım senin öznel tarihini. 
Geldim mi sana, yoksa gelmedim mi? 
Sen sırtına giymedin çiy tanelerini, 
Avucuma düşmedi yılın ilk cemresi 
Seni hiç görmedim, sana gelmedim, 
İkiye ayırmadık biz o tarihi. 
Neden durmuyor öyleyse dipteki saat? 
Sen sırtına giymedin çiy tanelerini. 
Anılardır bir batığın koruyan gövdesini, 
Acı verseler bile. 
O saat, o çarpık saat duyuracak sesini 
Düşümde, gerçeğimde 
Sevgiyle kurarak kendi kendini. 
Anılardır bir batığın koruyan gövdesini.
 
METİN ALTINOK
 
*
ÇALAR SAAT
 
Birden bire uyuyacağım 
Bunca uykulu uykusuzluktan sonra 
Sanki papatyalar açacak balkonumun önünde 
Kediler gelip içine sıçacaklar 
Gübre… 
Uyuyacağım herkesi uyutmak için değil 
Uyandırmak için 
Ben hep böyle yaşadım 
Herkesi uyandırmak için 
Vakti saati değildi belki 
Belki de ben 
Beceremedim…
 
CAN YÜCEL
 
*
SAAT DÖRT YOKSUN
 
saat dört yoksun 
saat beş, yok 
altı, yedi, ertesi gün 
daha ertesi 
ve belki kimbilir… 
(…) 
kitap okurum 
içinde sen varsın 
şarkı dinlerim 
içinde sen 
oturdum ekmeğimi yerim 
karşımda sen oturursun 
çalışırım, 
karşımda sen 
(…) 
en güzel deniz, 
henüz gidilmemiş olandır 
en güzel çocuk 
henüz büyümedi 
en güzel günlerimiz 
henüz yaşamadıklarımız 
ve sana söylemek istediğim 
en güzel söz 
henüz söylememiş olduğum sözdür 
o şimdi ne yapıyor? 
şu anda şimdi, şimdi, şimdi 
evde mi, sokakta mı? 
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı? 
kolunu kaldırmış olabilir mi, hey gülüm 
beyaz kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi 
o şimdi ne yapıyor 
şu anda şimdi, şimdi, şimdi 
belki dizinde bir kedi yavrusu var, okşuyor 
(…) 
belki de yürüyordur, adımını atmak üzeredir 
her kara günümde onu bana 
tıpış tıpış getiren sevgili 
canımın içi ayaklar 
ve ne düşünüyor, beni mi? 
yoksa ne bileyim 
fasulyenin neden 
bir türlü pişmediğini mi? 
yahut insanların çoğunun neden böyle 
bedbaht olduğunu mu? 
o şimdi ne düşünüyor 
şu anda şimdi, şimdi 
(…) 
saat dört yoksun 
saat beş, yok 
altı, yedi, ertesi gün 
daha ertesi 
ve belki kimbilir…
 
NAZIM HİKMET
 
*
SAAT KAÇ
 
Bir yürek, bir yürek, kutuda, tık tık…
Korkarım, saat kaç diye bakamam.
Son vapur kalkarken atlayamadık,
Kapılar kapandı, vâdeler tamam.
Ne oldu, ne bitti, anlayamadık:
Zamandaymış meğer zorlanmaz mantık,
O, her yaratığı yiyen yaratık,
Bense öz beynini dişleyen yamyam
 
NECİP FAZIL KISAKÜREK

Yazar: Ophelian

Şiirler Hiç Bitmesin İstiyorum

Bir Cevap Yazın